Yarı-Zamanlı Devrimcinin Gezi Parkı Kazası

Yarı-zamanlı devrimcilik zor iş arkadaş!

Hafta içi mesaiyi bitir, git simit al, parka koş. Geceye kadar parkı ele geçirmeye uğraş, hadi ele geçirdin diyelim, içerideyken de polis gelecek mi diye hazır olmaya çalış.

Cuma akşamı gecenin bir yarısına kadar kal, sonra eve gidip dinlen, cumartesi öğleden sonra yine git pazara kadar parkta kal. Pazar öğlende yorgun argın eve git, gelebilirsen akşama gel, gelemezsen televizyon başından kalk(a)ma, gözlerin 59 TL’lik über süper fantastik Türk Bayrağı setlerinden kızarsın, kanlansın!

Liseliler anlamaz…

Neyse… Haziran ayının başı galiba, ilk hafta sonu olmalı, Gezi’deyiz. Kardeşim önceki gece Osmanbey’de direnmiş, biz İstiklal’de ezilmişiz. O gün ise hep beraber parktayız.

Eskiden biz bilmezdik Rennie ve Talcid’i. Limonumuz vardı bizim (bkz: 1 Mayıs Limonu), elma sirkemiz vardı bir de. Sanıyorduk ki, onlar yeter yeni bir dünya kurmaya! Yunanistan’dan öğrendik biz bu ilaçları, ki Balkan Bus Buluşması‘nda sohbet etme şansı bulduğumuz ve Gezi Parkı sürecini de yakından izleyen bir Rum Aktivist ile yaptığımız sohbet esnasında, bol bol teşekkür ettik onun nezdinde Yunanistan’da yaşayan tüm direnişçilere! :)

Neyse, konuyu dağıtmayayım, limonlar cebimizde, sirkeler çantamızda, biz gideriz Gezi ‘ye hey… Yok, bunun sırası değil, Gezi’deyiz. Kanımız kaynıyor, yerimizde duramıyoruz. Gümüşsuyu’ndan haber geliyor, Beşiktaş’tan haber geliyor. “Hadi gidelim!” diyoruz, ki benim kanım biraz fazla bitlenmiş olmalı – kardeşim tarafından bile – uyarılıyorum “Sakin ol!” diye.

Oradaki insanların durumuyla ilgili haberler geliyor, yerimizde duramıyoruz. Aşağıdan çocuklar geliyorlar, “Abi yardım edin!” diye, hırstan çıldırıyoruz. Dayanamıyoruz sonunda, kalkıp konuşmalar yapılan platformun yanına gidiyor ve orada yetkili bir ablayla tartışmaya başlıyoruz. Şöyleydi, böyleydi, “asıl korunması gereken park”tı, “asıl korunması gereken parka sahip çıkan çocuklar”dı derken, bir yere varamayacağımızı anlıyoruz. Hayal kırıklığı içinde terk ediyoruz platformu.

Hadi diyoruz, parkta boş boş oturmakla olmaz, kendi kendimizi gazlıyoruz, kalkalım, gidelim diye.

Kağıt maskelerin içine pamuklar yerleştirmek, pamuğun üzerine de sirke döküp kendimizi önceden korumaya almak gibi dahiyane bir fikir geliyor aklımıza! Ne kadar çok pamuk, o kadar büyük bir alanın kapanması; ne kadar çok sirke, o kadar geniş bir alanda biber gazı koruması derken, ipin ucunu kaçırıyoruz.

Maskeler boynumuzda, sirke kokusu burnumuzda eski otobüs duraklarına doğru yürüyüşe geçiyoruz. Merdivenlere geldiğimizde gözlerimiz yaşarıyor artık acıdan, “Gaz var!” diyoruz, hemen birbirimize fısfıs ile ilaçlı su sıkıyor, maskeleri ve gözlük kabilinden aparatları takıyoruz!

Millet şaşkın, bakıyor. Herkes iyi, bizler kıpkırmızı gözlü, öksüren adamlarız çünkü!

Gümüşsuyu’na doğru gidiyoruz, insanlar hâlâ normal, biz ise kesinlikle zehirlenmenin eşiğindeyiz. Boğazımız yanıyor, gözlerimiz yanıyor, burnumuz yanıyor, ölüyoruz, öyle böyle değil!

Bir biber gazı icat etmişler ki, kimseyi etkilemiyor, bir tek bizi etkiliyor. En sonunda aramızdan biri çıkarıyor maskeyi, uzaklaştırıyor suratından, derin bir nefes alıyor ve basıyor küfrü!

İşte biz o an, tükeniyoruz! Gülsek mi, ağlasak mı bilemeden kalakalıyoruz. Hepimiz maskeleri söküyor, bundan kimseye bahsetmemek üzere yemin ediyor, ondan sonra da gecenin geri kalanını maskeyi kendimizden olabildiğince uzakta tutarak geçiriyoruz. Biber gazının kokusu bile koymuyor çünkü bize!

Peki ne mi oluyor o gece? Dört bir yandan yanlış ve eski bilgiler yağıyor, Mis Sokak diyorlar, oraya gidiyoruz, Sıraselviler diyorlar, oraya koşuyoruz, Gümüşsuyu diyorlar, oraya zıplıyoruz. Bir ara, tam da meydanın ortasında dururken telefon geliyor “Taksim Meydanı’na gaz atmışlar, doğru mu?” Bakıyoruz sağımıza solumuza, kapatıyor telefonu, gidip Gezi Parkı’nda dinleniyoruz.

Sabaha kadar parkta oturuyor, müdahaleye hazır bir şekilde batak çeviriyoruz. Son birkaç günü Armutlu’da ve Lice’de geçiren Metehan ve Baytar da yanımızda – “Kalk!” çağrısı duyduğunda uzanmaktan hazrola bir göz kapama süresinde ve dizleri hiç kırılmadan geçebilen – bir dostlarıyla beraber takılıyorlar.

Sabah birer terörist olarak üstümüze düşeni yapıp, birkaç kapı cam tekmeledikten ve yanımızdan geçen çocukları korkuttuktan sonra eve gidiyoruz.

O günden beri, o sirkeli dakikalar hiç yaşanmamış gibi yapmaya çalışıyoruz.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s