Cumartesi Gecesi Ateşi : Gezi Seninle Güzel Gazi!

Cumartesi gecesi, anneannemin yanındayım ama kadıncağızla ilgilenemiyorum bile. Gözüm ekranda, Gezi Parkı bir kez daha baskın yemiş kolluk kuvvetleri tarafından, insanlar gaz bombası yiyor, şiddet görüyor, işkenceye maruz kalıyor.

Ve gözümü kırpamıyorum, bir kez daha olduğuna inanamıyorum. Her şey bu kadar güzelken yeniden ve yeniden bunun olduğuna inanamıyorum.

Dayanamıyorum, bir maske ve gözlük çantamda, kardeşimin maskesi ve gözlüğü de evde, yükleniyorum ikisini birden. Mehmet Ali’yi arıyorum, tek soru “Gezi’ye gidiyorum, geliyor musun?” Beş dakika süre istiyor, eşiyle konuştuktan sonra “Evet!” diyor.

Atlıyorum Avni’ye, yola düşüyorum. Beylikdüzü’nden çıkmak mümkün değil, Haramidere’deki AKP ilçe teşkilatının önünde binin üzerinde insan, slogan atıyorlar, tepki gösteriyorlar. Kendimi yan yollardan kurtarıyorum. Avcılar’dan Mehmet Ali’yi alıyorum, sahil yoluna çıkıyorum. E-5’i insanlar kapatmış, yürüyorlar! Dört bir yanda sesler, dört bir yanda direniş ve öfke!

E-5’i internetten kontrol ediyoruz, çıkılacak gibi değil, insanlar Cennet’te yol kapatmışlar, Bakırköy’de yoldalar. Dört bir yanda sokaktalar!

Sahil yoluna çıkıyoruz Florya’dan. Hem ertesi gün gerçekleşecek olan Kazlıçeşme Mitingi’nin hazırlıklarını merak ediyoruz. Merakımız tatmin oluyor, AKP’liler gecenin 00:30’unda yolları bayraklarla süslüyorlar, ağaçları süslüyorlar. En az 8-9 tane polis aracı onları korumakla görevli.

Kazlıçeşme’de VATANDAŞI koruyan polis, Gezi Parkı’nda VATANDAŞI öldürüyor!

Sinirbozukluğu içerisinde çıkıyoruz sahil yolundan. Unkapanı’ndan geçmek mümkün değil, Aksaray’dan yeniden E-5’e dönüyoruz. Okmeydanı Sapağı’ndan girip Dolapdere’de Avni’den inmeyi, oradan yukarıya vurmayı planlıyoruz.

Okmeydanı’ndan içeri girdiğimiz anda gaz kaplıyor dört bir yanımızı. Avni’nin camlarını alelacele kapatıyoruz, nefes alamıyoruz çünkü, arabayı süremiyorum bile. Öksüre öksüre geri kaçmaya çalışıyoruz Şişli istikametine. İlerleme şansımız yok, ortalık sis duman, önümüzü göremiyoruz.

Avni’nin içinde maskelerimizi takıyor, nefesimiz düzelene kadar bekliyoruz. Havada hâlâ gaz var. En sonunda İzzetpaşa’da bırakıyoruz Avni’yi. Yürüyerek gitmeye karar veriyoruz Taksim’e.

Şişli yoluna çıkıyoruz İtalyan Musevi Kabristanı’nın yanından geçerek. Mezarlığın kapısının önünde 50 polis dinleniyor. Çantalar maskemizde, erkenden gözaltına alınmak istemiyoruz çünkü. Şişli Camii’nin yanına olaysız varıyoruz. Çevremizde gözleri kırmızı, gözleri yaşlı, öksüren insanlar. Hepsi yorgun ve takatsizler.

Bir kısmı pes etmiş, artık terk ediyor, “Gitmeyin!” diyorlar, “Canınızı seviyorsanız gitmeyin!”

Bir bakıyoruz, arkamızda bıraktığımız polisler koşturarak ve bomba atarak geliyorlar yeniden. Görevleri çok önemli çünkü, sağlıklarından ve her şeylerinden önemli. Bizleri dağıtmalılar, ezmeliler, sindirmeliler.

Hepimiz dağılıyoruz, binalara sığınıyoruz, önümüzden akrep geçiyor, önümüzden polis geçiyor, merdivenlerin gölgesinden seyrediyoruz.

Devam ediyoruz, Gezi Parkı’na ulaşmamız lazım! Ne zaman ana yola çıkmak istesek insanlar tutuyor bizi, “Yapmayın!” diyorlar, “Tehlikeli!” Herkes sokakta, herkes ara sokakta, herkes kendini güvenceye almanın ve omuz omuza mücadele ettikleri insanlarla beraber durmanın peşinde.

Tırmalaya tırmalaya Ergenekon Caddesi’ne ulaşıyoruz.

İnsanlar barikat kurmaya çalışıyorlar, Şişli Belediyesi ilk yardım için binasını açmış, doktorlar ve ambulanslar bekliyorlar. Koşuyoruz yardıma, elden ele kaldırım taşlarını taşıyarak barikatı yükseltiyoruz. Ama biliyoruz, TOMA geldiğinde o barikat bize birkaç saniyeden fazlasını kazandırmayacak ve birkaç saniye bir insan hayatını kurtarabilir.

Bir saatten fazla taş taşıyoruz, bir yandan caddenin başında gençler atılan biber gazlarını geri fırlatıyor. polisin yaklaşmasını engellemeye çalışıyor. Bir süre sonra polis biraz daha ilerliyor, hepimiz gazdan etkileniyoruz, 100 metre geriliyoruz. Sonra az önce barikat kurduğumuz yere kadar geliyoruz geri, polisin ara sokaklara dağılmadını görüyoruz.

O sırada Gazi Mahallesi’nden çıkıp da yürüyerek bütün o yolu tepenler geliyor yanımıza. Genci ihtiyarıyla sayıları üçyüz ya var, ya yok! Muhteşem bir enerjiyle doluyoruz, alkışlıyoruz onları, coşkuluyuz, sevinçliyiz, mutluyuz. Daha da ilerliyoruz caddede, iyice yaklaşıyoruz Halaskargazi’ye.

Gazi Mahallesi’nden gelen gençler hemen eylem planları döküyorlar. “Biz arka sokaktan dolaşıp polisi uzaklaştıracağız, siz dikkatlerini dağıtın!” diyorlar. Millet şaşırıyor, “Aman diyorlar, amacımız bu değil!” “Ya ne yapacaksınız?” diyor Gazililer, “Bekleyeceğiz!” cevabını alıyorlar.

Pasif direniş Gazi Mahallesi’ne göre değil, onlar İstanbul’un sert çocukları. Onlar TOMA ve Akrep denen melanetin gölgesinde büyümüş çocuklar. Bizim eylem teorilerimizin her gün pratiğini yapanlar…

“Pekiyi o zaman diyorlar.” Ortak karara uyduklarını göstermek için bağırıyorlar, “Arkadaşlar pasif direniş! Herkes park hâlindeki otomobilleri devirsin, barikat yapıyoruz!”

Ben orada kahkaha atmaya başlıyorum. Direnişçilerin küçük burjuva damarlarına basıldığında, mülkiyetlerinin halk istediğinde onlara ait kalmayacağı gerçeğiyle yüzleşmeleri gerektğinde nasıl korkuya kapıldıklarını, nasıl betlerinin benizlerinin attığını görüyorum çünkü.

Ben gülerken genciyle ihtiyarıyla bir sürü insan Gazi Mahalleli çocuklara yapışıyorlar, polisten “Aman!” dilemeyen direnişçiler Gazi’den aman diliyorlar, “Gerek yok! Biz böyle kalalım!”

Gazililer’in kafa karışıyor. İş saldırmaya geldiğinde saldırmayan, korunmaya geldiğinde korunmayan insanların nasıl direniş gösterebileceklerini anlamaya çalışıyorlar çünkü. Buna da eyvallah diyorlar, yüzlerine doladıkları tişörtleri, ellerini sardıkları ıslak yırtık bezleriyle önlere geçiyor, bir tek el bombasını insanlara ulaştırmamaya yeminli bir şekilde direniyorlar.

Mehmet Ali ile ben de oradayız, ilerliyor, yardım gerektiğinde yardım ediyor, gerekmediğinde ise geri çekiliyoruz. Elimizde Talcid katkılı spreyler, Rennie-su karışımlı şişeler ile insanların yüzlerini temizliyoruz.

Gazi Mahallesi’nden 14-15 yaşında bir çocuk bitap bir şekilde yanaşıyor, “Abi o ne?” “Gel!” diyorum, çenesinden tutup yüzünü kaldırıyor, ilaçlı su ile temizliyorum. Bir dakika sürmüyor kendine gelmesi! Çenesi düşüyor çocuğun, “Abi!” diyor, “Bu ne güzel şeymiş! Bu bizde olsa, biz Ankara’ya bile gideriz!”

Hüzünleniyorum, biz akıllı telefonlarımızdan milyon tweet atarken, biz internetten her gün yeni ve daha etkili çözümler öğrenirken, bu çocuklar hiçbirinden haberdar olmadan direniyorlar. Canlarını hiç düşünmeden tehlikeye atıyorlar çünkü…

Şimdi bile düşünüyorum, ölen çocukların hepsi benden küçüktü yaşça, hepsi gencecik fidanlardı. Bu insanlar, o çocuklardan çaldıkları ömürlerinin hesabını verebilecekler mi? Üstelik sadece bu çocuklar da yok, Ankara’da bir temizlik işçisi, İstanbul’da bir ev kadını, Adana’da bir polis memuru… Kaybedilen yaşamların bedeli parayla ödenebilir mi? İstifa yeter mi? Sorumluları yargılamak rahatlatır mı vicdanları? Neyse…

Sabaha kadar direniyoruz orada, 2 ileri 1 geri. Sonra gün ağarırken polis çekiliyor, biz de büyük bir coşkuyla çıkıyoruz. Harbiye Orduevi’nin önüne kadar geliyoruz, gaz var, fazlası yok. İlerliyoruz, polisi ileride barikat kurmuş bir vaziyette görüyoruz.

Saatlerce orada oyun oynuyoruz polisle, bekliyoruz, insanlar gelecek, tanımadığımız dostlarımız bizimle olacak ve biz barikatı yıkacağız diye bir ümit bekliyoruz. Amcam ve arkadaşı çıkıp geliyor, onlar da maskesiz ve baretsiz. Utanıyorum içten içe, onlar gibi direnemediğim için, onlar kadar dayanıklı ve cesur olamadığım için. Mehmet Ali gidiyor o sıra, bu kadarı yetiyor ona. Sabaha kadar uyuyamayan eşinin yanına dönüyor.

Biz ise deliler gibi ilerliyor deliler gibi geriliyoruz. Hep bekliyoruz, hep bir gözümüz geride kalıyor orada. “Dostlar gelecek,” diyoruz birbirimize, “az daha direnin!” O gerideki gözümüz Harbiye Orduevi’nin arkasından çıkan polis grubunu yakalıyor, iki taraftan baskın yiyoruz bir anda! Arkamızdan dostlarımız yerine kolluk kuvvetleri geliyor. Ara sokaklara binalara sığınıyor ve yeniden polis tehlikesi uzaklaşana kadar çıkamıyoruz.

Sonunda ortalık sakinleştiğinde yine çıkıyoruz, bizi orada evlerinde ağırlayan, odalarında saklayan her bir insana ne kadar teşekkür etsem az gelir. Az geliyor da zaten, minnet borcuyla ayrılıyoruz evlerden, yine Harbiye’ye çıkıyoruz.

Karşımızda iki polis, sol tarafımızda on kişilik genç grubu, bir laf atışması süregidiyor. Gençler polislere “Korkmayın!” diyor, “Biz iki kişiye on kişi dalmayız, biz sizin gibi değiliz!” Polisler parmak sallıyor, gösterecekler bize günümüzü!

Telsize sarılıyor bir tanesi, bir TOMA ve akrep çıkageliyor. Onlar arkada biz önde Ramada Otel’e kadar sürülüyoruz. Akrep ara sokaklara yaklaşıp yaklaşıp mermi sıkarak geliyor, acelesi yok, vurabildiği kadar insan vursa yeter ona!

Ramada Otel, Divan’dan sonra en çok borçlu olduğumuz otel. Gece boyunca da bize kapılarını açan, bizi dinlendiren, prizler çekip cep telefonlarımızı şart ettiren otel.

İçeride iki kata yayılmış birkaç yüz kişi var. Bize yeniden ve yeniden gözaltına alınırsak yapmamız gerekenler anlatılıyor, prosedürler anlatılıyor, süreç anlatılıyor. Dinliyoruz.

Sonra umutsuzluğun getirdiği bir yorgunluk çöküyor üstüme, “Hadi!” diyorum amcama, “Bugünlük bu kadarı yetmeli!” ve kalkıp park hâlindeki TOMA ve yanından bize küfür edercesine bakan polislerden sıyrılıp bir taksiye biniyor, Mecidiyeköy’e geçiyoruz. Yolda bir haber alıyoruz ki, Ramada basılmış, içindeki insanlar gözaltına alınmışlar…

“Yeter,” diyoruz içimizden, “bu kadar insanlık dışı muamele bu insanlara yapılmaz!”

Ama onlar insanlıklarını kaybetmeye doymuyor, onlara yetmiyor daha da aşağılık yaşam fomları hâline gelmek.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s