Demokrasi İslam’a Hakarettir!

habervaktim ekibinden mustafa durdu isimli şahsın isyan çığlığı!

2008 yılında, şimdinin âkil adamı hayreddin karaman‘ın “müslümanlar gönüllü olarak laik bir düzen kurmaz” yazısını paylaşmıştım burada, incelemiş, tartışmıştık üzerinde. 5 yıl sonra dönüp baktığımızda aynı camianın bir adım ilerlemeden aynı şeyleri söylüyor olduğunu görmek, çok da şaşırtıcı olmasa gerek.

neyse, yazıya bakalım kısaca:

— alıntı
yaşadığımız asırda pek çok müslüman düşünür, entelektüel ve yazar büyük bir zihin bulanıklığı içerisinde olduğundan ve bilinç altlarında kalan islâmî düşünceyi göstermek, uygulamak ve eylemselleştirmede pasif davrandıkları gerçeğini gördüğümüz için herkesin bildiği veya bildiğini düşündüğümüz fakat ifşa etmeyi konjonktüre uygun görmediği ve böyle devam ettiği müddetçe zındıkanın modern bir hâlde dimağları kuşatacağı endişesinden hareketle bazı hakikatleri yeniden gür bir seda ile ifade etmemiz gerektiğini düşünüyorum.
burada demokrasinin kelime ve terim anlamlarını veya tarihsel gelişimi içinde aiol, ion ve dor medeniyetleri şeklinde inkişaf eden eski yunan kültür ve medeniyetinde demokrasinin nasıl ortaya çıktığını ve bu sistemin roma cumhuriyetinde ve akabinde kurulan ceneviz ve venedik cumhuriyetlerinde nasıl geliştiğinden bahsedecek değiliz.
— /alıntı

tamam, mustafa durdu’nun oturup sözlük açtığını – kimbilir belki nişanyansözlüktür – ve demokrasi üzerin birkaç satır okuduğunu anladık. bahsedecek değiliz dediği de, “kopyala/yapıştır yapacak materyalim bitti”nin kibarcası aslında. ve bu arada düşünürlerin, yazarların, entelektüellerin zihin bulanıklığı dönemde, durdu ve çevresinin kaya gibi sağlam olduğunu anlıyoruz bu iki paragrafta.

— alıntı
demokrasinin islâm dışı bir sistem olduğunu ve islâmî sistem ile bağdaşmayacağını bugün hâlâ tartışıyor olmamız, bizim buna yeterince ehemmiyet vermememizden ve özellikle de baskı ve şiddet dönemlerinde demokrasiyi bir kurtuluş aracı olarak görme gibi bir yanılgıya düşmemizden kaynaklanmaktadır. böyle bir hata yapmamız neticesinde demokrasinin, islâmî düşünceyi benimsemiş insanları nasıl tahrif ettiğini de açık bir şekilde müşahede edebiliyoruz.
—/alıntı

bu kısmı yazıda vurgulamış, ben de ayrı bir alıntı olarak aldım. “baskı ve şiddet dönemlerinde demokrasiyi bir kurtuluş” olarak kullanan müslüman kardeşlerimizin bir yanılgıya düştüklerine işaret edilmesi, hayrettin karaman’ın imâ ettiğinden çok da farklı değil sanki?
demokrasinin ve getirdiği özgürlük ortamının islâmi düşünceyi benimsemiş insanları nasıl tahrif ettiğini anlayamadım ben. herkesin istediği gibi, inandığı şekilde yaşama özgürlüğüne sahip olması, inanç üzerinde nasıl bir etkiye sahip?

alıntı
yukarıda belirttiğim gibi islâmî sistemi benimsediği hâlde demokrasinin olanaklarını islâmî hizmete verdiği faydadan etkilenerek demokrasi taraftarı olan veya hiç değilse demokrasiyi beyhude yere islâmî sistemde arayan yahut demokrasiyi bir araç olarak gördüğü hâlde zamanla onun en büyük savunucusu durumuna gelen düşünür ve yazarlar, farkında olarak veya olmayarak islâmî düşünce yöntemini tahrif ediyorlar.
islâm’ın kendisi nasıl ki fıtrî bir sistem, temiz bir nizam ise yöntemlerinin de temiz ve fıtrî olması zaruridir. buna göre islâmî düşünce sistemi nasıl ki allah ve rasûlü’nün emirleri doğrultusunda şekilleniyorsa yöntemin yani metodolojinin de islâmî düşünceye uygun bir şekilde olması icap eder. yöntem ile düşünceyi birbirinden ayıramayız. hatta yöntem de islâmî düşüncenin bizzat kendisi gibi önemli ve saygındır. buna göre demokrasi dini tıpkı diğer sapkın dinler gibi araç, vasıta dahi yapılamaz. bu durum, takiyye yönteminden daha şiddetli bir tahrifattır.
—/alıntı

kilisenin iktidardan elini çekmesiyle hristiyan dünyası’nda yaşanan özgürleşme sürecinin islam dünyası’nda da yaşanmasından duyulan korku değil de nedir bu cümleler?
dinin sadece ibadethanelerde ve bireyin kendi içinde kalması gerektiği yaklaşımı bu insanlara, bu çevreye neler kaybettirecek? çok merak ediyorum, gerçekten bak!

alıntı
yöntemin ve islâmî düşüncenin birbirinden ayrılmazlığını rasûlullah’ın hayatında, tebliğ sisteminde açık bir şekilde görebiliriz. bunun detayını sirette ve pek çok ayette de görebiliriz.

en geniş anlamı ile demokrasi bireysel özgürlüklerin ve toplumsal gerçekliğin ışığı altında fikir ve eylem hürriyeti ve bireylerin hiçbir şekilde başka sistemlerin boyunduruğunda bulunmaması hâli ve hakikatlerin çoğunluğa kurban edildiği düşünce sistemidir. buna göre demokrasinin kendisine göre kuralları, normları, haramları ve sevapları vardır. dolayısıyla demokrasi, beşerin oluşturduğu ve kaynağını ilahî sistemden almayan insan yapımı bir nizam ve sahta ilahları olan bir dindir. burada dikkat etmemiz gereken en önemli nokta cumhuriyet sistemi ile demokrasinin farklı alanlara münhasır olmasıdır. cumhuriyet devlet reisinin seçilme yöntemini halkın reyine ve reyin çokluğuna has kılan bir yöntemdir. demokrasi ise başlı başına bir nizam, hayata bakış şekli ve bireyin dünya görüşüdür. bundan dolayı demokrasi, dinin etkinlik alanını içine alarak onun hak ve salahiyetlerini tanımadan kendi hak ve salahiyetlerini oluşturur.
—/alıntı

demokrasiye “beşerin oluşturduğu ve kaynağını ilahî sistemden almayan insan yapımı bir nizam ve sahta ilahları olan bir din” demek süper bir şey lan! hani sözlük’ten baktığı tanımı almış almış almış, son cümlede iki kelimeyle kendi düşüncelerini ekleyip, çat! diye damgalamış.
ne güzel lan!
evet, demokrası insan yapımı ve insanı baz alan bir nizam. insan düşünme özgürlüğüne sahipse, kendi nizami sistemini kurmayı akıl edebilir, bu doğal bir şeydir. üzgünüm ama mevcut nizamın ilahi nizamdan daha iyi ve daha güzel bir dünya yarattığını düşünüyorum. cumhuriyet falan, bunlar laf salatası, geçiyorum tanımlarını.

alıntı
islâm ise kaynağını allah’tan alan, allah ve rasûlü’nün emirleri ile şekillenen insana var oluş gayesini açıklayan, en büyük hakikatleri ifşa eden ve adaletin yegane kaynağı olan ilahî bir nizam ve bütün beşeri dinleri reddeden ve geçerli olan tek dindir.
—/alıntı

buyrun hâlil ibrahim sofrasına! pekiyi kardeşim, sen neye inanıyorsan, senin için o. ne diyeyim? sen de haklısın kendince…

alıntı
yukarıda da belirttiğimiz gibi yapılan en büyük hatalardan biri de yöneticinin seçilme işini düzenleyen cumhuriyet ile başlı başına bir hayat nizamı olan demokrasinin bilerek karıştırılması olayıdır. bununla birlikte modern zamanlarda cumhuriyet ile demokrasi etle tırnak olmuş, demokratik cumhuriyet şeklinde kendisini geliştirmiştir.
biz cumhuriyeti yöneticinin yani emirin seçilme şekli olarak algılıyoruz. bunun islâmî düşüncedeki geçerliliği ayrı bir tartışma konusudur. fakat demokrasinin hayat nizamı olarak beşerî bir din şeklinde ortaya çıkması hadisesini görmezden gelemeyiz ve bu durumun islâmî düşünceyi nasıl tahrif ettiğini de düşünmeden edemeyiz.
—/alıntı
asdifaşlskdfşlaskdifalksdiflasd kıvırmanın dik alâsı! “biz cumhuriyete dost, demokrasiye düşmanız!” bu da islam cumhuriyeti modelinin altyapısı. demokrasi düşmanlığını açıklayan cümlelerdeki zehir yine muhteşem, “demokrasinin hayat nizamı olarak beşerî bir din şeklinde ortaya çıkması hadisesini görmezden gelemeyiz”. din olarak göstermeye devam ederseniz, bunu “ilahî” anlamda ötekileştirirseniz, görmezden gelemezsiniz zaten. işinize bu şekilde saldırmak geldiği için sahte ilahlar yaratmak ne güzel!

alıntı
ahzab 36’da ifade edilen “allah ve resûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. kim allah’a ve resûlü’ne karşı gelirse, şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır.” ayeti ile pek çok ayette belirtilen allah ve rasûlü’ne itaatın islâm dininin esası olduğu hakikati başka şekilde düşünmeye mahal bırakmaz ve beşeri din ve ideolojileri toptan reddeden kelime-i tevhidi kalbine nakşedenleri sapıklığa düşürmez.
—/alıntı

bak bu konuda bir şey söyleyemem, okudum biliyorum. metin bu, dolayısıyla uymak mecburi. itiraz eden, şuradan buyursun :http://www.kuranikerim.com/melmalili/ahzab.htm
ha, uyanı uymayanı yargılamak bana düşmez, bu adamlara da düşmez. temel mesele de bu!

alıntı
“şüphesiz allah katında din islâm’dır. kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra sırf, aralarındaki ihtiras ve aşırılık yüzünden ayrılığa düştüler. kim allah’ın âyetlerini inkâr ederse, bilsin ki allah hesabı çok çabuk görendir. âl-i imrân 19)” ayetinde ifade edilen din olan islâm nasıl ki tek ilahî din ise diğer dinler de beşerîdir ve sapkın ideolojiler ve nizamların bütünüdür.
—/alıntı

kendini meşrulaştırmanın yolu, kendin olmayan her şeyi ötekileştirmektir. bu bir siyasettir, buna sözüm yok. yine de “sapkın ideolojiler ve nizamlar bütünüdür” demenin nefret söylemi olduğu gerçeğinin gözardı edilmemesini istiyorum. kendilerine gelince “inanmasan da saygı duy!” diyen insanlar, neden görünüşte de olsa azıcık saygı duyamıyor?

alıntı
allah ve rasûlü’ne itaat ile etme ile şekillenen islâm hem dünya hayatındaki mutlak adaletin hem de ahiret hayatındaki sonsuz mutluluğun reçetesidir. bundan dolayı, bu kritere uyan yöneticiler caizdir.
“ey iman edenler! allah’a itaat edin. peygamber’e ve sizden olan ululemre (idarecilere) de itaat edin. eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -allah’a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız- onu allah’a ve resûl’e (sünete) götürün (onların talimatına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir. nisâ’ 59.”
yakın tarihimizde cehaletin verdiği en güzel örneklerden biri olan islâm demokrasi partisi gibi düşünce sistemi ve adı ile açıktan islâm’a hakaret eden bir garabetin ortaya çıkması, günümüzde demokrasi ile islâm’ı bağdaştırmaya çalışan bilinçli hareketten daha çok tehlikeli değildi.
bugün demokrat müslüman kavramı ile kast edilen şey putperest müslüman ile kast edilen şeyden farksız değildir. bir insan ya müslüman’dır yahut gayrimüslimdir. gayrimüslimliğin içinde bütün beşerî dinler ve ehl-i kitap olarak bilinen zümreler mevcuttur.
—/alıntı

demokrat müslüman ~= putperest müslüman!
delinin biri kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış. “bir insan ya müslüman’dır yahut gayrimüslimdir.” diyerek çok âşikar bir şeyi söylüyormuş gibi davranıyor bir de. 1 veya 0. önermeler mantığı böyle diyor, lâkin burada “bir insan ya müslüman olduğu için demokrasi karşıtı olur, ya da demokrasi adlı beşeri dini seçtiği için müslümanlıktan çıkar”dan başka bir şey söylenmiyor. biraz daha kibarca, biraz daha üstü kapalı bir şekilde…

alıntı
bütün bunları belirttikten sonra günümüzün müslüman yazar ve düşünür olarak takdim edilen şahsiyetlerine bakalım.
medyada neşvünema eden pek çok müslüman yazar demokrasi ile islâm arasında sıkışmış, bazen demokrasinin kriterlerini alan bazen islâm’ın kurallarına göre konuşan çelişkili bir konumda ömrünü tüketen bir garip taifedir.
keşke islâm’ın garipleri olsalardı. maalesef arada kalmışlığın, ezilmişliğin, çıkar yol olarak demokrasi dini ile islâm dinini birleştirmeye çalışarak tatmin olmaya çalışmanın verdiği bir geçici rahatlık içinde kitlelere kötü bir çığır açmakta ve belki iyi niyetlerle tahrifatın boyutlarını büyütmektedirler.
bugün islâm’a yapılabilecek en büyük ihanetlerden biri demokrasinin islâm’ın özünde var olduğu iftirasını atmaktır. bilerek veya bilmeyerek şirk bataklığında sürüklenen insanlar için şunu demeliyiz ki cehalet büyük şirkte mazeret olamaz.
—/alıntı

– demokrasinin islam’ın özünde olduğu yalanı bir daha söylenmeyecek!
– emredersiniz!
– demokrat olmak şirk koşmaktır!
– filiz, moda sahillerinde çılgınlar gibi şirk koşalımmı? asdflşaksidfaksifklaidfkasdf

alıntı
modern çağların müslüman yazarları özellikle de medyada yer edinenlerin pek çoğu demokrasiyi sadece bir geçici aygıt olarak gördüklerini söyleyerek onun ölçülerine göre hareket etmekte ona göre konuşup ona göre yazmakta hatta ona göre yaşamaktadır. bu aygıt onlar için zaman içinde başvurulacak yegâne ölçüt ve yegâne nizam hâline gelmiş olmasına rağmen hâlâ demokrasinin geçici bir vasıta olduğundan bahsedebilmektedirler. bu yanılgı onları kuşatmış, hayatlarının tek düsturu hâline gelmiştir. bundan kurtulmanın tek yolu geçici veya sürekli, araç veya yöntem, hedef veya hayat bütün bir fikriyatın islâmîleşmesi, bütünüyle islâm’a teslim olmasıdır. kurtuluş ancak ve ancak islâm’dadır.
ama sadece islâm’da.
—/alıntı

yazıyı bitireceğim diye göbeğim çatladı, keşke birkaç paragrafını paylaşıp sözümü söyleyip gitseydim.
evet, islam’da zor durumda kendi yüzünü göstermemek, farklıymış gibi davranmak ve araçları amaçlarına uygun şekilde kullanmak amacıyla her yola başvurmak meşrudur. ama hocamız bu araçlar tarafından değiştirilen, nefsi zayıf müslümanlar’a çok kızgın belli ki.

Kuyruğunu Kovalayan Kedi

Kapıyı ardına kadar açtı… İçeriye bir süre boyunca baktı anlamsızca. Karanlık holün duvarlarını kaplayan kasvetli tabloların üzerinde dolaştı bakışları. Ayakkabıları paspasa ağır ağır sürtünürken ağzının kenarından sarkan sigaranın külü eşiğe düştü. Sigaranın ateşi yeniden küllerin arasına gömülmeden önce -derin bir nefesin etkisiyle- çelik kapının karanlık desenlerini aydınlattı. Usulca girdi içer, kapıyı kaparken apartmanın koridoruna fırlattı sigarasını. Paltosunu vestiyere astı. Durdu, vestiyere baktı. Eli havada ikircikli bir şekilde ilerleyip geriledi, parmakları titredi. Sonunda yenik bir şekilde vestiyerden eskimiş bir atkıyı aldı. Önce iki eliyle sıktı atkıyı, sonra burnunu atkıya gömüp uzun uzun kokladı. Başı öne eğildi hafifçe, elleri yanına düştü. Atkıyı sol elinde belli belirsiz sıkarak mutfağa geçti. El yordamıyla çaydanlığı buldu. Musluğu açıp çok az su koydu. Ocağı yakıp çaydanlığı ateşin üzerine yerleştirirken kedinin varlığını fark etti. Dolaptan bardak, kaşık ve şeker çıkardı. Isınmış suyu bardağa doldurdu, şekerli attı, ağır ağır karıştırdı. Bardağı tezgaha bırakıp eğildi. Kedinin acıklı nâmelerini daha fazla dinlememek için alttaki dolaplardan birinden kedi maması çıkardı ve tamamını yere boca etti. Kedi iştahla yemeğine saldırırken o, az önce su ısıttığı çaydanlığı ağzına kadar su doldurdu ve dökülmüş mamanın yanına bıraktı. Bardağı sağ eliyle kavradı, ayaklarını sürükleyerek salona geçti. Kapıya en yakın koltuğa bıraktı bedenini, bardaktan fırlayan birkaç damla kaynar su elini yaktı. Bardağı, sigara izmaritleri ve küllerle kaplanmış sehpanın bir köşesine iliştirdi. Ceketinin ceplerini sigara paketi bulma umuduyla karıştırdı. Sonunda kırışmış bir paket buldu. İçine sıkıştırılmış çakmağı ve sigarayı çıkardıktan sonra paketi buruşturup sehpaya attı. Çakmağın sesi odayı doldururken, kısacık bir aydınlıkta salon belirdi gözlerinin önünde. Duvardaki tabloların kimisi yamulmuş, kimisi düşmüştü. Kitaplık yıkılmış, perdeler paramparça olmuştu. Halı sigara yanıklarıyla kaplıydı. Sonra tüm görüntüler belirsiz siluetler hâline geldi. Sigarayı sehpaya, bardağın yanına iliştirip atkıyı iki eliyle sıkmaya başladı yeniden. Yüzünü atkıya gömerken birkaç damla gözyaşını da bulaştırdığının farkında değildi. Atkıyı kalbinin üzerine bıraktı. Sigara ve sıcak suyunu içmeye başladı. Kedi geldi, kucağına oturup miskin miskin mırladı. Tırnaklarını pantolonuna geçirince hafifçe irkildi. Kedi hemen üzerinden atlayıp salonun başka bir köşesine çekildi. Sigarası bitti, sehpaya doğru rasgele fırlattı izmariti. Boşalan bardak elinden kayıp koltuğa düştü. Kaşığın sesi karanlıkta boğuldu. Elleri göğsünde, atkının üzerine kavuştular birbirlerine. Uykuyu dalarken gördüğü son şey kedinin siluetiydi, kuyruğunu kovalıyordu.

(2004 ya da 2005 yılında Bilgi Yaratıcı Yazım Atölyesi’nde verilen bir ödeve yazdığım metin. )

Oyun

5… 4.. 3.. 2.. 1.. 0..

Ve perde…

İşte sahnedeydi. Biliyordu ki, bu son oyunuydu ve gösterinin sonunda perdeler bir daha açılmamacasına çekilecekti üzerine, bir kefen bezi  gibi.

Oyuna başladı. Bu oyunu o kadar uzun zamandır oynuyordu ki; oyunu sahnede mi, yoksa sahneden indikten sonra mı oynadığını bilmiyordu artık. Nerede bitiyordu hayatı? Ve oyun nerede başlıyordu? Asıl oyun neredeydi? Kimdi? Neydi? Ahmet miydi, yoksa Hamlet mi? Yoksa adı sanı bilinmeyen bir yönetmenin, adı duyulmamış bir oyunundaki figüran mıydı? Durdu, sahneyi paylaştığı oyuncu ezberden tekrarlarken cümleleri, karşısındaki karanlıkta birkaç yüz seçmeye çalıştı.

Nafile, tüm suretler o boğucu karanlıkta yok olup gitmişti. Belki yüzlerce insan dikkatle izliyordu onu, belki de kimse yoktu koltuklarda. Perde kapanana dek bilemeyecekti bunu. Kendisinin, aslında sahnedeki oyuncu değil de, karanlıkta kaybolmuş bir silüet
olduğunu düşündü. Şimdi karşısında, silüetler oynuyordu asıl oyunu. O da en arka sırada, koltuğuna yaslanıp seyrediyordu silüetleri. Bir ara durdu, aklına evindeki masasını süsleyen kafatası geldi. O silüetler için evdeki kafatasından bir farkı olup olmadığını düşündü. Fark vardı elbet, o -en azından şimdilik- nefes alıyordu. Sahneler birbirini izledi. Ve sonunda bitti oyun. Işıklar açıldı tiyatroyu kaplayan karanlığa inat, silüetleri gördü. Sağ başta 35 yıl önce oynadığı ilk piyesteki kendisini gördü. Onun yanında da orta okuldaki ikinci piyes. Solda takma sakalları ve pırıl pırıl gözleri ile canlandırdığı karagöz izliyordu onu. Bir yerden sonra listenin ucunu kaybettiğini farketti. O, hayatı boyunca, bu salonu dolduracak kadar kişiliğe bürünmüştü. Belki de daha fazlasına. Salona ürkütücü bir sessizlik hakimdi. Tüm gözler onun üzerindeydi. Reveransını, son reveransını, yaparken tek bir alkış sesi duyulmamıştı salonda. Birkaç saniye sonra ortala sıralardan zayıf, titrek bir alkış sesi yükseldi. Üşüyen bir ses. Alkış sesinin sahibini aradı gözleri, en azından gözleriyle teşekkür edebilmek için. Belki yıllardır o kalabalık içinde yaşadığı yalnızlığın en iyi tasviri olurdu bu alkış sesi. Alkış sustu, ışıklar söndü. Perde kapandı. Karşısındaydı alkış sesinin sahibi. Usulca tutundu birbirlerine yorgun eller. Sokağa çıktılar, akşamın serinliğinde sessizce yürüdüler ve en sonunda oyuncunun evine vardılar ay gökte kaybolurken. Alkış sesinin sahibi bir duş aldı, oyuncu ise kütüphanesinden rastgele
bir kitap seçti. Tanıyordu bu kitabı, adı “Akrep”ti. “Acaba son oyunum bu mu olmalıydı?” cümlesi yankılandı beyninde, sustu… Banyodan çıktı alkış sesinin sahibi, oyuncunun odasına geçip uzun uzun seviştiler, teşekkür edercesine. Alkış sesinin sahibi uyurken yatakta, oyuncu eşyalarını topladı. Alkış sesinin sahibinin üstünü örttü ve minicik
bir veda öpücüğü alkış sesinin sahibinin alnında soğurken, oyuncu terketti evi.

Dışarıda onunla beraber hareket eden güneşin ilk ışıklarıyla ısıtırken bedenini, gözleri evinde, hızlandı adımları uzaklara yönelirken. Artık gidecek hiçbir yeri yoktu, işte bu yüzden istediği her yere gidebilirdi. Nereye gittiğini bilmediği bir otobüsle atladı ve
uzaklaştı yaşadığı topraklardan, gülümseyerek.

Alkış sesinin sahibi hıçkırıklar içinde uyandı, onu rüyasında nası yitirdiğini anlatmak için yatakta dönünce, oyuncunun gerçekten yittiğini gördü. Gözyaşları yanağından aşağı süzülürken, oyuncu ile evlendiği günden beri bugünün geleceğinin bilinciyle yaşadığı
gerçeğini bir kez daha hatırladı. Ümitsiz bir şekilde kendini bu ayrılığın hiç olmayacağına inandırma çabalarını düşündü. Yirmibeş yılı beraber geçirdikten sonra gidemezdi. Gitmemeliydi… Nasıl gidebilirdi ki? Ortalığı ona ait birşey bulma umuduyla aradı. Yalnızca
üzerinde evlendikleri günün tarihi olan bir zarf buldu. Sararmış zarfı gözyaşları ıslattı. Titrek parmakları zarfın üzerindeki mührü kaldırdı, içinden yirmibeş yıldır okunmayı bekleyen sararmış mektubu çıkardı. Evet bu mektup tam yirmibeş yıldır okunmayı bekliyordu, bu mektup yirmibeş yıldır ayrılacaklarının habercisiydi ama o, yirmibeş
yıldır buna inanmamak için elinden geleni yapmıştı. Gözyaşlarının arasında mektubu okudu:

“Merhaba sevgilim,
Aslında sevdiğim desem daha doğru olur, çünkü sen bu satırları okuyorsan, ben senden bir daha dönmemecesine ayrılmışım demektir. Bu beni bir daha öpemeyeceğin, ellerimden tutamayacağın, bana sarılamayacağın, hatta beni göremeyeceğin ve duyamayacağın anlamına geliyor. Sana ne kadar acı geleceğini biliyorum çünkü ben önümüzdeki yirmibeş sene boyunca yalnızca bu ayrılığı düşünecek, başaramayacağım korkusuyla kıvranacağım.

Varlık-yokluk ikileminin uzlaşmaz uçlarındayız seninle. Ben sana yok olmanın, benliğini yitirmenin, evrenle bütün olmanın yegâne yolu olduğunu anlatıyorum; oysa sen, senin evrenin için de bir noktadan bile çok daha küçük olduğunu anlamayıp, küçük dünyanda müthiş egonun gölgesinde kalmayı tercih ediyorsun. Benim yalan söylediğimi, evrenin
benim dediğim gibi olamayacağını ve kalbinde Tanrı”yı taşıdığın sürece, Tanrı”nın kalbinde en yüce mevkiye sahip olacağını düşünüyorsun. Bugün evlendik ve sen şu anda yatağımızda mışıl mışıl uyuyorsun. Biliyorum yirmibeş yıl sonra bugün, ben seni bırakıp
gittiğimde dahi bu düşüncenden vazgeçmeyeceksin. Belki yalnızlık, senin bunları düşünmen için gerekli yegâne şeydir. Seni çok seviyorum, hem de hiçbir şeyi sevemeyeceğim kadar çok. Ama şunu da çok iyi biliyorum biz asla uzlaşamayacağız.

Hatırla istersen, birbirimizle tartışmak öylesine bir tutku hâline gelmişti ki bizim için, bizi bu tutku bağladı. Başladığımızdan bugüne kadar olan süreçte yaptığımız en güzel şey, tartışmaktı. Biraz da bu yüzden, seninle hayatımı birleştirdiğim gün bu yolculuğa karar verdim. Kendi içime bir yolculuk yapmalıydım ve yalnız olmalıydım. Böylece yapılan her tartışmayı uzaktan görecek, değerlendirecek ve en önemlisi, herşeyden uzakta huzuru bulacaktım. Arkamdan gelme. Kaldı ki, bunu yapamayacak kadar gururlu olduğunu biliyorum.

Sana hatıra olarak hiçbir şey bırakmak istemedim. Vaktinde senden bir ricada bulunmuştum, hatırlıyor musun? “Senden istediğim hiçbir şeyi yapmasan da, son isteğim yap!” demiştim ve bana söz vermiştin yapacağına dair. Son isteğim, bana ait olan ne bulursan, bu mektup dahil, yok etmen. Bu mektubu en fazla üç kez okuma hakkın var ondan sonra yakmalısın. Ve eşyalarımdan bulduğun olursa, lütfen hemen yok et.

Bu yine de tam bir veda değil sevgilim… Belki bir gün bir yerde, insan suretinde olmak zorunda da değiliz, yine karşılarşırız. Belki senin ciğerlerine dolan bir nefeslik hava olurum, belki bir fırtına. Belki sen bir çiçek olursun, dünyanın en güzel çiçeği hem de.

Şunu unutma, önünde çok uzun yıllar, hayatını gözden geçirmek ve bazı şeyleri değiştirmek için müthiş bir fırsat bu. Ne olur bu fırsatı sana verdiğim için mutlu ol.

Sevgiyle kal…”

(Yanlış hatırlamıyorsam, bu metin de 2002 yılında yazdıklarımdan biriydi. 17 yaşın o garip, o esrarengiz, o masum günlerinden ve sevgiliye kendini anlatma çabalarından bir hatıra.)

Bir Gece (2002)

Çıkıyorsun karşıma ansızın ve yürümeye başlıyoruz yemyeşil ağaçların gölgelediği bir yolda el ele. İğde ve ardıç kokuları birbirine karışıyor. Doyabildiğince içimize çekiyoruz…. yolun kenarında ağaçlardan inen sincaplar seyrediyor bizi… el sallıyoruz onlara, bazıları gelip omuzumuza tırmanıyor, saçlarımızla uğraşıyor… birbirimize bakıp gülümsüyoruz. Bu anın bitmemesini diliyorum içimden. Sonra gözlerimi kapatıp o güzel havayı soluyarak yürümeye devam ediyorum, elim elinin güvencesinde. Yola bakmak için gözlerimi açtığımda, etrafımızdaki yeşilliği geride bıraktığımızı fark ediyor ve etrafımızda yükselen büyük kızıl kayalara bakıyorum. Nasıl bu kadar hızlı yer değiştirdiğimizi anlayamıyorum. Sonra gözlerinin içine bakıyorum. Gözlerinin derinlerinde muzipçe bir ifade belirip kayboluyor. Dudağının kenarında sevimli bir gülümseme ile bana bakıyorsun. Gözlerinden gözlerimi ayırmak dahi istemiyorum. Sonra kendime engel olamıyorum dudağım dudağına kavuşuyor. Gözlerimiz kapanıyor ve öpüşmeye başlıyoruz. Dakikalar yitip gidiyor, sanki saatlerce, hatta günlerce hiç durmadan dudaklarını öptüğüm hissine kapılıyorum. Sonra yavaşça ayırıyoruz dudaklarımızı. Kendime gelmeye başladığımı hissediyorum, sanki daha 5 dakika önce uzayın herhangi bir yerinde, o uçsuz bucaksız boşlukta dönüyormuşum gibi bir hisse kapılıyorum. Kulağımda dalga sesleri çınlıyor. O anın büyüsünü bozmak istemediğim için yavaşça açıyorum gözlerimi. Yine gözlerini buluyorum gözlerimin tam karşısında. Bir kumsalda olduğumuzu fark ediyorum. Arkamızda uzanan palmiye ağaçlarıyla gölgelenmiş bir kumsal. Ansızın ağaçların içine dalıyorsun, peşinden koşmaya başlıyorum. Koşarken attığın kahkahalar ormandaki kuş cıvıltılarına karışıyor. Sesinden olduğun yeri bulmak hiç de zor olmuyor ama o kadar hızlı koşuyorsun ki takatimin tükendiğini hissediyorum. En sonunda bir tepenin üzerinde uzanırken yakalıyorum seni. Saçların güneşin ışıltıları altında renkten renge dönüyor ve esen o hafif rüzgarla dalgalanıyor. Elini uzatıyorsun, sıkıca sarılıyorum eline. Çıplaklığımızdan utanır gibi bir halimiz olmadığını fark ediyor, gülüyorum. Sonra güneş batana kadar uzanıyor, etrafı seyrediyoruz. Koca bir okyanusun ortasındaki tek kara parçasında yalnız başımıza olduğumuzu bilmek hoşumuza gidiyor. Sonra akşamın kızıllığında tepeden aşağı inmeye başlıyoruz. Bir mağaranın içine doğru çekiyorsun beni. Tereddütle içeri giriyorum. Karanlıkta el yordamıyla ilerlerken su sesleri yankılanmaya başlıyor. İlerledikçe bir şelaleye doğru gittiğimi fark ediyorum. Sonra o şelale muhteşem görüntüsüyle karşıma çıkıyor. Ufacık bir oyuktan gelen güneşin son kızıl ışıklarıyla şelalenin suları cam gibi duruyor. Sanki aşağı doğru bir ışık huzmesi akıyormuş hissine kapılıyor, bu güzellik karşısında büyüleniyorum. Tekrar çekiyorsun beni kendine ve geldiğimiz oyuktan şelaleye doğru atlıyoruz. Şelalenin sularıyla birlikte diplere dalıyoruz. Atlarken sana baktığımda sanki sende bir ışık huzmesiymişsin gibi geliyor. Suların döküldüğü o karanlık dipte sıcaklıkla karşılaşıyorum. Beni yakan bir sıcaklıkla ve o sıcaklık bana doğru yaklaşıyor, sonra sarılıyor bana ve suyun derinliklerinde küçük oyunlar oynuyor bedenimle. Senin teninin sıcaklığı tüm soğuğumu alıyor. Akşamı orada, o sularda seninle başbaşa geçiriyoruz. Hiç konuşmuyoruz, bakmamızla birbirimize herşeyi anlatıyoruz zaten. Sabahın o ilk ışıklarıyla uyanıyorum. Yanıma baktığımda senin yanımda olmadığını fark ediyorum. Korkuyla aranıyorum, şelaleden dışarı çıkan mağarayı geçtiğimde güneş gözlerimi kamaştırıyor. Gözlerim ortalığı yeniden seçmeye başladığında seni aynı tepede uzanırken görüyorum. Dudaklarından öpüyorum, “Sevgilim neden buradasın?” diyorum sana. Sense “Günün doğuşunu kaçırmak istemedim, sonra da içim geçmiş.” diyorsun. Gülümseyerek sarılıyorum sana, öyle ya ne yapabilirim ki? Bir bakıyoruz, etrafımızda çeşit çeşit hayvanlar beliriyor. Kimi muz getirmiş, kimi hindistan cevizi. Güzelce kahvaltımızı yapıyoruz hayvanlarla beraber, kalkıyoruz. Sen elimi tutup gözlerimi kapatmamı söylüyorsun, bense yeni bir yolculuğa hazır olmadığımı,henüz buradan sıkılmadığımı anlatıyorum sana. Sen bu yolculuğa mecbur olduğumu, vaktin geldiğini söylüyorsun. Cevap vermeme fırsat vermeden gözlerimi kapatıyorsun. Gözlerimi zorlukla açarken kulağıma “Günaydın sevgilim,yarın gece görüşürüz!” diye fısıldıyorsun ve kendimi yatağımda buluveriyorum.

17 yaşında yazdığım bu metin, “Hergece hayalimdesin Sevgilim :) Seni Seviyorum Özlem!” sözleriyle bitiyor.

Denizimin Yeşilini Sen Çaldın!

Sen ve ben el eleyiz, yürüyoruz çimenlerin arasında. Bir yandan gökyüzüne bakıyoruz, yıldızlar pırıl pırıl parıldıyorlar. Tüm evrenin güzelliğini gözlerimizin önüne sermek istiyorlar sanki. Gördüğümüz güzellik neşeyle dolduruyor içimizi, konuşmaya başlıyoruz geleceğe dair. Bana bilmediğim bir ülkede yaşayan adını hiç duymadığım ama mutlu olduklarını sözlerinden anladığım iki sevgilinin hikayesini anlatıyorsun. Bizi buluyorum bu hikayede, daha da mutlu oluyorum. Bir patika çıkıyor önümüze, tırmanmaya başlıyoruz. Ellerimiz hiç ayrılmıyor kayaları aşarken, avuçlarımız terliyor. Her adımda biraz daha üşüyoruz ve sokuluyoruz birbirimize. Patikanın sonunda bir düzlük çıkıyor karşımıza ve kıyısında ceylanların oynaştığı pırıl pırıl bir göl bekliyor bizi berrak sularıyla. Ceylanların arasından geçip göle varıyoruz, hiçbir hayvanın umurunda değiliz sanki. Avuçla su içiriyoruz birbirimize göle akan pınardan. Ve uzanıp gölün kıyısına seyrediyoruz gökyüzünü saatlerce, gece hiç bitmeyecek sanki…

Kuğular beliriyor çok uzaklarda, uzun bir yolculuktan sonra göle varıyor ve bir daire oluşturuyorlar etrafımızda. İçlerindeki tek siyah kuğu geliyor ve çekiştiriyor seni kolundan. Kalkıp kuğunun peşinden gitmeye başlıyorsun, ellerin ellerimde. Ansızın havalanıyor kuğu ve bize dönüp onu takip etmemizi söylüyor. Uçmaya başlıyoruz ansızın! Öyle yükseklerdeyiz ki, ellerimizi uzatsak yıldızları tutacağız sanki… Yavaş yavaş alçalıyoruz, bulutların altına inince bir orman görüyoruz isimlerimizi oluşturacak şekilde sıralanmış. Birbirimize bakıp gülümsüyoruz ve devam ediyoruz bilmediğimiz yerlere gitmeye… Bir süre sonra bir şelalenin yanı başına indiriyor bizi kuğu ve yüzmeye başlıyor gülümseyerek. Ellini sıkıyorum ve taşların üzerinden zıplayarak giriyoruz şelalenin altına. Sular okşamaya başlıyor yüzümüzü. Sarılıyoruz birbirimize ve uzaklardan gelen bir kavalı dinliyoruz öylece. Şelalenin altından çıkıyoruz ve sanki ilk kez görmüşüm gibi bakıyorum yüzüne. O ilk kalp sancısını hissediyorum içimde, terliyorum. Ipıslak bir öpücük konduruyorsun yanağıma. Gözlerine bakıyorum, parıltısı kamaştırıyor gözlerimi başım dönüyor. Bir şarkı söylüyorsun, efsanevi deniz kızlarını hatırlıyorum, arplarıyla denizcileri esir eden… Sesinin büyüsüyle açılıyor gözlerim, elini bırakıp uzaklaşıyorum senden. Kendime bakıyorum şelalenin sularında, göremiyorum, dönüp sana bakıyorum, gözlerinin derinliklerinde görüyorum kendimi… Tekrar yanına gelip sarılıyorum sana. Kuğu geliyor yanımıza ve yola devam edeceğimizi söylüyor. Takip ediyoruz onu elele, bir denizin kıyısına indiriyor bizi. Ta uzaklarda denizin üzerinde güneşin ilk ışıklarını karşılıyoruz beraberce. Gülümsüyor bize güneş ve ay veda sözcükleri mırıldanarak gidiyor. Yıldızlarsa biz onları görmesek de orada olacaklarını ve her gökyüzüne baktığımızda el sallayacaklarını söylüyorlar ışıkta yitip giderken. Benim yıldızım tüm mütevazılığıyla kaybolurken göz kırpıyor bana, ben ona el sallarken. Sana dönüyorum, şelalenin sularıyla ıslanan saçlarının kuruduğunu ve sabah rüzgarında dalgalandığını görüyorum. Denize giriyorsun usulca ve beni de çekiyorsun. Üşüyorum suya girince, gözlerine bakıyorum, dudağıma bir öpücük konduruyorsun, o öpücüğün ateşiyle ısınıyorum. İlerliyoruz denizin içinde, sular önce boyumuza geliyor; sonra derinlere, en derinlere yürüyoruz.

Rengârenk balıklar çıkıyor karşımıza, yaşlı bir kaplumbağa yukarıyı işaret ediyor başıyla. Baktığımızda siyah kuğuyu görüyoruz eşiyle, bizi kanat çırparak selamlıyorlar, teşekkür ediyoruz tüm yaptıkları için gülümseyerek. Kaplumbağa onu takip etmemizi söylüyor, tüm deniz güzelliklerinin arasından geçiyoruz onu takip ederek. Eski bir batık çıkıyor karşımıza… Batıktan gelen müzik seslerini duyuyoruz. Geminin ismini görünce ürperiyor ve dönmek istiyorum yalnızca. Sen engelliyorsun beni, ellerimi sıkıca kavrıyorsun, gemiden içeri giriyoruz. Karşıda bir orkestra bize bakıyor. İçerde yüzlerce sevgilinin dans ettiğini görüyoruz. Hepsi belli belirsiz gülümsüyor dans ederken. Biz de başlıyoruz dans etmeye ve dans eden herkes kenara çekilip izliyor bizi. Çılgınlar gibi dönüyoruz salonun içinde saatlerce sonunda reveranslar vererek çıkıyoruz gemiden. Uzaklaşırken tekrar bakıyorum batığa ve son kez dinliyorum Titanic’ten gelen müziği…

Ansızın bir şair çıkıyor karşımıza yanındaki istiridyelerle. Haykırıyor bana “Ne yaptın?” diye! Anlamıyorum onu, sen zorla uzaklaştırıyorsun beni şairden. Çıkıyoruz denizden hızla, kaçmak istercesine bir şeylerden. Ve ben denizin yeşilini görüyorum gözlerinde. “Denizimin yeşilini sen çaldın!” diye haykırıyorum istemeden… Beni sertçe itiyorsun denize, batıyorum derinlere. Şairi görüyorum en derinlerde, ellerinde istiridyelerin yürekleriyle…

Bu öyküyü, Tahsin Kavak’ın Sevgi Denizi adlı şiirini Tayfun Talipoğlu sayesinde dinledikten sonra, Özlem için yazmıştım. Bundan on yıl önce, onu bugün sevebildiğim kadar çok sevebileceğimi bilmiyordum bile…

Sevgi Denizi – Tahsin Kavak

Yepyeni bir denizi yüz yıl eskileştirsek
İşte bu kadar yıldır seviyordum ben seni,
Bir sahilin kumlarını tek tek okşamak gibi
Deniz minaresini bir ömre dizmek gibi

Denizlerimdeki yeşili sen çaldın
Rahat mısın bari?
Yapılır mı?
Korsan töresine aykırı
Sana o yeşil bize çok gerekli demedik miydi,
Hiç mi düşünmedin istiridyelerin yüreklerini?

Tut ki alaca karanlıkta bir şangırtı koptu şimdi,
Bir adam denize bıraktı kendini usulca,
Usulca ayaklarına bağlayarak sevgisini,
İki damla göz yaşı istesek, yollar mısın ki?

Deniz ölülerine mezar taşı dikilmez bilirsin,
Kaç yıl sonra da olsa bir deniz görsen,
Yanında kocan da olsa bir deniz görsen
Hala duruyorsa gözlerindeki o yeşil sevgi,
Ve denize bakınca buğulanırsa yeşil gözlerin
Kocandan sakla, kıskanır belki.

Şimdi kaç bin metre derindeyim bilmiyorum,
İndiğimde bir perişandı deniz dipleri,
Yosunlar yeşillerini unutmuşlardı
Tuz buz olmuştu istiridyelerin yürekleri,
Önce gözlerinin yeşilini anlattım yosunlara,
Verdim yanımda ne getirdiysem hepsini
Sonra, bir bir topladım istiridyelerin yüreklerini

Şimdi bir yeryüzü öyküsü ile ben onları avutuyorum,
Bütün denizaltı güzellikleri ile onlar da beni.