Sevgi Denizi – Tahsin Kavak

Yepyeni bir denizi yüz yıl eskileştirsek
İşte bu kadar yıldır seviyordum ben seni,
Bir sahilin kumlarını tek tek okşamak gibi
Deniz minaresini bir ömre dizmek gibi

Denizlerimdeki yeşili sen çaldın
Rahat mısın bari?
Yapılır mı?
Korsan töresine aykırı
Sana o yeşil bize çok gerekli demedik miydi,
Hiç mi düşünmedin istiridyelerin yüreklerini?

Tut ki alaca karanlıkta bir şangırtı koptu şimdi,
Bir adam denize bıraktı kendini usulca,
Usulca ayaklarına bağlayarak sevgisini,
İki damla göz yaşı istesek, yollar mısın ki?

Deniz ölülerine mezar taşı dikilmez bilirsin,
Kaç yıl sonra da olsa bir deniz görsen,
Yanında kocan da olsa bir deniz görsen
Hala duruyorsa gözlerindeki o yeşil sevgi,
Ve denize bakınca buğulanırsa yeşil gözlerin
Kocandan sakla, kıskanır belki.

Şimdi kaç bin metre derindeyim bilmiyorum,
İndiğimde bir perişandı deniz dipleri,
Yosunlar yeşillerini unutmuşlardı
Tuz buz olmuştu istiridyelerin yürekleri,
Önce gözlerinin yeşilini anlattım yosunlara,
Verdim yanımda ne getirdiysem hepsini
Sonra, bir bir topladım istiridyelerin yüreklerini

Şimdi bir yeryüzü öyküsü ile ben onları avutuyorum,
Bütün denizaltı güzellikleri ile onlar da beni.

Matematik ve Aydın – Ali Nesin

Çoğu aydının matematiğe karşı takındıkları tavrı tuhaf bulduğumu söylemeliyim. ve bu yazıyı da bunu söylemek için yazıyorum.
Dikkatinizi çekmiştir, matematiği bilmemek, matematikten anlamamak neredeyse bir övünç kaynağıdır, aydınlar arasında bile.
Geçenlerde günde üç öğün gazete ve dergilere yazı yazan biriyle karşılaştım.
– Lisede, dedi, matematik yüzünden aynı sınıfta üç kez kaldım…
Sonra da matematiğinin ne kadar kötü olduğunu ballandıra ballandıra, allaya pullaya, güle oynaya anlattı. Belli ki gurur duyuyordu, öylesine ki içimden, “Sizin bir heykelinizi dikelim matematikten anlamadığınız için,” demek geldi.
Deneyimim, toplumun matematikçileri çok zeki insanlar olarak algıladığını gösteriyor. örneğin, bir çocuk matematik dersinde başarılıysa, anababası,
– Maşallah, der, matematikte sınıf birincisi, çok zeki bir çocuk amcası…
Ama çocuğun matematiği iyi değilse, hiçbir anababa,
– Bizim çocuk çok aptal, matematiği birtürlü kavrayamıyor, demez.
Demek ki bir insanın matematikte başarılı olması zekâ göstergesi, ama başarısız olması aptallık göstergesi değil!

Şimdi, biraz düşünelim. ben, Kant’ı, Hegel’i, Marx’ı hiç duymamış olsam, Cézanne’ı, Picasso’yu, Matisse’i sevmesem, en azından önemlerini kavramamış olsam, Bach’ı, Mozart’ı, Brahms’ı zırıltı olarak nitelesem, edebiyattan, örneğin şiirden zevk almasam, bana, “kültürsüz” yakıştırması yapılmaz mı? Yapılır elbet. Haklı olarak yapılır. Ama birinin matematiği kötüyse, bir konuya, bir soruna analitik yaklaşamıyorsa, verilerini nicelleştiremiyorsa, soyut düşünemiyorsa, ne somuttan soyuta ne de soyuttan somuta geçebiliyorsa, varsayımla kanıt arasındaki ayrımı anlayamıyorsa, matematiğin ve matematiksel düşüncenin ne demek olduğuna dair en küçük bir düşüncesi yoksa, matematikle bakkal hesabını ayırdedemiyorsa, Euler’in, Gauss’un, Hilbert’in, Gödel’in adını bile duymamışsa, o kişiye “kültürsüz” denilir mi? Denmez! Nedense denilmez.
Matematik genel kültürü olmayan kişinin, bu eksikliğini anlaması, gidermesi ve bu eksikliğinden övünmemesi gerekir.
Neden?
Açıklamaya çalışayım.
Türkiye’de “aydın” kavramı üzerine tartışılıyor. Aydın kime nedir? Aydının görevleri nelerdir? Aydın ne işe yarar? Birsürü soru… Demek ki “aydın”ın ne demek olduğu tam bilinmiyor; bilinmiyor ki bunca soru soruluyor.
Aydının ne demek olduğu tam bilinmese de, aşağı yukarı, önseziyle, sezgiyle de olsa, aydının özelliklerini biliyoruz. Aydın, hiç değilse, bulunduğu toplumu, hatta dünyayı, olumlu olduğuna inandığı yönde değiştirmek ister ve bunun için bir çaba harcar. Kendi çıkarlarından çok, başkalarının, geniş halk yığınlarının, insanlığın çıkarlarını gözetir. Aydın geleceği etkilemek ister, yarının bugünden daha güzel olmasına çabalar.
Şu işe bakın ki, yarını bugünden daha güzel kılması gereken aydın, bilime gelince çuvallıyor. bilimin b’sinden bile haberi yok! Hele “bilimlerin kraliçesi” matematikten ödü kopuyor. Salt ödü kopmuyor, öğrenmeyi, okumayı reddediyor ve bundan da, gizli değil, apaçık bir gurur duyuyor.
Kimbilir, belki de aydın, matematiği kötü olan insana denir!

Kaynak : http://www.matematikdunyasi.org/arsiv/makaleler/sonsuz_matematik.pdf

Not : Ali Nesin’in bu çok sevdiğim yazısını izni olmadan alıntıladım ama daha önemlisi, kendisinin bütün yazılarına www.alinesin.org ve www.matematikdunyasi.org/arsiv/populer.php adreslerinden ulaşılabilir.

Darağacından Notlar – Julius Fuçik

çevirisi şemsa ilkin’e ait, türkiye’de birinci baskısı 1974 yılında gerçekleştirilmiş fevkalade kitap.

james aldridge’in kitap üzerine yazdığı kısa bir yazıyı ve aloys skoumal’in ingilizce basıma yazdığı önsözü ve iki fuçik’in de kitabın başına eklenen notlarını klavyeye basabildiğimce aktaracağım müsaadenizle.

— kitap üzerine — (james aldridge)

iris morley, bir kitabında şöyle yazıyor : <<bazı durumlarda bir adamı öldürmek ona yapılabilecek en büyük kötülük değildir.>> naziler, yalnızca öldürmede değil, yalnız fizik işkencede değil, insanı aşağılama, onurunu kırma, umuduna ve hayata bağlılığını yoketme ve ussal yetilerini yitirimede de uzmandılar. üstünlük tutkularını beslemek için aşağılık diye sınıflandırdıkları slav, yahudi ve komünistleri zulüm ve işkenceyle fizik ve manevi bakımdan yoketmeyi kendilerine görev sayıyorlardı.

ama onlar çoktular, nazilerin, hayatlarını ve inançlarını yoketmek için ellerinden geleni yapmalarına rağmen tükenmez slav, yahudi ve komünist vardı. fuçik’e işkencede bildikleri bütün yöntemleri uyguladılar ve manevi baskı yapılar, ama bu kitabın yazarı, bir deri bir kemik kaldığında bile, son nefesini verirken bile, hem de maddi ve manevi bakımdan onlardan üstündü, yüceydi. bu yüceliği kitabının her satırında görebilirsiniz.

siz, komünistler, sosyalistler, ingilizler, bu kitabı okuyun, sonra yollarınızı yürürken bu adamın kendine ve başkalarına olan inancının kaynağını düşünün.

bu kitabın dehşetinden ürkmeyin, kitabı bitirdiğinizde, faşizmin kanlı zulmünü değil bu zulüm karşısında insanlığından, onurundan, inancından hiç bir şey yitirmeeyen adamı, fuçik’i düşüneceksiniz. o, bu kitabıyla, bize, insanlık onurunu korumanın yordamını öğretti. özünde, bu yazılar hiç de darağacından notlar değil zafer yolundaki insanlığın bir öncüsünün bulunduğu ileri noktadan geriye, bize gönderdiği bir mesaj’dır.

— kitap üzerine —

— ingilizce bu basıma önsöz(*) — (aloys skoumal)

jack lindsay’e (**), julius fuçik’in darağacından notlar adlı kitabının ingilizce basımına kısa bir giriş yazacağıma, istekli ama biraz da düşüncesizce, söz verdiğimde bu görevin güçlüklerini kavramış değildim. julius fuçik gibi tepeden tırnağa çek, tepeden tırnağa insan, tepeden tırnağa bir yeraltı savaşçısı olan bir adam hakkında ne yazabilirdim ki onu yabancı okuyuculara tam gerçeğine, tam derinliğine uygun biçimde tanıtabileyim? fuçik’in kendine özgü özelliklerini tam olarak yansıtabilmek için onun derin kişiliğine nasıl yaklaşabilirdim? fuçik’in eşsiz değerlerini, büyüklüğünü ve çekiciliğini kağıt üzerinde nasıl somutlaştırabilirdim? bu sorular beni hayli düşündürdü, ve düşüncelerimi kağıda dökmemi hayli geciktirdi. sonunda onun eşsiz kitabını tanıtmanın en doğru yolunu, yazarın hayatına ilişkin belli başlı olguları yazmak ve buna kendi sözlerimi eklemek olacağına karar verdim.

prag’da yirmi üç şubat bin dokuz yüz üç günü doğan ve sekiz eylül bin dokuz yüz kırk üç günü berlin’de idam edilen tarihçi ve eleştirmen, ama her satırını işçi sınıfı ideolojisi açısından yazmış olan julius fuçik’in, bir aydın ama kalemini nasıl bir silah gibi kullandıysa, silahını da bir yeraltı savaşçısı olarak kullanmış olan julius fuçik’in hayatı eylemlerinden ayrılmaz bir hayattır. fuçik, öğrencilik yıllarından başlayarak, ajitatör, örgütçü ve yazar olarak çalışmış, şaşılacak derecede inandığı sosyal devrime hayatını adamıştı. trovba dergisinde yazardı. komünist basına baskı ve yıldırma yöntemleri uygulandığı bir dönemde liberal salda gazetesi fuçik’i yazar kadrosuna alabilmek için(!) büyük çaba harcamıştı. fuçik, ayrıca, rude pravo, halo noviny adlı günlük gazetelerde de yazardı. fuçik, sırf kendi yetenekleriyle, zekâsıyla, bilimsel bir temeli olan bilgisiyle değil, taviz vermez ve korkusuz tutumuyla da kendisini kabul ettirmesini bildi, ve bunun sonucu olarak da genellikle büyük saldırılara, büyük cezalara hedef oluyordu.

sovyetler birliğine iki kez gizli olarak gitti. 1930 yılında yaptığı ziyaret kısa sürdü, ikinci gidişinde, 1934 – 1936 yılları arasında rusya’da kaldı. o arada orta asya’yı da dolaştı. alman işgalinden sonra çekoslavakya’da kaldı, illegal yayınlar örgütledi ve yönetti, komünist yeraltı hareketinin liderlerinden biri olarak 1942 nisa’nında tutuklandı, on sekiz aysonra da idam edildi.

prag
‘daki hapishanelerin en ünlülerinden biri plan pankrast’da kaldığı günlerde yazdığı ve sempatizan bir çek gardiyan eliyle dışarı çıkarttığı bu yazılar, hayatı boyunca yazdığı birkaç düzine yazının en güzelleridir.

celladın ipinin gölgesinde, işkencecilerin kan içinde bıraktığı parmaklarla yazılmış bu yazılar, insanlığa olan inancın, insanlığın gelecek mutlu günlerine inanmanın verdiği güçlülüğü de kanıtlamaktadır. ortaçağ şartları içinde güzel olan ortaçağ yiğitliğinin yaşadığımız çağda güdük kaldığını gösteren çağdaş yiğitlik; onun yiğitliği halkın yaratıcı gücüne, halkın geleceğine inanmışlığın geleceğe giden yolları kesmiş olan gerici zalim güçlerle savaşmanın bilinçi olmanın boyutları içindedir. çağdaş yiğitliğin bir örneğidir fuçik. halkın güzelliklerini, iyi, doğru, sağlam yanlarını özümlemiş, dağa doğrusu, yaşayacak olanı kendi yapısında kişilik haline getirmiştir.

onun halka verdiği önem halkın dilini kullanmasından da belli. halkın söyleyiş güzelliklerini, esprisiniama hiç zorlamasız kullanmıştır. fuçik, nasıl sosyal alanda köhne olanı yıkmaya, yeni ve yaşayacak olanı yapmaya hırslı bir mimarsa dil alanında da halkın gzelim malzemesini anıtlaştıran bir mimardır. bu yazılarındaki olgular, canlı ve düzenli bir biçimde yansıtılmıştır. bölümlerden bazıları, özellikle insan tasvirleri, gazeteci olan fuçik’in eşsiz bir üslûpçu olma yolunda şaşılacak gelişmeler gösterdiğini ortaya koymaktadır. ne yazık ki, fuçik, çekoslavakya’nın işgalinden bir gün sonra başladığı ve amamlayamadığı romanından başka edebi yeteneklerinigeliştirme fırsatı bulamamıştı. ama, edebi gücü, bir bakıma, incelemelerinde ve eleştirel yazılarında da kendini göstermektedir. yeniden canlandırma döneminin kadın romancılarından bozena nemcova ve 1848 devrimcilerinden karel sabinda üzerineyaptığı incelemelerde bu yeteneklerini, dikkati çekecek biçimde, kullandığını görüyoruz. 19. yüzyılın sonlarında ürünler veren romantik şair julius zeyer’in eleştirişinde de bu özelliği görmek mümkündür.

bir başka deyişle de fuçik’in bu kitabında beni etkileyen unsur, duygusal ya da edebi değildir. beni yazıların ruhu etkiledi daha çok. yazdıkları, fuçik’in dürüst, güvenilir, duru kişiliğini yansıtmaktadır. kitaptaki her bir sözcük onun sözcüğüdür. kitabı okurken onun sesini duymamak elde değil.

okuyucudan, fuçik’in başından geçenleri dramatize ettiği ya da kahramanlara inandığı sanısına kapılmamasını dilerim. gerçek dışı hiç bir söz yoktur yazılarında. kitabında, kendini ve duygularını, yeri ve zamanı, baştan sona kadar olduğu gibi yansıtmıştır. bu kitapta, onun gerçek kişiliği, yürekli, güçlü ve neşeli fuçik, sanki hayattaymış gibi sade bir biçimde yaşamaktadır.

benim 1920 yılında tanıdığım fuçik, bu kitapta soluğunu duyduğum fuçik’tir.

fuçik’in kişiliğini, kendi tanıdığım, çağdaşlarının tepkiyle karşıladığı yargılarına sımsıkı bağlı kişiliğini anlatmaya çalışacağım. insan olarak, sade, açık yürekli, dostluk duygusu yüksek bir insandı. geniş bir bilgiye sahipti, eleştirici bir bakışı vardı. kesin tavır koyarak muhataplarını kışkırtırdı. orta yol tanımamış biriydi. tartışmalarda derinleşmeyi sağlar, sonra açık bir dille konuyu toparlayarak devrimci doğrultuda çözüme bağlardı. christopher caudwell’in zekasıyla gabriel peri’nin militanlığı guçik’de birleşmişti. her ikisiyle de ortak yanı yalnız yargıları ve inançları değil, dürüstlüğü ve ölümde öte köy tanımayan yürekliliğiydi de. benim anılarımdaki fuçik, bu fuçik’tir ve bu kitaptaki devrimci işte bu fuçik’tir.

okuyucunun, onun kitabından alacağı bir ders daha var: bu, ulusal psikolojiyle ilintili militan karakter gösteren bir derstir. bu ders, okuyucunun, gelecekte güçlükler karşısında yılgınlığa uğramamasını sağlayacaktır.

fuçik’e saygım sonsuz. bu bir anlamda fuçik’lere, dünya devrimcilerine saygımla özdeştir. fuçik yaşıyor çünkü. devrimler sürdükçe de yaşayacaktır.

(*) stephen jolly çeviririsi : key books yayınları, 1951. londra
(**) key books, anahtar kitaplar adıyla gerçekten sosyal mücadelenin anahtar kitaplarını yayımlamış olan bir sosyalist şair.

— ingilizce bu basıma önsöz —

— bir not — (augustina fuçik)

ravensbrück’deki toplama kampında, bir hapishane arkadaşımdan, kocam julius fuçik’in 23 ağustos 1943’te berlin’deki bir nazi mahkemesi tarafından ölüme mahkum edildiğini öğrendim.

daha sonra akıbeti hakkındaki sorular ise kampı çevreleyen yüksek duvarlarda yankılanıp kalıyordu.

hitler almanya’sının mayıs 1945’deki yenilgisinden sonra, faşistlerin işkenceyle öldürmeye vakit bulamadıkları mahkumlar serbest bırakıldılar. ben de onlar arasındaydım.

kurtarılmış anayurduma döndüğümde tıpkı, alman istilacıları tarafından sürüklenip sayısız işkence cehennemlerine atılan kocalarını, karılarını, çocuklarını, babalarını ve analarını arıyan binlerce başka insan gibi ben de durmadan kocamı arayıp durdum.

ayrıca julius fuçik’in, prag’da pankarts hapishanesindeyken notlar yazdığını öğrendim. hücresine kağıt ve kalem getiren, sonra kağıtları tek tek dışarı kaçıran kimse a. kolinski adlı bir çek gardiyandı. bu gardiyanla tanıştım ve sonunda kocamın pankarts hapishanesinde yazdığı notları bir araya getirdim. numaralanmış olan sayfalar, bir çok sadık insan tarafından saklandıkları yerlerden çıkartıldı ve burada, okuyucuya julius fuçik’in hayatı boyunca sürdürdüğü çalışmanın son bölümü olarak sunuluyor.

— bir not —

— önsöz — (julius fuçik)

vücut dimdik, eller dizler üzerinde kenetli, gözler, eski petchek bankası olan binanın bir odasının sararmakta olan duvarına mıhlanmış, hazırol vaziyette oturmak, elvet, düşünmeye elverişli bir durum olmasa gerek. ama insanın düşüncelerini hazırol vaziyette durmaya kim zorlayabilir ki?

kimliğinive burada ne zaman yaşadığını bilmediğimiz birisi, bir zamanlar, petchek binasındaki bu salona sinema adını takmış. almanlar buraya ıslahane diyorlardı, ama sinema dahice bir buluştu. bu geniş alanda sorguya çekilenlerin üzerinde dimdik oturdukları altı tane uzun sıra vardı. bir sonraki sorguyu, işkenceyi, ya da ölümü bekleynlerin dimdik ileri bakan gözlerinin tam karşısındaki çıplak duvar, şimdiye kadar filme alınıp da ekran üzerine yansıtılan sahnelerin sayısını kat kat aşan sahneleri oynattıkları bir ekran haline geliyordu. insanın bütün bir hayatının filmi, ya da hayatının önemsiz bir anının filmi, anasının, karısının ya da çocuğunun filmi, darmadağın olmuş evinin ya da mahvolmuş hayatının filmi. yiğit yoldaşlar – ya da ihanet – üzerine filmler. nazi-aleyhtarı bir broşür verdiğim adamın, yeniden akmaya başlayan kanın, elimi sımsıkı kavrayarak sadakatini sürdürmeme yardım eden elinfilmi. dehşetle ya da cesur kararlarla, nefretle ya da sevgiyle, korkuyla ya da umutla dolu fimler. sırtımız hayata dönük, burada her birimiz her gün kendi gözleri önünde ölüyordu. ama hepimiz yeniden doğmuyorduk.

hayatımın filmini yüz kere, binlerce ayrıntılarıyla gördüm. şimdi onu yazmaya çalışacağım. celladın ipi, ben bitiremeden boğazımı sıkarsa, geride mutlu son’unu yazacak milyonlarca insan var.

1943 ilkbaharında, prag’daki pankarst gestapo hapishanesinde yazılmıştır.

— önsöz —

basımı hâla mevcutsa yeni basımını, yok eğer değilse, eski basımını arayıp bulmanızı öneriyorum.

Türkiye İşçi Partisi Program ve Tüzüğü

— künye —

türkiye işçi partisi yayınları : 1

adres: türkiye işçi partisi genel merkezi
istiklâl cad. nur’u ziya sok. 17/5
tünel-istanbul

dördüncü basım

dizgi montaj: çığ yayıncılık ltd. şti
tel : 17 97 04 ankara
baslo : maya matbaacılık ankara

ankara – 1977

— künye —

yine paylaştığım diğer eski kitaplar gibi bu kitabın da üzerinde bir şy imzası mevcut. bununla birlikte kapağında matbaa harfleriyle basılmış

şaban yıldız
tip (1961) kurucusu

yazısı mevcut fazladan. hatta kurşun kalemle zarif bir 2 kazınmış tüzüğün kapağına.
fiyatı ise 10 lira imiş. bugün sahhafta satıldığı fiyattan iki kat pahalı!

neyse, tüzük hakkında çok fazla şey de söylemeye gönlüm yok. ben asıl iş bu tüzük elimde iken, 12 mart sonrasında kurulan bu ikinci türkiye işçi partisi‘nin kurucularını yazmak istiyorum.

1) can açıkgöz – muhasebeci
2) ilhan akalın – sosyal-iş sendikası genel eğitim sekreteri, disk temsilciler meclisi üyesi
3) fikret akman – büro işçisi
4) nermin aksın – avukat
5) mehmet ali altay – ziraatçi
6) nurten arıcan – kimya işçisi, türkiye kimya-iş sendikası genel yönetim kurulu üyesi
7) osman aslanbay – tornacı, türkiye maden-iş sendikası
8) yusuf ziya bahadınlı – yayıncı-yazar
9) hüsamettn bakan – kimya işçisi, türkiye kimya-iş sendikası genel sekreteri, disk genel yönetim kurulu üyesi
10) muhittin bakırsan – taş tornacısı
11) sabri basan – şoför
12) behice boran – sosyolog
13) ceyhun can – avukat
14) adnan celayir – büro işçisi
15) yalçın cerit – öğretmen
16) hasan bedri doğanay – sosyal-iş sendikası genel örgütlenme sekreteri, disk temsilciler meclisi üyesi
17) dinçer doğu – kimya işçisi, türkiye kimya-iş sendikası genel başkanı, disk yürütme kurulu üyesi
18) tarık ziya ekinci – hekim
19) müşfik erem – y. mimar, mimarlar odası istanbul şube başkanı
20) rıza erdoğan – turizm-iş sendikası genel sekreteri, disk genel yönetim kurulu üyesi
21) ergun ergon – inşaat teknisyeni
22) şaban erik – emekli karayolu işçisi
23) turkut gökdere – turizm-iş sendikası genel başkanı, disk genel yönetim kurulu üyesi
24) çetin gözaçtı – tesviyeci, kima-iş sendikasında görevli
25) ali karcı – matbaacı
26) sadri kaya – suhhi tesisatçı
27) saffet kayalar – döküm işçisi
28) özcan kesgeç – sosyal-iş sendikası genel başkanı, disk genel başkan vekili
29) zeki kılıç – tek-bank-iş sendikası genel sekreteri
30) kemalettin koyaş – demirci
31) ali kurt – teknisyen
32) gündüz mutluay – kitapçı
33) nurdan orpen – avukat, türkiye kimya-iş sedikası hukuk müşaviri
34) hüseyin özyılmaz – motor tamircisi
35) erol özkök – karayolu işçisi
36) ibrahim poyraz – terzi
37) derviş sabır – türkiye gıda-iş sendikası mersin bölge temsilcisi
38) ersen sansal – avukat
39) nihat sargın – hekim
40) alp selek – avukat
41) cemal hakkı selek – avukat
42) muzaffer şatır – muhasebeci
43) feridun tokaoğlu – seyyar satıcı
44) selâhattin uyar – yol inşaat teknisyeni
45) yavuz ünal – elektrikçi-montör
46) hanefi vatansever– tesviyeci-montör
47) necati yazıcıoğlu -hekim
48) bekir yenigün – tornacı, karayolu işçisi
49) erdoğan yeşilyurt – kaportacı
50) mehdi zana – terzi

bu isimleri sadece tarihe not düşmek için yazmıyorum elbette, bu insanlar bize bir şeyler anlatıyorlar.
yaptıkları işlerle, geldikleri yerlerle, öyküleriyle bize bugünün solunun en büyük derdini gösteriyorlar.
hatırlatmak istedim.

Kuru Temizleme

— spoiler —

mamak cezaevi’nde banyo, cezaevinin arka bölümündeydi. tutuklular, sırayla hamama götürülürdü. banyoda yıkanmak için bir kova su verildi. bu suyla, keseleneceksin, sabunlanacaksın, temizleneceksin. bazen de, hiç su akmazdı. su akmayınca yıkanmadan koğuşlarımıza döner, yıkanmak için, geleek haftayı beklerdik.
banyoya gidip de yıkanmamamızın adı vardı: <>.. öyle ya, temizlenmeye gidiyorduk, temizlenmek suyla olduğuna ve bizler de su akmadığı için yıkanmadığııza göre, <> yoluyla temizlenmiş sayılıyorduk. daha doğrusu resmen temizlenmiş sayılıyorduk.

— spoiler —

kaynak : uğur mumcu, sakıncalı piyade , s. 63

öyle ya, kuru temizleme’nin bir sonucu olmalıydı, değil mi? o da şöyle anlatılıyor kitapta :

— spoiler —

cezaevi müdürünün temizlik konusundaki çağdaş tutumu, sonunda, tutuklular arasında <> hastalığına yol açtı. sonra da birkaç kişi <> teşhisiyle, <> alındı. bir gün de, bütün tutuklular baştan aşağı soyularak, uyuz olup olmadıklarına bakıldı.

— spoiler —

Mujik – Maksim Gorki

Alıntıla

“taşra kentlerinde aydınların hepsi birbirlerini yakından tanırlar, o yüzden aralarında konuşulmadık şey kalmamıştır neredeyse. eğer böyle bir çevreye yeni bir insan girecek olsa, herkesin dikkatini üzerine çekmesi doğaldır. ilk günler onunla ilgilenirler, gelişine sevinmiş gibidirler, adamı tanımak için uzaktan ölçüp biçerlerken arada bir sataşanlar da çıkar. adamcağız ölçülerine kolayca uyum sağlayan biriyse ona hemen bir nitelik yakıştırırlar; iş böylelikle kapanarak onu aralarına alırlar, kendilerinden biri sayarlar. ama dar çevrelerine uymayan biriyse kimse aldırış etmez ona: adama köşesine çekilip kendini içkiye vermekten başka çıkar yol kalmaz, toplumun dışına itilmiş biridir o artık.

nedense bir adamı tanımlamakta tuhaf bir aceleciliğimiz vardır, yanımıza sokulan birine şöyle ya da böyle bir sıfat yakıştırmaya can atarız. bu ivecenlliğimizin sonu çoğ kez ne olur, bilir misiniz? yeni tanıdığımız birinin karakter inceliklerini göremeyiz, belki de bile bile gözden kaçırırız. çünkü ölçülerimizden hiçbirine sığmayan bu incelikler o insanı tanımamıza engel olmaya başlamıştır. sık sık öyle durumlar olur ki, bir adamın kendine özgü karakter incelikleri dışardan farkedilmediği, görmezlikten gelindiği için o kişinin özgünlüğü olmaktan çıkar; bazı durumlarda da çevresindekilerin aldırmazlığından etkilenen adam, başkalarına benzememekten korkarak, karakterinin onlara uymayan yönlerini budamaya çalışır. eğer bu karakter özellikleri fazlaca sivriyse adama karşı büsbütün düşmanca bir tavır takınılır. kilise kapısında arkadaşlarından birkaç metelik fazla sadaka topladı diye bir dilenci de kıskanılıp horlanmaz mı?”

Maksim Gorki – Mujik