Merhaba Başbakan, Ben Vicdan

Merhaba başbakan, ben vicdan, tanışmış mıydık?

İnsanlık tarihi kadar eskiyimdir ben, her doğan bebekle yeni.

Atalarınız iki ayağı üzerinde durmayı ve ellerini kullanmayı öğrendiğinden beridir saklıyım içinizde, yarattığınız ve yok ettiğiniz bütün tanrılardaki sizim.

Pek çok kez ama pek çok kez gösterdim tarih sahnesinde yüzümü. Masallarda, efsanelerde yaşadım. Bütün kahramanlık destanlarında ben vardım, güçlünün güçsüzü ezmediği bütün anlarda ben.

Bir deyim olarak dile geldim kimi zaman, bir öneri, bir tavsiye olarak. Beni dinlemeyen her insana hatırlatıldım, bir sesim olduğunu ve isteseniz beni dinleyebileceğinizi işledim içinize.

Bu topraklar, bu acımasız, bu haşin, bu şevkatli, bu anaç, bu dost topraklar, insan ayağının değdiği bütün topraklar kadar yurdumdu benim, dünya üzerindeki her kara parçası kadar vatanım.

Kardeşinin katline dayanamayıp ölen Şehzade Cihangir idim ben mesela, İzmir’e ayak basmayan Yunan Denizcilerdim ben. 6-7 Eylül’de komşularına ağlayan Müslümanlardım, Kore’ye gidenler gitmesinler diye sokaklarda yürüyenlerdim, 12 Mart’ta ve 12 Eylül’de çocuklar asılmasın diye meydan meydan bağıranlardım. Beni hatırlıyor musun?

Beyazıt’ta vuruldum, Madımak’ta yakıldım, Gazi’de tarandım. Ben ölmem başbakan, bilir misin? Seni yetiştiren, seni seven anne ve babanın yüreğinde nasıl yaşadıysam, çocuklarını düşünürken de senin yüreğinde filizlendim.

Ve ben bir mayıs akşamından beri İstanbul’da bir parkta sabahlıyorum. Bir mayıs akşamından beri Türkiye’nin bütün parklarında yürüyorum.

Bir polis tarafından vuruluveriyorum, sesimi duymayan yürekler tarafından dövülerek öldürülüyorum. Görevi beni dinlemesine engel bir memur tarafından vuruluyorum kafamdan, gözüm çıkıyor, kolum kırılıyor, parçalanıyorum.

Sana bir şey söyleyeyim mi başbakan, öldükçe çoğalıyorum insanların yüreklerinde. Vuruldukça çoğalıyorum. 30-40 insandan yükselirken sesim, binler, onbinler, yüzbinler oldum, milyonlar oldum, olmaya da devam edeceğim.

Ve sen gözünü kapattın bana, ve sen kulağını tıkadın bana. Kendini benim sesimden yoksun yaşamaya mahkum ettin.

Söylesene başbakan, halkının yöneticisi, halkların yöneticisi, bir insan nasıl insan olur vicdanı olmadan?

Ben senin dininim, ben 1500 yıldır insanlığa “Kul hakkı bütün haklardan üstündür”ü öğretenim.

Ben senin peygamberinim, ben asırlardan bugüne “Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır!” diyerek ulaşan sözlerim.

Söylesene başbakan, halkının yöneticisi, halkların yöneticisi, bir insan nasıl Müslüman olur vicdanının sesini duymadan?

Ben şimdi sokaktayım, ben şimdi tencere tava seslerindeyim, ben şimdi parklarda ve forumlardayım.

Ben, 2000 yıldır “Sana tokat atana öbür yanağını dön” diyen ben, şimdi sahnedeyim.

Senden tek bir isteğim var başbakan, beni tanı. Tanış benimle, duy sesimi, kulak ver bilgeliğime.

Yarından umut kesilmez başbakan, izin verirsen her şey çok güzel olabilir.

Beni duymamaya devam edersen, bana sağır, bana kör, bana dilsiz olmaya devam edersen…

Sanma ki ilk olacaksın, sanma ki son olacaksın.

Ama benim sayfalarımda yargılandığın gün, benden yoksun anılacaksın.

Reklamlar

Başbakanlığın 170 Bin Gaz Bombası Siparişi ve İki Yılda Ne Kadar Değiştik?

– Bu yazının adı neden iki yılda ne kadar değiştik?

– Çünkü iki yıl önce bu sipariş verildiğinde, bugün alanlarda olanlar, bugün sokaklarda gaz yiyenlerin neden “gaz bombası” alındığına ve o bombalarla neler yapılacağına dair hiçbir gerçekçi fikri yoktu. Olsa bile, hiç de azımsanmayacak bir kısmı bunu makul buluyordu. Yapılmalıydı, uygulanmalıydı, devlet bu şekilde bastırmalıydı pek çoğunun gözünde. Oysa 2 yıl 2 ay sonra bugün, arşivimden çıkan bu yazıyı paylaştığımda, insanların durumu daha doğru bir şekilde kavrayacağına dair güvenim tam.

Neyse… Çok uzatmadan habere geçeyim, haberi okuyun. Zaten sonrasında çok söz söylemeyeceğim, sözü siz söyleyeceksiniz çünkü bu yazıyı okuduğunuzda. :

PKK’nın organize ettiği olaylarda, YGS krizinde eylem yapana, işten atılıp protesto edene, maçta olay çıkarana biber gazı sıkan polis, gazı tüketince imdadına Başbakanlık yetişti. ‘Örtülü ödenek’ten 2.3 milyon lira aktarıldı.

Kaynak : http://gundem.milliyet.com.tr/polise-ortulu-den-gaz-verdiler/gundem/gundemdetay/15.05.2011/1390462/default.htm

alıntı

yetkililer, egm’nin gaz mermisi alımlarının teslimatının parça parça yapıldığını da kaydetti. egm’nin yurtdışından gelen bu gaz bombası ve aparatlarının büyük bölümünü güneydoğu ve doğu anadolu’da oluşturulan bölge depolarına aktardığı öğrenildi.

/alıntı

doğu ve güneydoğu anadolu’daki depoların boşalması nedeniyle gerçekleşen bu siparişin sonucunu görmek ister misiniz?

17 Mayıs’ta Şırnak Silopi’de yaralanan çocuğu bulun. 25 Temmuz’da başına isabet eden gaz bombası nedeniyle hayatını kaybeden Doğan Teyboğa‘yı bulun. İnterneti kullanın, Google’da gaz bombası ile yaralandı ve öldü haberlerini arayın. Ne kadar uzun süredir, ne kadar insanın hayatının karartıldığını görün. Bir haber’den bir parça daha alıntılamak istiyorum :

alıntı —

silopi’de ise bir grup gencin yolda toplanması üzerine polisler demokratik çözüm çadırı’nın içine onlarca gaz bombası attı. kadın ve çocukların yoğunlukta olduğu çadırda birçok kişi baygınlık geçirdi. gaz bombası yüzüne isabet eden bir çocuk ise ağır yaralanarak hastaneye kaldırıldı. ilçede olaylar devam ediyor.

/alıntı

kaynak : http://jiyan.org/2011/05/batman-silopi-ve-diyarbakirda-polis-mudahalesi-1-cocuk-agir-yarali/ (Kaynak site kapanmış, güncel bir haber aramadım yerine. )

Bu siparişi neden bugün paylaştım, bu eski yazıyı neden bir kez daha gözden geçirdim? Çünkü bu haber, bu ülkede Kürt Sorunu’nun gerçekte nasıl bitirilmeye çalışıldığını gösteren bir eylem. Kabul edelim, iki yıl içerisinde bir insan ve onun düşünceleri öyle kolay kolay değişmez. Hele ki Erdoğan gibi değişmeyi hiç sevmeyen bir adamsa! Aynı adam “Benim için artık bu ülkede Kürt Sorunu bitmiştir” demişti aynı dönemde. 2 yıl geçti, hâlâ bir ilerleme yok.

Bu yüzden paylaştım bu haberi. Bu ülkenin Kürt kelimesi ile barışmasının devlet erkânınca gerçekleştirilmesinin mümkün olmayacağını bir anlamak için ise birçok veri elde ettik. Hükümetlerin, iktidarların el değiştirmesinin halkın kaderinin değişimine pek de bir etkisi olmadığını gördük. Bizim artık tamamen barışmamız gereken tek şey, çözümün yine halktan çıkacağı ve halkın iktidara dayatmasıyla gerçekleştirileceğidir. Ve Gezi Parkı süreci ile umarım bu konuda da tutarlı bir siyaset üretebilir, tutarlı ve çoğunlukçu bir fikrin ardında durabiliriz.

Habere doymayanlar için gelsin bu da : http://yurthaber.mynet.com/detay/sirnak-haberleri/iste-silopideki-buyuk-gercek/5970

Salcano Yetkili Servisleri : Salcano Marka Bisiklet Almama Nedeni

Bisikletten anlayan biri değilim, çok özenirim bisikleti hayatının merkezine koymuş, koyabilmiş insanlara. Bir türlü ona istediğim kadar vakit ayıramamış, bu konuda  hep rahatsızlık duymuşumdur.

İşin trajik yanı, Salcano’dan bisiklet alarak değiştirmek istediğim makus talihimin, Salcano Servisleri yüzünden daha da kötüye gitmiş olması.

23 Temmuz 2011’de http://www.bisikletforum.com/showthread.php?t=87670 adresinden okuyabileceğiniz başlığı açarak, Bisiklet Forum ahalisinin zamanını ve enerjisini çaldım. Aynı hafta önce Kron aldım, daha aldığım akşam iç güvenlik bantlarının çekilmemesi nedeniyle patlayan lastiğin beni 5 km bisiklet taşımak zorunda bırakması nedeniyle ertesi gün gidip Salcano NG 303 SRD aldım.

Gittim, Küçükçekmece’de – en azından o zaman – Salcano Yetkili Servisi olan Nisa Motor’a ilk bakımımı yaptırdım, yola revan oldum.

Zaten küçük parkurlar yapan bir insan olarak (Sports Tracker link’imi paylaşabilirim), maksadım yavaş yavaş kendimi geliştirmek, gidebildiğim mesafeyi artırmaktı. Yoğun iş yaşantısı nedeniyle haftada bir sürme şansını zor bela yakalamam nedeniyle hayal ettiğim gibi gitmese de, 1-1,5 ay bisikletimi kullanabildim.

Sonra kabusum başladı, Bisikletimden gelen bir tıkırtı nedeniyle, Nisa Motor’a götürdüm ve sesin kaynağını bulamadıkları gerekçesiyle, tam üç hafta geri vermediler bisikletimi. Hepi topu 150 km yaptığım bisikletim tam da Eylül ayında, elimden gitti. Akşamları işten çıkıp da eve geldiğimde kapalı oldukları için eşimi göndere göndererek ve hafta sonları uğrayıp kafalarını şişirerek 3 haftanın sonunda bisikletimi aldım geri arkadaşlardan.

Büyük bir keyifle yaklaşık 18 km sürecek bir yola çıktık. 7-8 km’den sonra aynı ses tekrar başladı ve yaşadığım huzursuzluk nedeniyle, bir daha devam etmek istemedim. Geri döndük, baktılar incelediler, “Allah allah!” çektiler, “Dur abi şunun göbeğini değiştirelim”, “şöyle yapalım”, “böyle yapalım” diyerek aldılar benden bisikletimi tekrar.

Sipariş ettikleri parçanın gelmediği gerekçesiyle bir ay oyaladılar beni. Sonra da takmaya vakit bulamadıkları gerekçesiyle oyaladılar.

En sonunda gecikme nedeniyle özür dileyerek, resmen kış ortasında(!) geri verdiler bana bisikletimi, lâkin kullanabileceğim güzel havalar çoktan geçip gitmişti…

Bahara kadar yattı “bisiklet, baharda askere gittim. Öncesinde vaktim olmadığı için yine kullanamadım.

Askerden geldiğimde yine Ekim 2012’ye varmak üzereydik. Nisa Motor Salcano Servisi olarak gittiğimiz dükkanını kapamıştı. 14 ay önce aldığım bisikletimi hepi topu 2 ay kullanabilmiş, belki 1 ay daha kullanabileceğim zamandan kendim vazgeçmiştim. Ve bütün bu hikaye Salcano Servisi yüzündendi.

Neyse efendim… 2013 baharı geldi ve benim kanım yine bitlendi!

Uzun zamandan beri yatan bisikletimi aldım, bakım için Mayıs 2013’te Salcano Yetkili Servisi olan “Kasımpaşa Motor’s”a götürdüm.

Orada deneme sürüşü yaptım ve yine aynı ses problemli vardı!

“Ben parça getiririm, hallederim” diyen ustaya eşimin Salcano Astro Lady bisikletiyle beraber benimkini de bıraktım. Hafta sonuna kalmaz dediği bisikletim – elbette kaldı!

Eşimin bisikletini aldık, benimki için beklemeye başladık.

“Parça bulamadık”, “Bir türlü gelmiyor”, “Fabrikaya gönderdik”, “Az daha sabret” uyarılarıyla beraber Haziran’ı bulduk!

Hafta içi zaten iş çıkışında evin yüzünü göremeyen, hafta sonunu da Gezi Parkı’nda geçiren bir adam olarak, Haziran ortasında(!) bisikletimin tamirinin bittiğini öğrendiğim hâlde, iki gün öncesine kadar gidemedim, kimseyi de gönderemedim.

Şimdi ise, 2011 yılında Delta Bisiklet’ten 78 TL’ye aldığım ve üzerinde çok az oturabildiğim selenin bana nasıl geri döndüğünü, servisin muadili(!) diyerek bisikletimi eşime nasıl bir koltukla teslim ettiğini göstermek istiyorum size :

Salcano Servisi'nden Gelen Sele

Salcano Servisi'nden Gelen Sele

Salcano Servisi'nden Gelen Sele

Salcano Servisi'nden Gelen Sele

Bu arada, bisikleti bu şekilde teslim ettiklerine dair bir belge, utanmadan aldıkları meblağa(!) dair bir fatura, herhangi bir kağıt, bir evrak teslim ettiler mi diye sorarsanız, söyleyeyim:  “Kaşe muhasebecide”, “Patron dükkanda yok”, “Ben yazamam” eşimin ısrarları karşılığında duyabildiği tek yalanlar!

Siz söyleyin, size bu kadar sıkıntı yaşatan bir servis ağı olan Salcano gibi bir markadan bisiklet almaya değer mi?

Kendinize bunu yaşatmanıza, “kendinizi mutlu etmek” adına attığınız bir adımı işkenceye dönüştürmenize gerek var mı?

Bisikletimin 2 yılı önümüzdeki hafta doluyor, resmi garanti sürem sona eriyor. Daha önce aramış olsam da, Salcano’yu tekrar aramaya teşebbüs etmiyorum. Çünkü internette şikayetler karşısında ne kadar duyarsız bir firma olduğuna dair yeterince yazı mevcut.

Ben, bir kullanıcı olarak, Salcano’ya heves eden insanları uyararak, bir başka bisiklet heveslisi insanın aynı şeyleri yaşamamasını sağlamak istiyorum.

Umarım sözlerim doğru gözlere ulaşır, başkaları da mağdur olmaz!

Yarı-Zamanlı Devrimcinin Gezi Parkı Kazası

Yarı-zamanlı devrimcilik zor iş arkadaş!

Hafta içi mesaiyi bitir, git simit al, parka koş. Geceye kadar parkı ele geçirmeye uğraş, hadi ele geçirdin diyelim, içerideyken de polis gelecek mi diye hazır olmaya çalış.

Cuma akşamı gecenin bir yarısına kadar kal, sonra eve gidip dinlen, cumartesi öğleden sonra yine git pazara kadar parkta kal. Pazar öğlende yorgun argın eve git, gelebilirsen akşama gel, gelemezsen televizyon başından kalk(a)ma, gözlerin 59 TL’lik über süper fantastik Türk Bayrağı setlerinden kızarsın, kanlansın!

Liseliler anlamaz…

Neyse… Haziran ayının başı galiba, ilk hafta sonu olmalı, Gezi’deyiz. Kardeşim önceki gece Osmanbey’de direnmiş, biz İstiklal’de ezilmişiz. O gün ise hep beraber parktayız.

Eskiden biz bilmezdik Rennie ve Talcid’i. Limonumuz vardı bizim (bkz: 1 Mayıs Limonu), elma sirkemiz vardı bir de. Sanıyorduk ki, onlar yeter yeni bir dünya kurmaya! Yunanistan’dan öğrendik biz bu ilaçları, ki Balkan Bus Buluşması‘nda sohbet etme şansı bulduğumuz ve Gezi Parkı sürecini de yakından izleyen bir Rum Aktivist ile yaptığımız sohbet esnasında, bol bol teşekkür ettik onun nezdinde Yunanistan’da yaşayan tüm direnişçilere! :)

Neyse, konuyu dağıtmayayım, limonlar cebimizde, sirkeler çantamızda, biz gideriz Gezi ‘ye hey… Yok, bunun sırası değil, Gezi’deyiz. Kanımız kaynıyor, yerimizde duramıyoruz. Gümüşsuyu’ndan haber geliyor, Beşiktaş’tan haber geliyor. “Hadi gidelim!” diyoruz, ki benim kanım biraz fazla bitlenmiş olmalı – kardeşim tarafından bile – uyarılıyorum “Sakin ol!” diye.

Oradaki insanların durumuyla ilgili haberler geliyor, yerimizde duramıyoruz. Aşağıdan çocuklar geliyorlar, “Abi yardım edin!” diye, hırstan çıldırıyoruz. Dayanamıyoruz sonunda, kalkıp konuşmalar yapılan platformun yanına gidiyor ve orada yetkili bir ablayla tartışmaya başlıyoruz. Şöyleydi, böyleydi, “asıl korunması gereken park”tı, “asıl korunması gereken parka sahip çıkan çocuklar”dı derken, bir yere varamayacağımızı anlıyoruz. Hayal kırıklığı içinde terk ediyoruz platformu.

Hadi diyoruz, parkta boş boş oturmakla olmaz, kendi kendimizi gazlıyoruz, kalkalım, gidelim diye.

Kağıt maskelerin içine pamuklar yerleştirmek, pamuğun üzerine de sirke döküp kendimizi önceden korumaya almak gibi dahiyane bir fikir geliyor aklımıza! Ne kadar çok pamuk, o kadar büyük bir alanın kapanması; ne kadar çok sirke, o kadar geniş bir alanda biber gazı koruması derken, ipin ucunu kaçırıyoruz.

Maskeler boynumuzda, sirke kokusu burnumuzda eski otobüs duraklarına doğru yürüyüşe geçiyoruz. Merdivenlere geldiğimizde gözlerimiz yaşarıyor artık acıdan, “Gaz var!” diyoruz, hemen birbirimize fısfıs ile ilaçlı su sıkıyor, maskeleri ve gözlük kabilinden aparatları takıyoruz!

Millet şaşkın, bakıyor. Herkes iyi, bizler kıpkırmızı gözlü, öksüren adamlarız çünkü!

Gümüşsuyu’na doğru gidiyoruz, insanlar hâlâ normal, biz ise kesinlikle zehirlenmenin eşiğindeyiz. Boğazımız yanıyor, gözlerimiz yanıyor, burnumuz yanıyor, ölüyoruz, öyle böyle değil!

Bir biber gazı icat etmişler ki, kimseyi etkilemiyor, bir tek bizi etkiliyor. En sonunda aramızdan biri çıkarıyor maskeyi, uzaklaştırıyor suratından, derin bir nefes alıyor ve basıyor küfrü!

İşte biz o an, tükeniyoruz! Gülsek mi, ağlasak mı bilemeden kalakalıyoruz. Hepimiz maskeleri söküyor, bundan kimseye bahsetmemek üzere yemin ediyor, ondan sonra da gecenin geri kalanını maskeyi kendimizden olabildiğince uzakta tutarak geçiriyoruz. Biber gazının kokusu bile koymuyor çünkü bize!

Peki ne mi oluyor o gece? Dört bir yandan yanlış ve eski bilgiler yağıyor, Mis Sokak diyorlar, oraya gidiyoruz, Sıraselviler diyorlar, oraya koşuyoruz, Gümüşsuyu diyorlar, oraya zıplıyoruz. Bir ara, tam da meydanın ortasında dururken telefon geliyor “Taksim Meydanı’na gaz atmışlar, doğru mu?” Bakıyoruz sağımıza solumuza, kapatıyor telefonu, gidip Gezi Parkı’nda dinleniyoruz.

Sabaha kadar parkta oturuyor, müdahaleye hazır bir şekilde batak çeviriyoruz. Son birkaç günü Armutlu’da ve Lice’de geçiren Metehan ve Baytar da yanımızda – “Kalk!” çağrısı duyduğunda uzanmaktan hazrola bir göz kapama süresinde ve dizleri hiç kırılmadan geçebilen – bir dostlarıyla beraber takılıyorlar.

Sabah birer terörist olarak üstümüze düşeni yapıp, birkaç kapı cam tekmeledikten ve yanımızdan geçen çocukları korkuttuktan sonra eve gidiyoruz.

O günden beri, o sirkeli dakikalar hiç yaşanmamış gibi yapmaya çalışıyoruz.

Cumartesi Gecesi Ateşi : Gezi Seninle Güzel Gazi!

Cumartesi gecesi, anneannemin yanındayım ama kadıncağızla ilgilenemiyorum bile. Gözüm ekranda, Gezi Parkı bir kez daha baskın yemiş kolluk kuvvetleri tarafından, insanlar gaz bombası yiyor, şiddet görüyor, işkenceye maruz kalıyor.

Ve gözümü kırpamıyorum, bir kez daha olduğuna inanamıyorum. Her şey bu kadar güzelken yeniden ve yeniden bunun olduğuna inanamıyorum.

Dayanamıyorum, bir maske ve gözlük çantamda, kardeşimin maskesi ve gözlüğü de evde, yükleniyorum ikisini birden. Mehmet Ali’yi arıyorum, tek soru “Gezi’ye gidiyorum, geliyor musun?” Beş dakika süre istiyor, eşiyle konuştuktan sonra “Evet!” diyor.

Atlıyorum Avni’ye, yola düşüyorum. Beylikdüzü’nden çıkmak mümkün değil, Haramidere’deki AKP ilçe teşkilatının önünde binin üzerinde insan, slogan atıyorlar, tepki gösteriyorlar. Kendimi yan yollardan kurtarıyorum. Avcılar’dan Mehmet Ali’yi alıyorum, sahil yoluna çıkıyorum. E-5’i insanlar kapatmış, yürüyorlar! Dört bir yanda sesler, dört bir yanda direniş ve öfke!

E-5’i internetten kontrol ediyoruz, çıkılacak gibi değil, insanlar Cennet’te yol kapatmışlar, Bakırköy’de yoldalar. Dört bir yanda sokaktalar!

Sahil yoluna çıkıyoruz Florya’dan. Hem ertesi gün gerçekleşecek olan Kazlıçeşme Mitingi’nin hazırlıklarını merak ediyoruz. Merakımız tatmin oluyor, AKP’liler gecenin 00:30’unda yolları bayraklarla süslüyorlar, ağaçları süslüyorlar. En az 8-9 tane polis aracı onları korumakla görevli.

Kazlıçeşme’de VATANDAŞI koruyan polis, Gezi Parkı’nda VATANDAŞI öldürüyor!

Sinirbozukluğu içerisinde çıkıyoruz sahil yolundan. Unkapanı’ndan geçmek mümkün değil, Aksaray’dan yeniden E-5’e dönüyoruz. Okmeydanı Sapağı’ndan girip Dolapdere’de Avni’den inmeyi, oradan yukarıya vurmayı planlıyoruz.

Okmeydanı’ndan içeri girdiğimiz anda gaz kaplıyor dört bir yanımızı. Avni’nin camlarını alelacele kapatıyoruz, nefes alamıyoruz çünkü, arabayı süremiyorum bile. Öksüre öksüre geri kaçmaya çalışıyoruz Şişli istikametine. İlerleme şansımız yok, ortalık sis duman, önümüzü göremiyoruz.

Avni’nin içinde maskelerimizi takıyor, nefesimiz düzelene kadar bekliyoruz. Havada hâlâ gaz var. En sonunda İzzetpaşa’da bırakıyoruz Avni’yi. Yürüyerek gitmeye karar veriyoruz Taksim’e.

Şişli yoluna çıkıyoruz İtalyan Musevi Kabristanı’nın yanından geçerek. Mezarlığın kapısının önünde 50 polis dinleniyor. Çantalar maskemizde, erkenden gözaltına alınmak istemiyoruz çünkü. Şişli Camii’nin yanına olaysız varıyoruz. Çevremizde gözleri kırmızı, gözleri yaşlı, öksüren insanlar. Hepsi yorgun ve takatsizler.

Bir kısmı pes etmiş, artık terk ediyor, “Gitmeyin!” diyorlar, “Canınızı seviyorsanız gitmeyin!”

Bir bakıyoruz, arkamızda bıraktığımız polisler koşturarak ve bomba atarak geliyorlar yeniden. Görevleri çok önemli çünkü, sağlıklarından ve her şeylerinden önemli. Bizleri dağıtmalılar, ezmeliler, sindirmeliler.

Hepimiz dağılıyoruz, binalara sığınıyoruz, önümüzden akrep geçiyor, önümüzden polis geçiyor, merdivenlerin gölgesinden seyrediyoruz.

Devam ediyoruz, Gezi Parkı’na ulaşmamız lazım! Ne zaman ana yola çıkmak istesek insanlar tutuyor bizi, “Yapmayın!” diyorlar, “Tehlikeli!” Herkes sokakta, herkes ara sokakta, herkes kendini güvenceye almanın ve omuz omuza mücadele ettikleri insanlarla beraber durmanın peşinde.

Tırmalaya tırmalaya Ergenekon Caddesi’ne ulaşıyoruz.

İnsanlar barikat kurmaya çalışıyorlar, Şişli Belediyesi ilk yardım için binasını açmış, doktorlar ve ambulanslar bekliyorlar. Koşuyoruz yardıma, elden ele kaldırım taşlarını taşıyarak barikatı yükseltiyoruz. Ama biliyoruz, TOMA geldiğinde o barikat bize birkaç saniyeden fazlasını kazandırmayacak ve birkaç saniye bir insan hayatını kurtarabilir.

Bir saatten fazla taş taşıyoruz, bir yandan caddenin başında gençler atılan biber gazlarını geri fırlatıyor. polisin yaklaşmasını engellemeye çalışıyor. Bir süre sonra polis biraz daha ilerliyor, hepimiz gazdan etkileniyoruz, 100 metre geriliyoruz. Sonra az önce barikat kurduğumuz yere kadar geliyoruz geri, polisin ara sokaklara dağılmadını görüyoruz.

O sırada Gazi Mahallesi’nden çıkıp da yürüyerek bütün o yolu tepenler geliyor yanımıza. Genci ihtiyarıyla sayıları üçyüz ya var, ya yok! Muhteşem bir enerjiyle doluyoruz, alkışlıyoruz onları, coşkuluyuz, sevinçliyiz, mutluyuz. Daha da ilerliyoruz caddede, iyice yaklaşıyoruz Halaskargazi’ye.

Gazi Mahallesi’nden gelen gençler hemen eylem planları döküyorlar. “Biz arka sokaktan dolaşıp polisi uzaklaştıracağız, siz dikkatlerini dağıtın!” diyorlar. Millet şaşırıyor, “Aman diyorlar, amacımız bu değil!” “Ya ne yapacaksınız?” diyor Gazililer, “Bekleyeceğiz!” cevabını alıyorlar.

Pasif direniş Gazi Mahallesi’ne göre değil, onlar İstanbul’un sert çocukları. Onlar TOMA ve Akrep denen melanetin gölgesinde büyümüş çocuklar. Bizim eylem teorilerimizin her gün pratiğini yapanlar…

“Pekiyi o zaman diyorlar.” Ortak karara uyduklarını göstermek için bağırıyorlar, “Arkadaşlar pasif direniş! Herkes park hâlindeki otomobilleri devirsin, barikat yapıyoruz!”

Ben orada kahkaha atmaya başlıyorum. Direnişçilerin küçük burjuva damarlarına basıldığında, mülkiyetlerinin halk istediğinde onlara ait kalmayacağı gerçeğiyle yüzleşmeleri gerektğinde nasıl korkuya kapıldıklarını, nasıl betlerinin benizlerinin attığını görüyorum çünkü.

Ben gülerken genciyle ihtiyarıyla bir sürü insan Gazi Mahalleli çocuklara yapışıyorlar, polisten “Aman!” dilemeyen direnişçiler Gazi’den aman diliyorlar, “Gerek yok! Biz böyle kalalım!”

Gazililer’in kafa karışıyor. İş saldırmaya geldiğinde saldırmayan, korunmaya geldiğinde korunmayan insanların nasıl direniş gösterebileceklerini anlamaya çalışıyorlar çünkü. Buna da eyvallah diyorlar, yüzlerine doladıkları tişörtleri, ellerini sardıkları ıslak yırtık bezleriyle önlere geçiyor, bir tek el bombasını insanlara ulaştırmamaya yeminli bir şekilde direniyorlar.

Mehmet Ali ile ben de oradayız, ilerliyor, yardım gerektiğinde yardım ediyor, gerekmediğinde ise geri çekiliyoruz. Elimizde Talcid katkılı spreyler, Rennie-su karışımlı şişeler ile insanların yüzlerini temizliyoruz.

Gazi Mahallesi’nden 14-15 yaşında bir çocuk bitap bir şekilde yanaşıyor, “Abi o ne?” “Gel!” diyorum, çenesinden tutup yüzünü kaldırıyor, ilaçlı su ile temizliyorum. Bir dakika sürmüyor kendine gelmesi! Çenesi düşüyor çocuğun, “Abi!” diyor, “Bu ne güzel şeymiş! Bu bizde olsa, biz Ankara’ya bile gideriz!”

Hüzünleniyorum, biz akıllı telefonlarımızdan milyon tweet atarken, biz internetten her gün yeni ve daha etkili çözümler öğrenirken, bu çocuklar hiçbirinden haberdar olmadan direniyorlar. Canlarını hiç düşünmeden tehlikeye atıyorlar çünkü…

Şimdi bile düşünüyorum, ölen çocukların hepsi benden küçüktü yaşça, hepsi gencecik fidanlardı. Bu insanlar, o çocuklardan çaldıkları ömürlerinin hesabını verebilecekler mi? Üstelik sadece bu çocuklar da yok, Ankara’da bir temizlik işçisi, İstanbul’da bir ev kadını, Adana’da bir polis memuru… Kaybedilen yaşamların bedeli parayla ödenebilir mi? İstifa yeter mi? Sorumluları yargılamak rahatlatır mı vicdanları? Neyse…

Sabaha kadar direniyoruz orada, 2 ileri 1 geri. Sonra gün ağarırken polis çekiliyor, biz de büyük bir coşkuyla çıkıyoruz. Harbiye Orduevi’nin önüne kadar geliyoruz, gaz var, fazlası yok. İlerliyoruz, polisi ileride barikat kurmuş bir vaziyette görüyoruz.

Saatlerce orada oyun oynuyoruz polisle, bekliyoruz, insanlar gelecek, tanımadığımız dostlarımız bizimle olacak ve biz barikatı yıkacağız diye bir ümit bekliyoruz. Amcam ve arkadaşı çıkıp geliyor, onlar da maskesiz ve baretsiz. Utanıyorum içten içe, onlar gibi direnemediğim için, onlar kadar dayanıklı ve cesur olamadığım için. Mehmet Ali gidiyor o sıra, bu kadarı yetiyor ona. Sabaha kadar uyuyamayan eşinin yanına dönüyor.

Biz ise deliler gibi ilerliyor deliler gibi geriliyoruz. Hep bekliyoruz, hep bir gözümüz geride kalıyor orada. “Dostlar gelecek,” diyoruz birbirimize, “az daha direnin!” O gerideki gözümüz Harbiye Orduevi’nin arkasından çıkan polis grubunu yakalıyor, iki taraftan baskın yiyoruz bir anda! Arkamızdan dostlarımız yerine kolluk kuvvetleri geliyor. Ara sokaklara binalara sığınıyor ve yeniden polis tehlikesi uzaklaşana kadar çıkamıyoruz.

Sonunda ortalık sakinleştiğinde yine çıkıyoruz, bizi orada evlerinde ağırlayan, odalarında saklayan her bir insana ne kadar teşekkür etsem az gelir. Az geliyor da zaten, minnet borcuyla ayrılıyoruz evlerden, yine Harbiye’ye çıkıyoruz.

Karşımızda iki polis, sol tarafımızda on kişilik genç grubu, bir laf atışması süregidiyor. Gençler polislere “Korkmayın!” diyor, “Biz iki kişiye on kişi dalmayız, biz sizin gibi değiliz!” Polisler parmak sallıyor, gösterecekler bize günümüzü!

Telsize sarılıyor bir tanesi, bir TOMA ve akrep çıkageliyor. Onlar arkada biz önde Ramada Otel’e kadar sürülüyoruz. Akrep ara sokaklara yaklaşıp yaklaşıp mermi sıkarak geliyor, acelesi yok, vurabildiği kadar insan vursa yeter ona!

Ramada Otel, Divan’dan sonra en çok borçlu olduğumuz otel. Gece boyunca da bize kapılarını açan, bizi dinlendiren, prizler çekip cep telefonlarımızı şart ettiren otel.

İçeride iki kata yayılmış birkaç yüz kişi var. Bize yeniden ve yeniden gözaltına alınırsak yapmamız gerekenler anlatılıyor, prosedürler anlatılıyor, süreç anlatılıyor. Dinliyoruz.

Sonra umutsuzluğun getirdiği bir yorgunluk çöküyor üstüme, “Hadi!” diyorum amcama, “Bugünlük bu kadarı yetmeli!” ve kalkıp park hâlindeki TOMA ve yanından bize küfür edercesine bakan polislerden sıyrılıp bir taksiye biniyor, Mecidiyeköy’e geçiyoruz. Yolda bir haber alıyoruz ki, Ramada basılmış, içindeki insanlar gözaltına alınmışlar…

“Yeter,” diyoruz içimizden, “bu kadar insanlık dışı muamele bu insanlara yapılmaz!”

Ama onlar insanlıklarını kaybetmeye doymuyor, onlara yetmiyor daha da aşağılık yaşam fomları hâline gelmek.

Güzele Bakmak Sevaptır

şerri hukuka göre yeniden tanımlanması gereken önerme!

bildiğimiz başka önermeler gereğince kapsamının daraltılması gerektiğini gün gibi aşikârken, bunu bugüne kadar ertelememiz çok büyük ayıp olmuş. diyanet işleri’ni göreve davet ediyorum.

onlar gelene kadar aklınızda olsun diye muhtemel daralmayı dilim döndüğünce anlatayım :

önerme : kadına bakmak orucun sevabini azaltir.

doğru ise, ki doğru, bu şu demektir : güzel kadına bakmak orucun sevabını azaltır. dolayısıyla güzel kadına bakmak sevap değildir.

bu doğrultuda önermeyi değiştirelim o zaman :

güzele bakmak sevaptır, ancak ve ancak güzel denilen şeyin kadın olmaması durumunda.

( p <=> q)

evet, güzel oldu di mi? ama bunu okumak sevap mı acaba? bakın onu bilemem.

ama sadece bu değil, resim heykel gibi şeylere de bakmak yasak.

venüs heykelinden tahrik olanlardan geçtim, bu âlemde mağazanın vitrin mankenine tecavüz eden manyaklar yaşıyor.
hem zaten heykel falan günah şeyler bunlar, putlar en nihayetinde!
aynı kapsamda bir dali bir picasso eserine bakarak da sevap kazanılamaz.
münkir münafıktır onlar…

önerme : günah olan şeyleri beğenmek haramdır.

o zaman asıl önerme değişmeli bir kez daha.

güzele bakmak sevaptır, ancak ve ancak güzel denilen şeyin kadın olmaması durumunda ve (resim veya heykel gibi) günah olan şeyler değilse. (?)

( p <=> q & t)

bu da bizi bir başka noktaya götürüyor. önermeyi bu şekilde epeyce uzatmak zorundayız. kimi zaman bir şarap kadehine de güzel diyebilir, hayyam gibi onu öve öve bitiremeyebiliriz. aynı şeyi bir gün batımı için de yapabiliriz, ya da doğan güne bakarken bir güzele baktığımızı düşünebiliriz, ya da ayın haresine.. neden olmasın ki?
o zaman güneşe tapan, aya tapanlardan, ya da alkol içen münafıklardan ne farkımız kalır?

işte bu yüzden bu önerme yeni bir açılıma ihtiyaç duyuyor.

evet sevgili okuyucular, uzun yıllar düşündükten sonra bulduğum açılım aynen şöyle :

“güzele bakmak sevaptır ancak ve ancak güzele bakmanın islami ölçülerde sevap olması durumunda!”

asşldfjasşldkjfaşslkdjfaşsldkjfaşlskdf!

nasıl oldu ama?

Balkan Bus Buluşması

Şimdi karar verdim, bu hakikaten günlük tadında bir yazı olacak, okumazsanız da bir şey kaybetmezsiniz. Gittim gördüm, kendi gözümden Balkan Bus Buluşması’nı anlatmak istedim.

Bilen bilir, yıllardan beri etkinliklere hep “Belki” diye katılım belirtir, hiçbirine gidemem. Ne iş yaşantım, ne de özel yaşantım istediğim kadar gezmeme müsaade etmez çünkü.

Bu buluşma için geçen kış Dursun ve Metehan ile birlikte tek araç keşfe İğneada’ya gittiğimizde de, katılım durumum belkiydi. Belli olmazdı çünkü, gelememe ihtimalim hiç de az değildi!

Aylar ayları, haftalar haftaları kovaladı, buluşmanın vakti geldi çattı. İki hafta öncesinde arkadaşım Levent ile sözleştik beraber gideceğimiz konusunda. Tek bir sıkıntım vardı, o da Avni’nin en son 2 ay önce bir karbüratör bakımı görmüş olmasıydı, frenlerinin vs. aksamının bakım gördüğü son sefer 2011 yılıydı çünkü! Askerliğim de araya girince, 2012 yılında usta yüzü görememişti Avni.

Yola çıkacağım hafta, kesinlikle ustaya götürmeye kararlıydım, -di’li geçmiş zamanda konuşmamdan anlamışsınızdır, götüremedim. Ama’dan önce söylenen sözlerin hepsinin yalan olması kadar doğal bir durum bu.

Evet, 1,5 yıldan fazladır yürürü kontrol edilmemiş bir vosvosla çıktım yola. Avni hakkındaki tek iyi şey, 2012 sonbaharında muayeneden geçebilmiş olmasıydı!

Neyse efenim… Perşembe günü başlayan etkinliklere işimden ötürü cumartesi sabahı katılma kararı aldık. Sabah 05:30’da Murat Palut, Furkan, Salih Amca (Söğütçü) ‘nın da dahil olduğu grupla Mahmutbey’de buluştuk. İlk iş Avni için önceden hazırladığımız çarşafa dört bir koltan sloganımızı yazmak oldu!

Her Yer Taksim Her Yer Direniş Vosvos

Her Yer Taksim Her Yer Direniş Vosvos

Akabinde çıktık yola. Az gittik, uz gittik, Silivri’ye varmadan, bizden yarım saat önce yola çıkmış karavancıları yakaladık!

İhtiyaç molasıydı, benzin alımıydı derken bir baktık, yine arkada bırakılmışız, frenleri zorlasak tutmayacak gariban Avni ile bastık gaza, yetiştik öndekilere. Saatler tıkır tıkır geçerken vosvosumuz da kilometreleri bir bir deviriyordu. 90 km ortalama hız bizim gibi bir konvoy için gayet iyiydi bence :)

Dağlar vadiler derken, yolu bildiklerini söyleyenler geçti önce, bizi kestirme olduğunu iddia ettikleri bir yola sürdüler, 12 km kısaltıyormuş! Peki arkadaş, demezler mi adama “12 km dağ tepe tırmandıktan sonra o yol kısalsa ne olur?” diye. Demedik! Efendi gibi manzaraların tadını çıkara çıkara, derelerde buz gibi soğuk suda ayaklarımızı bıcı bıcı yapa yapa ve yoldaki enteresan noktaları ziyaret ede ede (bkz: Demirköy Dökümhanesi) devam ettik yola. En sonunda midemizde yeterince çay ve börekle vardık piknik alanına.

Biz geldiğimizde Bulgaristan, Romanya, Yunanistan ve Almanya ekipleri çoktan yerleşmişlerdi, atladığım varsa affetsinler.

Biz de Avni’yi uygun bir yere çekip başladık arazi keşfine. T1’inden T3’üne, Pre 68’inden Süper serisine 200’ün üzerine vosvos, yerleşmişti bile alana – ki bizden sonra gelenlerle sayı 250’yi geçmiş, öyle diyorlar! Annemin böreğiyle karnımızı şişirmiş olmanın rahatlığıyla, aheste aheste ve büyük bir beceriksizlikle Levent ile çadırı kurduk. Yetmedi, bütün kamp boyunca kullanmadığımız – odun ateşinde çay demleyen acayip semaver dahil – pek çok malzemeyi çıkardık Avni’den.

Şurasıydı, burasıydı derken bir gruba kaynak olduk ve Levent’in “abi masaya gerek yok, bende var” diyerek yanıma masa aldırmadığı, sehpamsı şey ve sandalyelerimizi grubun ortak alanlarının kenarına konuşlandırdık. Yalan değil, onları kullanmaya çok ihtiyaç duymadık! Çünkü kamp alanına ulaştıktan sonraki tek derdimiz “ilk bira”larımızı içmek için çarşıya geri dönüp alışveriş yapmaktı.

Netekim, tavla turnuvasına kayıt olduktan sonra Anatolia Vosvos Derneği’nin manevi başkanı Mustafa Dermanlı’ya bizim maçları sona almaları ricasını yapıp koştura koştura indik İğneada’ya. Aldık biraları, çarşıda dolaşan vosvosların ve vosvos gördükçe gülümseyen insanların arasından geçe geçe geri döndük. Tavla turnuvası için bir ağacın dibine kurulduk.

Dermanlı’dan beni ilk maçta Salih Amca ile karşılaştırmamasını rica edeceğime, Süha (Senir) Abi ile karşılaştırmamasını rica etmişim. Murphy sağolsun, ilk maçta Salih Amca ile karşı karşıya kaldım ve bu yüzden ilk maçta 2-1 (sadece 3 sayılık hızlı partilerdi) yenilerek elendim turnuvadan. Ne yazık ki Levent de Eskişehir’den bir dernek başkanına yenildi. İkimiz de avucumuzu yaladık, kazanana büyük rakı vardı bir de!

Neyse, nasıl olduğunu çok net hatırlamıyorum – sarhoşluktan değil canım – ama biraları içe içe akşamı etmişiz. Bu arada İğneada’da yüzme planı yapmamış iki insan olarak gaza gelip Karadeniz’de yüzmüş, ardından kumsalda uyuyakalmışız (sadece ben de kalmış olabilirim :) )! Yetmemiş, üç kere toplamda üç kere çarşıya inip çıkmışız. İki mangal acemisi olarak araçlardan uzakta bir yerde mangal yapmakla neredeyse 2 saat zaman harcamayı başarıp, sonunda Levent’in 12 köftemizin (sayıyla almıştık evet) beş tanesini mangal ateşine/küllerine dökmesi nedeniyle tabaklarımızda sembolik olarak karın doyuracak bir miktar et ve bolca ekmekle kalakalmışız. Neyse ki komşu masadan ikrâmlar geldi de, azıcık daha doyabildi karnımız.

Sonra kamp ateşinin etrafında toplanıverdi genci yaşlısıyla herkes. Kara Düzen adında bir müzik grubunun her dilden ezgileriyle başlayan konser, yanlarında enstrüman bulunan vosvosçuların dinletileriyle devam etti. Yanılmıyorsam Sırbistan’dan gelen, ağzında armonikası, elinde gitarıyla rock’n roll tarihinden eserler seslendiren vosvosçu, hepimizi dans ettiren ilk ve tek kişiydi. Yanına klarnet de gelince o ezgiler bambaşka bir hâl aldı, yalan değil. Sonra bir grup daha çıkmaya çalıştı ama… gecenin o kısmını hafızamdan silmeye çalışıyorum. Kutman Böğürtlenli Şarabımda bitmişti – özellikle vurguluyorum Vin Cent değil – zaten, elimde kalan tek şey uyumaktı.

Uyumak iyiydi, hoştu da, önce ben uyuyunca Levent’in uyuma şansı olmadı! Evvelsi geceden de uykusuz olduğum için ben kükremeye başlayınca, Levent’in bitmek bilmez gece nöbeti başladı. Dayanamayıp yürüyerek İğneada’ya giden Levent, bir dolu resim ve kıpkırmızı gözlerle karşıladı beni sabah.

Onun bu hâlini görünce dayanamadım tabii, yola erken çıkma kararı aldım, erken ama ne erken! Önce onu yüzmeye gönderdim, bir yandan bulaşık işlerini halledeyim dedim. Yine annemin böreği ve kekiyle kahvaltı yaptım – biraz kavun, domates ve salata takviyesiyle elbette – ve ortalığı toplamaya başladım.

Karadeniz’in buz gibi soğuk sularından gelen Levent, yine buz gibi suyun altında duş alınca bir başka güzel oldu! Zorbela çadırı topladık ve insanlarla vedalaşmaya başladık. Sanıyorum kampın en komik dakikaları bizim için o anlardı.

Anatolia Vosvos Derneği’nin çağrısıyla saat 12:00 gibi herkes meydanda toplantı, tek sıra oldu ve el sıkışmaya başladı. O saate kadar gidenler gitmişti ama kalanlar 100 kişinin üzerindeydik. Sıranın başındaki herkesin elini sıkarak sıranın sonuna doğru yürümeye başladı. Evet, hepimiz el sıkıştık! O kadar insan birkaç saniyeliğine de olsa birbirimizin gözlerine baktık ve bir araya gelebilmenin mutluluğunu paylaştık birbirimizle!

Ben dayanamadım, sıraya ikinci kez girdim galiba, elim ısınmıştı zaten, daha birkaç yüz kişinin elini sıkabilirdim!

Akabinde yola düştük, İğneada’daki yegâne benzincide benzinin “bitmiş” olduğunu öğrenince, yanımızda stokladığımız bidonda ne kadar benzin varsa depoya aktardık, Demirköy’e doğru yola koyulduk – yolda kalma korkusuyla! Az gittik, uz gittik, Demirköy’e bizim gibi tırıs tırıs gelmiş birkaç vosvosçuyla benzincide buluştuk. Oradan Dupnisa Mağarası‘na da gidecektik ama 28 km olduğunu görünce vazgeçtik.

Yola tek başına gitmemek için ufak gruba kaynak olduk. Bizi fevkalade güzel bir köfte yemeye götüreceği konusunda defalarca teminat veren rehberimiz, “camiden sola dönünce varacağımızı sandığımız” ama camiden sola döndükten sonra 26 km ileride olan(!) Ahmetbey’e götürdü bizi. Bir de utanmadan(!) orada kimden köfte yenir diye soruşturarak bir mekân buldu. Ahmetbey Belediye Başkanı ile yaptığımız birkaç dakikalık muhabbetten sonra Ahmetbey’i bir daha asla ama asla görmemek üzere terk ettik.

Yolun tam TEM’e bağlanacağı noktada benzin almamız gerekince gruptan ayrı düştük. Onları el sallayarak uğurladıktan sonra tıngır mıngır da olsa E-5’ten gitmeye karar verdik. Levent’in yazlığını kesinlikle görmemiz gerekiyordu çünkü :)

İyi ki de görmüşüz, çok güzel bir yerde, çok sevimli bir evdi. Hem bu sayede Avni’nin yağını kontrol etme şansım oldu ve 2,75 litre yerine 1 litre yağımızın bile kalmadığını – Avni’nin çok güzel yağ yaktığını keşfettmiş oldum. Hemen en yakın benzin istasyonuna koşturup yağ takviyesini yaptık ve ardından yola koyulduk.

Ömrümün en uzun, ömrümün en sıcak, ömrümün en korkunç yoluydu! Yazlıklarından dönenler, Ramazan başlamadan tatilini yapıp dönüş yoluna koyulmuş olanlarla birlikte kalınca, önce Selimpaşa’da E-5’ten TEM’e kaçtık, sonra da TEM’de mahsur kaldık.

İyi ki İğneada’da boşalan benzin bidonumuza bir 10 TL’lik benzin daha koymuşuz, yoksa TEM’de kalakalacaktık. Hadımköy gişeler civarında attığımız o son benzinle zor bela Avcılar çıkışından kendimizi E-5’e atabildik, Beylikdüzü’nden bir kez daha benzin alarak kendimizi İstanbul trafiğinin çilesine bıraktık.

Yanlış hesaplamadıysam Beylikdüzü’nden Mecidiyeköy’e varmamız 3 saat sürdü, ki bu süre ortalama bir otomobilin İstanbul’dan İğneada’ya gitmesinden bile uzun bir süre.

Neyse… Önümüzdeki yıl buluşmanın aşağı yukarı aynı tarihte ve Romanya’da olacağını söylemiş miydim?!

Hazırlıklarınızı yapın dostlar, önümüzde uzun bir yol var ;)