Yorgunluk

oturduğun yerde, hiç kıpırdamadan, nefes alıp vermek dışında bir yerini kıpırdatmadan, o anda karşında ne varsa ona kilitlenme, düşünememe, hissedememe, eyleme geçememe hâli.

o kadar yorgunum ki, kendimi zorlayarak yazdığım her cümle en az birkaç dakikamı alıyor. cümleye başlıyorum kafamda, şekillendiriyorum, beynim oluşturduğu sinyalleri parmak uçlarıma ulaştırıyor klavyede basacakları tuşlara ulaşmaları ve ağırlıklarını sırayla farklı tuşlara vermesi için.

parmaklarım bekliyor, bekliyor, bekliyor. bir insanın serçe parmağının enter’a basması kaç saniye sürebilir ki? bu esnada kedim bacağıma sürtünüyor ve ben bunu yazacağım derken öncesinde ne yazmaya karar verdiğimi unutuyorum, kedime bakıyorum. onu okşayacak takatim yok.

kedim bana bakıyor, benden bir şeyler bekliyor. ofis de benden bir şeyler bekliyor, işe gitmedim oysaki. yorgundum çünkü.

insanlar da benden bir şeyler bekliyor olmalı, insanın doğasında var beklemek, ne kadar yorgun olduğumu bilmiyorlar oysaki. benim onların benden bir şey beklememelerini beklediğimi anlayamıyorlar, anlatamayacak kadar yorgunum.

mesajlara cevap vermek zor, telefonla konuşmak öldürücü. sigaram bitti, bakkala giden yol, ömrümün en uzun yolu. telefon faturamı ödemedim, cebim aramaya kapalı, karşı binadaki ödeme merkezi ekvatora bana olduğundan daha yakın.

burnum kaşınıyor, ellerim ile burnum arasındaki mesafe ne kadar fazla olabilir? kaşıntıyı düşündüm, daha fazla kaşıntı başladı, burnumdan yanağıma, oradan kulaklarıma, omuzlarıma, kollarıma, bacaklarıma yayılıyor kaşıntı. kaşımazsam tüm bedenim kaşınmaya başlayacak, şok eşiğini geçtiğimde kaşınmayı algılayamayacağımı hayal ederek yapabildiğim en kolay şeyi yapıyorum, ne yazdığımı okumadan, ne yazdığımı bilmeden ekrana bakıyor, parmaklarımın beynimden aldığı sinyalleri ekrana döküşünü izliyormuş gibi yaprak beynimi aldatıyorum.

sigaram bitti demiş miydim, herhalde demişimdir. kafamı hafifçe çevirdim, evimin antarktika’sında bir sigara pakedi görünüyor. acaba dolu mu? kedimi vaktinde eğitseydim, “getir kızım” dediğimde getirseydi keşke sigarayı. eğer o pakedi almak için kalkarsam yerimden, her biri kırk ton ağırlığındaki ayaklarımı sürükleyerek götürebilirsem oraya, bu arada önümü kesen sandalye cehennemi ve karton kutu barikatını aşabilirsem, vardığımda dolu olmayan bir paket bulmanın ağırlığını kaldırabilecek miyim?

susadım. saçma sapan bir şey işte bu, hiçbir şey yapamayacak kadar yorgun olduğunda, her şeyi istemeye başlıyorsun. şimdi buz gibi soğuk su satan çocuklardan biri belirse evin içinde, mavi beş litrelik termosundan, içinde buz kalıpları yüzen çeşme suyunu hortumla uzatsa bana, içsem, içsem, içsem… o kadar yorgunum ki çocuğa işaret bile edemem suyu ağzımdan uzaklaştırmasını, o yorgunluk içinde boğulur giderim.

dışarıdan disko sesleri geliyor, öğlenin dördünde istanbul’da caddede disko müziği çalan bir dükkan ne satıyor olabilir? bilmiyorum… geçen sefer bunlar kadar gürültü yapan birini şikayet ettiğimde zabıtaya, yanlış kişiyi şikayet etmiştim zaten. zabıtalar geldiklerinde o dükkandan değil, başkasından yüksek sesli yayın yapıldığını görmüşler. balkona çıkamayacak kadar yorgundum tespit etmek için. bildiğim, evime en yakın dükkanı ihbar etmiştim, nasılsa gelince görürler diye… onlar da farklı değil nasılsa, gümbür gümbür bas sesi altında nasıl kozmetik ürünler alabilir ki bir insan? dans ederek mi?

dolabın kapağı açık, bir önceki cümlemle bu cümlemin arasına giren saatlerde, kurmalı yel değirmenine – ki değirmenini sayko gözlü ayılar salıncak yapmışlar, noel geyikli mumluğa, bir tane kartvizite, bir tane ahşap eve baktıktan sonra, dolabın kapağının açık olduğunu keşfettim.

dolabın kapağı niye açık? niye görünmek zorunda aldığım tüm film ve cd’ler? raflar çok dağınık, kim toplayacak? geçen gün de böyle olmuştu, eve taşındığımdan beri hep yorgunluğumu bahane ederek toparlamadığım kitaplığımızı toplamıştı eşim, o da yorgundu oysaki. ama sonra çalışma odasına el koydu, o karanlık oda, kitaplık toplanınca ne güzel oldu ama. bense mutfaktayım şimdi, söylemiş miydim? mutfakta, derme çatma bir ikea masasındayım, altımda derme çatma ikea sandalyesi var, üzerinde ikea minderi.

balkonda oturmak için almıştık bunları, sonra kış geldi, balkonda oturamayacağımız için onları balkonda bıraktık. sonra bahar geldi, yok yok gelmedi, aylar bahar aylarıydı ama bahar çok yorgundu, bu sefer gelmedi. ben çok yorgundum, hatırlamıyorum. birileri taşıdı o masa ve sandalyeyi mutfağa. oturduğum ev iki oda bir salon, bir de amerikan mutfak.
üç oda yapmışlar başta, üçüncü oda çok küçükmüş, mutfağa kamtışlar. saçma sapan bir amerikan mutfağı olmuş evin, biz de kiralamışız işte. önceki evime yürümek yorucuydu diye taşındık buraya, şimdi düşünüyorum da, taşınmak da çok yorucu.

kapı çaldı, kapıcıdır, açmayacağım. buradan kapıya giden yolda çok fazla engel var, aşmak çok zor. ama kapıcıdan sigara istemem çok güzel olurdu. inerdi merdivenlerden, giderdi bakkala, sigara alır gelirdi. ben de kapının ardında uzanır, onun gelmesini beklerdim. buraya gelip tekrar dönecek değilim ya. kapıyı tekrar çalmadı, evde olmadığımızı düşünmüş olmalı. şimdiye gitmiştir bile.

yine sigara düştü aklıma, ben en iyisi gidip şu gördüğüm pakette deneyeyim şansımı, bence siz okumayın bu yazıyı, çok yorucu. yazmak okumaktan daha mı zordu, bilmiyorum. ben okumayacağım mesela, belki yarın sabah daha az yorgun olurum. ya da sigarayı almaya gittiğimde kalbim dayanamaz, kemiklerim beni ayakta tutamaz, iliklerim çekilir, damarlarımda akan kanın hızı zaten zor bela oksijen ulaştırıyor beynime, o da ulaşmaz. bayılır kalırım böyle boylu boyunca, o baygınlıkta bir güzel dinlenirim aslında. uyurum, karanlık uykular uyurum hem de, rüyalar çok yorar şimdi. içme suyu da bitmiş zaten, ağzım kupkuru, telefon yanıbaşımda ama sucuyu arayacak takatim yok. telefonda sesim çıkmaz şimdi. ne diyordum, uyurum ben o baygınlıkta, dinlenir ve uyanırım. umarım sigarayı yakamadan olur bu, böylece evi yakmam fırsattan istifade. gerçi zemin fayans, sigara da halıyı tutuşturamaz.

düşünür gibi yaparken dakikalar geçip gidiyor, kulağımda anlamlı olması beklenen sesler anlamsız vızıltılar olarak kalıyor, yorumlayamıyorum onları. ben şu sigaraya gideyim, hayat daha kolay olacak.

yeniden görüşene kadar, ki bu eylemi işteşliğe dökemeyecek kadar yorgunum, siz görün, görüştük sayın, elveda.

ben şimdi bir ayağımı geri, öteki ayağımı yanına çekip, ellerimi masaya dayayarak alacağım kuvveti vücudumu dik pozisyona getirmek için kullanacağım. zemin önümde akarken sigara pakedi ile aramda olan mesafe azalacak. sigara pakedi bana vardığında avucuma temas edecek paket, doğru kenetlenme sağlanırsa ikinci elimin yardımına gereksinmeden açılacak kapağı, içinden bir sigara çıkacak dışarı. umarım, benim yardımıma ihtiyaç duymadan uzay ve zaman bükülecek ve sigara iki dudağımın arasına oturacak. bir çakmak çakacak, bir ateş çıkacak. ateş sigaranın ucuyla buluşacak. ciğerler standart çekme ve itme hareketlerini yaparken, nikotinle tatlanmış bir zehir bulutu dudağımdan nefes boruma, oradan da akciğerlerimdeki broşlara ulaşacak. ve yorgun ciğerlerim bu uyuşturucunun yanılsaması altında tükenirken, rahatladığımı sanacağım.

çok yorucu olacak.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s