Yunanistan’a Nasıl Yerleşemedim Bir Türlü – Kısım 2 – Teknik Danışman Olmaya Gelip Tesisatçı Olmak

Önceki yazının evi bulma kısmından sonrasını apar topar atlamıştım ya, hah, şimdi onu detaylı anlatacağım. Üzerimde süre baskısı da yok artık, serüvenleri yayarak anlatabilirim.

Daha yarım saat önce mutfaktan altı santim boyunda ve bir o kadar anten uzunluğuna sahip bir hamam böceğini atmış olmanın rahatlığıyla yazıyorum bu satırları. (USC’si varsa eve yumurtlamamıştır!)

Atina’yı nasıl bilirsiniz? Şöyle söyleyeyim : Tipik Akdeniz şehri, az katlı evler, bol siestalar, çalışmayan memurlar.

Bir elektrik sözleşmesi için sabah altıda kalkıp yedide kuyruğa girdiğin, 11’de sözleşmeyi yapınca – o da ikinci gidişte! – sevindiğin, su faturasının ne zaman geleceği asla belli olmayan – ki bize 4 ay sonunda geldi -, aldığın internet hizmetiyle 56 K modemleri aklına getiren bir şehir.

Hangi kurumun hangi gün saat kaça kadar çalıştığını, hangi günün tatil olduğunu asla anlayamadığın bir şehir. Hatta o kadar ki, geçen gün postahaneye gittik, kapanmış! Ulan devlet kurumu bu, nasıl tamamen kapatırsın? Niye kapatırsın lan?

Hazır aklıma gelmişken, Amsterdam’da ve Venedik’te kanallar vardır ya şehrin ortasından geçen, Atina da yapmaya çalışmış aynı şeyi, ama olmamış. Sular mı çekilmiş, kaynaklar mı kurumuş bilmiyorum. Şu anda balkona çıkıp evin cephesi boyunca uzanan kanala baktığımda, denize taşıdığı tek şeyin siyah-yeşil bir çeşit kimyasallı yarı akışkan olduğunu söyleyebilirim. Ne menem bir şey olduğunu anlamak için çubukla dürtmeyi denedim geçenlerde, çubuğu geri itti. Ben de kendisini daha fazla huzursuz etmemeye karar verdim. İyi zamanlarında – sağanak yağdığında mesela –  yağmur suyu ile çamurun oldukça endişe verici bir karışımına benzeyebiliyor ve yeterince iyimser bir insansanız, bununla mutlu olabilirsiniz… gerçekten!

Üstelik burada da Yunanca kelimeleri uzata uzata, yavaşça söyleyince karşı tarafın anlayabileceğini sanan ihtiyarlar var, bir tanesiyle komşuyum, oradan biliyorum. Adama aylardır “Kalimera, Yassas, Kalinihta” diyip geçiyorum ama adam geçmiyor. Ben de çaresiz her iki görüşmemiz arasında fazladan bir – iki kelime Yunanca öğrenmeye çalışıyorum ki, iletişimimizi bir adım öteye taşıyabileyim. Geçen gün “Nasılsın?” dedim Yunanca, USC belamı vereydi. “İyiyim” deyip geçsene dede, niye bana destan yazıyorsun nasılsın dedim diye? Ondan sonra mağara adamı gibi göğsüme vurup, ardından başımı tutup dışarıyı işaret edip parmaklarımı  yükselen buhar gibi yukarıya hareket ettirerek sıcak havanın beni nasıl mahvettiğini anlatırım tabii. Yemin ediyorum yirmibirinci yüzyıla hazırlıksız ışınlanmış neandertal gibi davranıyorum sayende dedecim! Bilseydim önceden FONO ile Yunanca Gramer kitabı falan bitirirdim!

Neyse… Çok dolmuşum, evi anlatacaktım!

Bir evin asli ihtiyacı nedir? Çamaşır makinesi? Buzdolabı? Ocak? Bilemediniz! Ketıl ve elektrik süpürgesi! Caner’in Marşmelovlu İhtiyaç Piramidi’nde evi bulduktan sonra ketıl ve süpürge geliyor. Çünkü o evin temiz olması ve içilecek bir sıcak çay/kahvenin yapılabilmesi lazım. Ve denediğim için söylüyorum, o çalı süpürgeleri – ki evet, burada da satılıyor, umarım Almanya’da da vardır da kendimi kötü hissetmem – temizlik denen zulüm için yeterli sayılmıyor.

Ya da biraz daha geriye gideyim, bu ev nasıl tutuldu, oradan başlayayım.

Önceki yazıda Stephanos Amca’dan bahsetmiştim. Yetmiş yedide Türkiye’den temelli gelmiş, sırf temelli gelmeden önce vatanını son bir gezmek için 2,5 ay yollara düşüp bütün ülkeyi dolaşmış bir amcadan bahsediyoruz. Bir de bunun çok eski bir arkadaşı var, Stathis Poumpouridis! Stathis Amca makine mühendisi, yıllardan beri de tekne işiyle ilgileniyormuş, kriz vesilesiyle o da batmış. Ofisinin olduğu binanın üçüncü katında da annesi yaşıyormuş, artık gelip gitmediği ve annesi de kendi kendine bakamayacak hâle geldiği için de, kısa bir süre önce annesini otuz yıldır oturduğu evden çıkarıp yanına taşımış. Stephanos Amca’nın bizi götürdüğü ev de tam olarak bu.

Bir de, binanın önü otoban. Binayla deniz arasındaki alanı şöyle çizeyim :

apartman | ayrılmış yol | tramvay | otoban | bir miktar bakımsız otluk alan | deniz

Neyse, en az otuz yıllık bir binadaki, ihtiyar bir teyzenin çıktığı evi tuttum ben. Salon zemini mermer – hamam mermeri de değil ha, delikli deşikli! -, iki yatak odası ve salonun da penceresi tek cam alüminyum alüminyum*. Duvarlar desen, nasıl anlatayım, tam dört ay geçti ve salonun bir duvarının alçısını daha geçen hafa yaptık, boyanması bile yeni bitti!

İki tane yatak odası var, birinin zemini parke olarak tanımlayabiliriz ama ötekinin parkesine artık parke diyebilir miyiz, pek emin değilim. Yani o odaya girip çıkarken bile yanlış bir adım ayağınızın burkulmasına yol açabilir. Bir nevi trekking alanı, karıncalar için dağlar ve vadiler var odada, üstelik taş çatlasın 12 metrekare alanda!

Siz hiç yeşil banyo gördünüz mü mesela? Bir nevi cangıl keyfi! Pisuvar yeşil, bide yeşil (evet evde çalışmayan bir bide var), küvet yeşil, fayanslar yeşil ve tavanı sadece 1.90! Küvete girip suyu kafana yukarıdan tutmak istediğinde, o duş başlığı her seferinde tavana çarpıyor, o derece! Bir de fayanslardaki çiçek desenleri, aman yarabbim, insanın burnuna ferah kokular doluyor onları düşünürken!

Peki siz hiç yeşil mutfak gördünüz mü? Yok yok, onu da betimlemeyeceğim, size yazık!

Neyse efendim, şimdi bir de şirketin danışmanından bahsedeyim. Bu emlakçılar ve ev sahipleri ile işin koordinasyonunu üstlenen Aleks isminde şahane bir adam var. Geçen yazıda bahsettiğim <<100 Euro kapora verdiğim evden vazgeçtiğim ve bu evi tutmaya karar verdiğim harikulade ân>> Aleks’e koştum, “Hacı emlakçısı olmayan bir ev buldum, bu işi nasıl yaparım” diye. Aleks masasından kalkıp sigara içmeye bahçeye çıktı ve bana bakıp “Emin misin?” diye sordu. “Evet hocu, ben bu evi tutacağız, eşyasız meşyasız, bir yolunu bulup yaşarız işte!” dedim. Aklımızdan zorumuz olup olmadığını anlamak istercesine baktı tekrar. Bu bakışı daha sonrasında, kapora verdiğim, kontratı yapmayı beceremediğim, elektrik sözleşmesini yapamadığım, mühendislik raporunu alamadığım her seferinde gördüm gözlerinde. Hatta birkaç gün önce, bakkalda kola alırken, Aleks ile karşılaşıp motor alacağımı söylediğimde dahi gördüm. “Yılmaz Güney Hastası Bakkal”ı terk ederken bana “En kısa zamanda masama gel!” hareketi çekti yeniden.

Bu kapora meselesini açmak lazım, siz hiç ajanda kağıdına yazılmış Yunanca iki cümle karşılığında 600 Euro kapora verdiniz mi? Ben verdim! Ne yazdığını anlamadığım hâlde üstelik. Ve daha bir gün önce Aleks yalvararak, “Bari 300 Euro ver!” dediği hâlde.

Neden mi? Çünkü Stephanos Amca bana kırık Türkçesi ile “Başkalarına güvenmeyebilirsin ama bana güven. Ben burda Türk İşi söz veriyorum, sözüm senettir!” dediği için. Ve bunu Türkiye’de bana babamın oğlu söylese – Evet Taner, senden bahsediyorum – yapmayacağım hâlde yaptım. Neden mi? Çünkü eşeğin… Neyse, çoluk çocuk okur, ayıp olmasın.

Begüm ile kaporayı verdikten sonra Aleks’in karşısına çıktığım ânı hatırlıyorum. Aleks yüzümdeki ablak sırıtışa bakıp, hâlden anlayacağını umarak Begüm’e dönüp, “Tamamını verdi, değil mi?” diye sordu. Ve konuşmasının sonuna kadar benimle muhatap olmadı, benden üçüncü şahıs olarak  bahsetti.

Bu da Stathis Amca’nın parayı aldığına dair belgesi :

kapora.jpg

Sonra Stathis Amca o parayla eve iki tane klima almaya gitti.

Neden eski kiracısı olduğu eve dair bütün işleri Stathis Amca’nın yaptığını çok geçmeden öğrendik. Mal sahibi aslında Down Sendromlu yaşlı bir kadın, aynı apartmanda üst katta bakıcısıyla birlikte yaşıyor lâkin onun bu konuyla ilgili bir şey yapabilme şansı zaten yok. Vasisi de Kavala’da, bir başka deyişle, Yunanistan’ın öbür ucunda ve ancak ay başında geliyor – ki zaten tek kelime İngilizce de bilmiyor.

****

15 Şubat 2017, seni hiç unutmayacağım. Önceki yazımda da bahsettiğim, 120 * 200 cm döşeğe sahip 130 * 190 cm ölçülerinde bir karyolada, başını içeri soksan ayak kısmından fırlayan, ayak kısmından soksan başı sıkıştığı için yılan gibi kıvrık bir forma kavuşan o antika yatakta, dönecek yerimiz olmadan, en ufak hareketimizde parçalanacağı sinyalini alarak yatmaya başladığımız tarih! Şimdi bile o günleri hatırlayınca, belimdeki o talihsiz fıtık sızım sızım sızlıyor.

Kampçılar için söyleyeyim : Çukur ve tümseklerle dolu bir zeminde, matınız olmadan yatmak böyle bir şey.

Neyse, eve girdik ama nasıl girdik, bir bize sorun. Otelden çalıntı dört havlu, dört kase, iki tane fincan ve tabağı, üç – dört su bardağı, iki tane kahvaltı tabağı, iki takım havlu ve dörder tane çatal, bıçak ve kaşıkla!

Met-Üst’ün vaktiyle Penguen’de yazdığı “Kimsesiz Bir Delinin Mal Beyanı” gibi bir yaşam.

“Avşa adasında üç daire, dört üçgen, beş dikdörtgen
Gökyüzünde bi bulut
Bitlis’te beş minare”

Sonra ketıl ve elektrik süpürgesini aldık. Sonra baktık giyecek don da kalmadı elde, Türkiye’deki karta yüklenip çamaşır makinesini de kapattık.

Yunanistan’da  bulduğumuz F/P anlamında en iyi çamaşır makinesinin Beko olmasına ne dersiniz?

Daha da acayibini söyleyeyim mi? Market market dolaştıktan sonra, Jumbo denen şüpheli harikalar merkezinde bulabildiğimiz en iyi “ithal” çamaşır askılığının markası : Bodrum – Ege!

Hayallerimde bambaşka canlandırdığım mobilya fiyatlarına gelirsek, Yunanistan’da mobilya alacağınıza, mobilya imâl etmeyi öğrenin, zira alacağınız bir koltukta, anladığım kadarıyla imalathânenin bütün yatırım parasını çıkarmaya ant içmiş bu insanlar!

Ancak geçen ay başında IKEA’dan aldığımız en ucuz karyola bile 200 Euro’yu geçmişti maliyet konusunda ve IKEA burada mağazalardan neredeyse yarı yarıya ucuz, bakın döşek mevzusuna hiç girmiyorum. Koltuğa gelince, parasıyla aldığımız ilk oturulabilir şey, 35 Euro satış bedeli + 20 Euro taşıma bedeliyle 55 Euro’ya mâl olan, bir tarafı çökmüş bir çekyat idi. O da geçen hafta bir başka arkadaşa hediye gitti – çünkü ben bir ticari dehayım!  Niko sağ olsun gerçi, bir koltuğu taşımak üzere anlaştığımız Niko, evin içler acısı durumunu anlayınca bize deposunda hiç kullanılmadan bekleyen bir çekyatı, 4 bahçe sandalyesi ve bir sehpayla beraber 100 Euro’ya verdi de – evet, buna şükrediyorum zira o çekyatı on yıl kullandıktan sonra ikinci elde bile 100 Euro’dan aşağı satmıyorlar – oturabilecek bir yerimiz oldu.

Devam edeyim, sonra mayış yattı ve buzdolabı arayışı başladı. Birkaç ikinci el mağazası gezip en son  onbeş-bin-dan sahibi bir dövüş ustası tarafından ağzı burnu kapağı motoru dağıtılmış bir buzdolabına bile 220 Euro fiyat çekildiğini görünce, çare sıfır buzdolabı oluverdi.

Bu sene doğum günü hediyemi kendim aldım, doğum günü akşamım kargoyla gelen buzdolabına sarılarak geçen romantik saatlerle anılabilir bu yüzden.

Tabii siz ne bilirsiniz buzdolabı bile olmayan bir evde yaşamanın ıstırabını!

Marketten alınan peynirleri bozulma endişesi olmadan saklamanın ne büyük bir mutluluk olduğunu yeniden keşfettik o gün. Konformist bir küçük burjuva yaklaşımıyla söylemek gerekirse,  21. yüzyılın bazı açılardan ne büyük bir nimet olduğunu da yeniden anladık.

Neyse, eve girdik. Şimdi ne yapmak lazım? Tabii ki evi boyamak! İş arkadaşlarımızla konuştuğumuz Whatsapp grubundan yardım istedik tabii, bir kişi yardıma geldi (Şşşş Kanpalta!), onun da yaptığı yerleri yeniden boyamak bize iki katına mâl oldu! Boya fiyatları Türkiye’den farklı değil, en azından o konuda şanslıydık.

Boyanın ilk günü, ben boya işini batırmamak için kendimi tesisata adamaya ve bu vesileyle ilk iş olarak akıtan sifonu tamir etmeye kafayı takınca; dört saat silikon, tesisat bandı ve yüzüme fışkıran sular sayesinde yaşanan ıslak ve seksi bir mücadele ile geçti! Boyaya karışmadığım için yediğim azar da cabası!

Sanıyorum, tesisat işine bu kadar ciddiyetle bulaştığım ilk sefer bu oldu.  Siz siz olun Youtube’da tutorial izleyerek ev tesisatını çözebileceğinize inanmayın, ya da inanın, deneme – yamulma yöntemi benim için bir yaşam biçimi zira.

Dört saatin sonunda ortaya en azından sağlıklı bir sifon çıksaydı, gam yemezdim. Sonuç tam bir faciaydı çünkü. Islandığı için kurumayan silikon, her sifon çekişte banyo zeminine daha fazla akan sular vesaire.

Sonra Stathis Amca bize acıyıp o sifonun yerine yenisini getirdiyse de, o işe el atmam oy birliğiyle yasaklandığı için, şirketteki eğitmenimiz Georgia’ya aracılık ettirerek bir tesisatçıyı eve getirtmeyi başardık ve sadece 35 Euro’ya yeni sifonu yerine taktı herifçioğlu!

Altı üstü bir sifon lan! O paraya 17 gün restoranda öğle yemeği yiyorum burada ben!

Sonra, boya işine el attım, Yunanistan’da bir mimari gelenek olarak kabul görmüş duvara iki kapak takarak gardrop yaratma ekolüne uygun tasarlanmış evimde ilk boya pratiğimi “kimse tarafından görülmeyecek olmasına güvenerek” dolapların arkasındaki duvarları boyayarak başladım. Siz siz olun, bu işin kolay olduğunu hiç düşünmeyin! Meğer ne çok ince iş varmış!

Sonra boya işinde şimdiye kadar keşfedilmemiş bir yeteneğim olduğunu fark ettim ve bütün kartonpiyer altı ince işlerini devraldım!

Sonra 3 delikli elektrik prizlerini ve Nuh-u Nebi’den kalma anahtarları yenilemeye karar verdim. İlk denememi banyo ve koridorun ikili anahtarında yapmak gözüme oldukça uygun göründü. Yalnız L ve N’nin anlamından bihaber olan ben, anahtarı yerinden çıkarınca gördüğüm kahverengi kablonun yanlış olduğuna kanaat getirip, kabloyu ortadan kesip öyle bağlayınca yeniden, bu sefer koridor ışığı kapalıyken çalışmayan bir banyo anahtarı ve prizi elde ettim. Bu da bir süre sonra keşfettiğimiz üzere, koridor ışığı kapalıyken çalışmayan bir çamaşır makinesi anlamına geliyordu! Günlerce anlayamadık çamaşır makinesinin yıkama süresinin nasıl bu kadar arttığını. Ha, sırf o çamaşır makinesi banyoda yürümesin diye eve su terazisi almak zounda kalışımız ayrı bir dramdır.

Bu arada o kahverengi kabloyu kesme işiyle uğraşırken üç kez çarpıldığımı, son çarpılışımda sol mememin kısmen kömür olma tehlikesi atlattığını söylememe gerek yok sanırım.

Alternatif Akım’ın icadından bu yana yapılmış bu en Akılsız Tasarım, kuzenim Ali’nin Whatsapp’tan kahkahalar atarak verdiği direktifler ile ben işi hâle yola koyana kadar sürdü. Bir kere bu işin nasıl olması gerektiğini öğrenen bendeniz, en sonunda geçen hafta banyoda saçmasapan bir kablonun ucundan sarkan 60 Wattlık ampülü ve ilkokul günlerindeki sınıfta muhakkak bulunan o ilk yardım kutularıyla bir örnek banyo dolabını bile söküp yerine LEDSJO ile raflı banyo aynası koymayı bile başardım.

Su tesisatı konusunda da gelişimim “taharet musluğu”nun boşluğunu doldurabilmek için Türkiye’den aldığım uzun taharet musluğunu önce “yanlışlıkla” sıcak suya bağlayarak on-saniyede-götü-haşlamadan-taharetlenebilme yeteneğini geliştirmemi sağladıysa da, ardından daha uzun bir hortum ile rahatlığa erişmemi sağlayabilecek boyuta geldi.

Yani anlayacağınız, artık evdeki su tesisatı işlerini çözebiliyorum, elektrik tesisatı için de, eh bütün evin tesisat yanmadığı sürece ustaya ihtiyacım yok. Boya yapma işini de kıvırdım gayet başarılı bir şekilde.

Hatta ahşap boyamak için fırça takımım da tamam, yakında boyayı alıp mobilya boyamaya da başlayacağım.

Atina’da Türkiye’den uzak, stressiz ve tembel bir yaşam hayali kurarken, şu anda Atina’da yaşayan hiçbir Türkiyeli’nin sahip olmadığı bir alet takımına sahip olma yolunda adım adım ilerliyorum. Yakında motosiklet ya da araba alacak ve sonra buradaki ustalara para ödememek için bütün bakımlarını da kendi kendime yapmaya başlayacağım.

Eğer siz de Atina’da yaşamaya başlama hayali kuranlardansanız, Yunanca öğrenmeye çalışmayın, tamir işlerini öğrenmeye başlayın. Burada ustalar ya gelmiyor, ya gelseler çok para istiyorlar ve üstelik işi tam anlamıyla da yapmıyorlar. En azından benim kişisel deneyimlerim bunu gösteriyor.

* : O ikinci alüminyumu kaldırıp yerine uygun bir küfür koyun.

Reklamlar

Yunanistan’a Nasıl Yerleşemedim Bir Türlü?

Haftalardır mesaj alıyorum arkadaşlarımdan,
– “Abi orada hayat nasıl?”
– “Keyfin yerinde mi?”
– “Dil problemi yaşıyor musun?”
diye gidiyor sorular listesi.

Herkesi bir bahane ile atlatıyorum, yuvarlak cevaplar veriyorum, bir şekilde geçiştiriyorum soruları en kaygan kelimelerle, öyle ki sorulamıyor bile başka soru.

Şimdi büyük harflerle itiraf edeyim de, içimde kalmasın : ABİ VALLA YUNANİSTAN’A YERLEŞEMEDİM BEN DAHA!

“1,5 ay oldu, daha nasıl yerleşemedin hayvan herif?” sorusuna  cevap hazırlamadım henüz, bu yazının ilerleyen paragraflarında doğaçlama olarak anlatacaklarımın bir cevap olacağını umuyorum.

En Bilâl Oğlan sesimle “Ya Hak!” diyerek okumu atıyorum, ilk günden bugüne Yunanistan maceramın özetine başlıyorum :

1 Şubat 2017 tarihinde, öğlene doğru neredeyse 32 yıllık – 41 gün vardı o tarihte hâlâ – ömrümde ilk kez İç Hatlar yerine Dış Hatlar’a yöneldim AHL’de. Free Shop dolu o gözalıcı ve cüzdan boşaltıcı alanda Yunanistan’da daha pahalı olduğunu duyduğum için dört karton tütünü poşetleyip, bir şişe de likör kaptıktan sonra, efendi gibi uçağı beklemeye başladık (Yazar burada Panik Atak Nöbeti geçirmek üzere oluşunu efendilikle maskeliyor).

Efenim, koskoca AHL’de bahtımıza düşe düşe Olympic Airlines’ın çift pervaneli, eski İkarus koltuklu uçağı düştü – ki bu da USC’ye dualar ettiğim ve hatırlarken bile kulağımda tıkanma yaratan bir yolculuğun başlangıcı oldu. Hatta şöyle anlatayım, uçağa binmeden önce son bir fotoğraf çektik, ki olur da o uçak Atina’ya varamadan infilak ederse, bu dünyada hasbelkader beni sevme gafletinde bulunmuş birkaç insan son fotoğrafıma bakıp gülebilsin.

Atina’ya indikten sonra yaptığım ilk iş, aceleyle bizi alacak olan araca gitmeye çalışırken ucuza kaptım diye sevindiğim likör şişesinin poşetini düşürmek, sonra Atina Havalimanı’nın temizlik görevlilerini bulmaya ve onlardan yediğim bok nedeniyle özür dilemeye 10 dakika harcayarak, bizi alacak olan araca en son varmak oldu. Gerçekten ya, ilk işim buydu!

İkinci iş de, aynı uçakla aynı iş için şirket tarafından Atina’ya getirtilmiş ve bir süredir bizi alacak olan aracın yanında bizi bekleyen insanlarla birlikte araca sığışmaya çalışmak ve havalimanından Kallithea’daki otelimize uzanan ve hiç de kısa olmayan yolculuk boyunca Yunanistan topraklarını gözlemleyip ne kadar da İç Anadolu’daki şehirlere benzediğine dair anlamsız ahkâmlar kesmemdi sanırım.

Neyse, akabinde otele yerleştik, kısa bir süre sonra da potansiyel iş arkadaşlarımız ile buluşup, içlerinden bölgeyi tanıyan birine güvenerek yakınlardaki bir Souvlaki Restoranı’na gittik ve orada 1977’de İstanbul’dan göçen ve kırk yıldır memleketine gitmemiş olan Stephanos Abi (Amca) ile tanıştım. (Yazar burada gözlerini okuyucunun gözlerine diker, bütün bu anlatımın bu isme varmak için olduğunu anlatan manidar bakışlar atar.) Şaraplar içildi, saatler tüketildi ve ertesi gün şirkete gitmek üzere planlar yapılıp dağılarak erkenden yatıldı tabii akabinde.

Atina’da bir yabancı olarak ev tutmak hayli sıkıntılı bir iş olduğu ve bizi işe alan şirket de bunun farkında olduğu için, ikinci gün şirkete koşturup anlaşmalı emlakçıları ile nasıl görüşme yapılabileceği, ev aramaya hemen o gün başlanıp başlanamayacağı ile ilgili bilgi almak istedim, Ertesi güne (Cuma) ve sonrasında da  Pazartesi gününe kadar beklemem gerektiği bilgisi ile kıçımın üstüne oturdum elbette. Oysa ki internette ev bulmak için onlarca saat harcamış, Glyfada’dan (az önce adını doğru yazmak için Google’a bakınca öğrendim Atina’dan başka bir şehirmiş, oysa ki sadece 13 km uzakta), Pire’ye (aslında bu da başka bir şehir, bunu da bir-iki hafta önce öğrendim, gerçek adı Piraeus, bu da Atina merkeze 12 km uzakta, çok acayip!) coğrafya üzerinde etraflıca konut araştırması yapmış, “26 metrekarelik dükkandan çıkmış bir insanın tüm hevesiyle(!)” üç oda beş salon 100 metrekare teraslı deniz ve dağ manzaralı evler bulup onlarda yaşamak için kendimi hazırlamıştım! Hatta işe adadan gidip gelebilir miyim diye bir merakla adalardaki konutlara da bakmaya başlamış ve şehirde bir daire kirasına çeşitli adalarda villalar bulmuştum.

Bütün bu mış ve muşların nereye bağlandığını anlamışsınızdır elbette…

Günü gelip de emlakçılar ile ev bakmaya çıktığımızda yaşadığımız hayal kırıklığından bahsedemem bile. 30 yıllık mobilyalar, tüplü televizyonlu evler, insanlığın apartman yapacak teknolojiyi geliştirmesiyle bugün arasında geçen sürecin başında takılıp kalmış yapılar ve neler neler… (Rafet El Roman tonuyla lütfen!)

Bir yandan da 3 Şubat’ta başlaması gereken süreç 6 Şubat’ta başladığı için yaşadığımız zaman kaybı ve elimizde kalan hepi topu dokuz günlük otel konaklaması süresinde yerleşebileceğimiz bir ev bulmak zorunda olmanın getirdiği stres var ki, ondan bahsetmek bile istemiyorum!

Sonunda üç kere baktığımız ve içimize sinmediği hâlde daha iyisini bulamadığımız için 6 aylığına kendimizi içine atmaya karar verdiğimiz bir eve 100 Euro kaparoyu bayıldık ve emlakçı Matina ile (ki kendisi bölgenin en cevval emlakçısı olabilir, onu da bir sohbette etraflıca anlatırım artık) ertesi gün kontrat yapmak üzere sözleşip, içimize akıttığımız gözyaşlarımızla ve cebimizdeki makbuzla Stephanos Amca ile tanıştığımız ve artık garsonların bizi “Merhaba” ile karşılar hâle geldiği restorana akşam yemeği yemek üzere teşrif ettik. Ki restoran ve müşterileri ile iletişimimiz öyle bir hâle gelmiş ki, bizim Türkçe konuştuğumuzu duyan bir başka müşteri bize bir şişe şarap ikram ediyor, biz bu ikramın altında kalmayalım diye onlara kazan dibi vs. gönderiyoruz, muhabbetler dönüyor, sabahlar olmuyor falan! Neyse,  Stephanos Amca bizi mekânda görünce hemen yanımıza geldi ve o çok sevimli Türkçesi ile dedi ki :

“Ya gençler, ben size bir ev buldum. Hem de çok yakında buraya, işinize de çok yakın ama arkadaşınızı gördüm dün, siz bir bulmuşsunuz galiba ben de onu başka çocuklara göstereceğim artık, kısmet değilmiş”.

Başımdan aşağı dökülen o hayali kaynar suları tahmin edebiliyor olmalısınız.

(Yazının tam burasında yazmaya ara verdim ve bu yazıyı yazmaya başladığımı yazmaya başladıktan 2,5 ay sonra hatırladım. Bugün 1 Haziran 2017 ve bakalım ben bu yazıyı tamamlayabilecek miyim?)

Sonra mı?

Sonrası şu : Stephanos Amca’ya yalvardık ve işten izin alıp zor bela o evi görmeye gittik. İş yerinin tam olarak 150 metre dibinde ve 3. katta bir daire. Üstelik tam cephe deniz manzaralı olmasa da, balkona çıktığında denizi görebildiğin bir daire! Fakat bomboş! İçinde eşya niyetine eski kiracının annesinin kullandığı tahmini 30 yıllık bir yatak dışında hiçbir şey yok. Şifa niyetine bir tabak, bir çatal bile yok ve tabii ki evi bok götürüyor.

Aşırı dahice bir plan yaparak, öteki eve 380 Euro kira + yol parası vereceğime (ki Atina’da yol parasından anladığımız şey denetime yakalandığında hemen iki dakikada çaktırmadan online bileti aktifleştirmek, yakalanmadıysan, yolculuk bedeve -bedava değil!) bu eve 300 Euro kira verip senede oluşacak 960 Euro farkı da mobilya alımına harcamaya karar verdim.

Tabii ki evdeki hesap çarşıya uymadığından, artık giyecek temiz donu bile kalmamış bir insan evladı olarak, apar topar çamaşır makinesi almak zorunda kaldım. Sonra bir ay buzdolabı olmadan çekilen azap, ardından buzdolabı gelince yaşanan buruk mutluluk.

130 * 190 yatağın içine konulmuş 120 * 200 döşeğin üstünde bel fıtığı ağrılarıyla geçen 1,5 ay ve bir sonraki maaş ve ailemin desteğiyle alınan yatak ile yaşanan buruk mutluluk.

Bu ay başında alınan şifonyer ile dört ayın sonunda artık çamaşırları koyacak bir yere sahip olmanın sevinci…

Evet arkadaşlar, dört ay geçti, biz hâlâ yerleşemedik!

“Ulan hani iyiydi maaş, o paralar nereye gidiyor?” derseniz, “Abi biz de bilmiyoruz, paranın bereketi yok galiba!” diyeceğim.

Yani Yunanistan’da yeme – içme Türkiye’ye kıyasla şahane ucuz olsa da, mobilya fiyatları el yakıyor, orası kesin!

Bir de, USC aşkına, tuttuğunuz evin banyosu, mutfağı temiz olsun!

Burada tesisat işçiliği o kadar pahalı ki, ben elektrik tesisatı çekmeyi, banyo tesisatı tamir etmeyi öğrendim şu dört ayda!

Belki geçen aya kadar doğru düzgün çalışan banyo ve koridor lambalarını tek anahtarla çalışır hâle getirmiş olmam dahiyane bir elektrik işçiliği sayılmaz ama bu daha başlangıç, mücadeleye devam ediyorum :)

Ya ben bu yazıyı bağlayamadım galiba, neyse, yayınlayayım gitsin!

FETÖ’den İçeri Alındım Çünkü Benzinim Bitti!

Her şey  30 Ekim 2016 Pazar günü Türkiye’nin yeni saat düzenine uygun bir şekilde düzeltilmemiş saatimle alarm kurup, Pazartesi sabahı servise vaktinde uyanamamam ile başladı.

İşe yetişmek için apar topar motosikletime atladım ve yola koyuldum. Küçükyalı’dan Kurtköy’e uzanan 33 km’lik mesafe iki tekerin altında an be an kısalırken, gözüm sarı sarı yanmakta olan benzin ışığında idi.

Uyarı ışığı yanmaya başlayalı 48 km olmuştu, 55 km oldu ve 70 km ve 74.4!

Tam iş yerime 4,5 km kala benzinim bitti. Tuzla’dan Sabiha Gökçen’e giden o üç şeritli yolun sonunda kalakaldım.

İşe zamanında varmak için benzincide harcamaktan kaçındığım o zaman diliminin diyetini ödeme vakti bu kadar çabuk gelmemeliydi, en azından iş yerine kadar götürebilmeliydi beni emekçi dostum. O da biliyordu, cebimde para olduğu müddetçe onun yemini suyunu eksik etmediğimi. Şimdi sırası değildi, ayın son gününde, başa gelecek bela değildi bu.

İndim, sakince gidonu kilitleyip dizliğimi top case’e, yağmurluğun yanına bıraktım ve elde kask yürümeye başladım.

Sonra akan trafikte bir araba korna çalarak yanıma yanaştı, “Gel bırakayım” dedi gençten bir adam. Atladım arabaya, yolunu biraz uzatarak beni iş yerine bıraktı. Sohbet ederken de, kendisinin beyaz yaka hayatını bırakıp kamyonculuğa başladığını, insanlarla ve müşteri portföyleriyle uğraşmaktansa bir gün çalışıp bir gün dinlendiği ve kimsenin kahrını çekmediği bu düzenin kendisini daha iyi hissetmesini sağladığını anlattı.

Öyle ki, o kısa yolculuğun sonunda, bir hafta sonu onunla bu işi denemek için sözleşmiş ve telefonlarımızı almıştık bile.

Yazılım sektörünü bırakıp kamyoncu olmak ile ilgili hayaller kura kura iş yerine vardım.

Parmağımı okutarak süper güvenlikli binadan içeri girip masama vardım.

Artık yapmam gereken tek şey, arabası olan bir arkadaşla öğle arasında benzinciye gidip benzin alıp motoru getirmekti.

Oysa ki, kader ağlarını örmeye başlamıştı bile.

Masama oturduktan bir yarım saat sonra, bir polis memuru beni arayarak motorumun başında olduğunu ve buradan acil olarak almam gerektiğini söyledi.

Kendisine derdimi izah ettim, çözüm bulur bulmaz alacağımı beyan ederek kapattım. Sonra bir başka telefon ve bir başka polis memuru ile konuşma.

Ve bir başka telefon ve bir başka konuşma. Derken konuştuğum son memur, benim doğru söyleyip söylemediğimden yana tatmin olmamış olsa gerek, bulunduğum yeri, hangi binada olduğumu sorguladı ve beni almaya geleceğini söyledi.

İlk kez devlet baba bana yardımcı mı olacaktı yoksa?!

Tabii ki hayır, yolu korumakla görevli memurlar, huzurlarını kaçıran bir sineği ezmeye geliyorlardı elbette!

Şirketin önünde polis arabasına binerek, zaten sıkıntılı olan imajımı iyice berbat etmek istemediğim için, apar topar binadan fırlayıp, polis arabasının geldiği yöne doğru koşturmaya başladım.

Polisler de beni yolun orta yerinde karşılayıp arabaya aldılar ve ecel sualleri gelmeye başladı. Ne yapıyordum, mesleğim neydi, niye böyle sorumsuzluk yapıyordum, böyle bir yere bırakılmayacağını bilmiyor muydum? Maden benzin alacak param yoktu, neden motora biniyordum, ibrem göstermiyor muydu ve daha niceleri.

Tek tek dilim döndüğünce hepsine cevap versem de, azarlardan kurtulamıyordum. Bu arada çalıştığım sektörü öğrendikleri için finansla ilgili sorular da soruyorlardı. Ve ortadaki kriz durumunun onların iddia ettiği gibi 15 Temmuz ile ilgisi olmadığını, finans sektörünün krizi çok daha önce yaşamaya başladığını içeriden biri(!) olarak söylediğimde itiraz edemedikleri için daha da kötüye gidiyordu üstelik iletişimimiz.

Beni benzinciye götürmek yerine motora götürdüler ve yolda yanlarına yanaştığımız her amir aracından bana ayrı bir azar geldi. Ağzından köpükler saça saça bana ceza yazılmasını emreden bir amir dahil.

Hiçbir manası olmadığı hâlde – BAŞINDA MP5’Lİ BİR POLİSİN NÖBET TUTTUĞU-  motorumun yanına gittik ve motoru ittirmenin polislerin düşündüğü kadar kolay olmadığını kendileri de keşfettiler. Amaçları, benim motoru yoldan kaldırmam ve kafalarının rahat etmesi iken, kendilerini – toprağın içine beni zorlayarak soktukları – motoru geri geri çekerken buldular.

Evet!

Onların bana musallat olduğu gibi, ben de onlara musallat olmuştum!

Sonuçta paşa paşa benzinliğe gittik hep beraber, 1,5 Lt’lik benzin almama izin verdiler ve dönüş yolunda bu sefer başka türlü bir göz korkutmaca faslı başladı.

Meğersem, motoru bıraktığım yer başbakanın evine çok yakınmış, Cumhurbaşkanı da oraya gelip gidermiş. OHAL’de olduğumuz için tedbirler çok sıkıymış. Terörist olabilirmişim, beni karakola götürmeleri gerekirmiş. Yapsalar mıymış ha, yapsalar mıymış!

tpcTahmin edin üzerimde ne var?

Şu solda gördüğünüz Türkiye Pastafaryan Cemaati logolu bir hoodie.

Bu noktaya kadar alttan alarak çözüm odaklı davransam da, terörle mücadeleye üzerimde Cemaat yazılı bir kıyafetle girersem, bu işin kesin FETÖ’ye bağlanacağına kanaat getirip,

“Abi, üzerimde cemaat yazılı ve logolu bir kıyafet var. Sen beni karakola götürürsün de, ben bir daha çıkabilir miyim, bilemiyorum” diyerek gülmeye başladım.

Ardından buz gibi bir sessizlik yayıldı aracın içine. Durumun yeterince saçma görüneceğine inandıklarından olsa gerek – ya da kendi başlarına da bela açılmasından endişelendiler- beni sessiz sedasız motorun yanına götürdüler.

Ben motora benzin yüklerken, kaskımı ve hatta kaskımı alırken yere düşürdüğü eldivenimi getiren polis memuru, teşekkürlerimi kabul ettikten ve motorun çalıştığını gördükten hemen sonra olay mahallinden uzaklaştı.

Ben de silahlı nöbetçi ile selamlaşıp işe geldim.

Gelirken de aklımda işler ters gitseydi neler olacağını kurguladım durdum.

Düşünsenize, anneme bir telefon geliyor.

“Anne korkma, ben içerideyim. Benzinim bittiği için FETÖ’den alındım.”

Burası Türkiye lan, olur mu olur!

Hoşgeldin Otuz Yaşım!

Bugün, kendimi hiç de hazır hissetmediğim hâlde otuz yaşımın içinde buldum.

Tuvalette oturmuş laptoptan Gintama izliyordum, bir baktım telefonum titriyor. Saat 00:00 olmuş ve tam da 00:00’da doğum günümü kutlama konusunda hırslı bir takım insanların(!) mesajları telefonuma gelmiş bile. Neyse, sonuçta çalıştığımız şirketler – en azından pek çoğu – “Senin bugün doğum günün, hadi işe gelme, sana kıyak geçtik” demediği için, her ücretli köle gibi geceyi bir kadeh viskiyle taçlandırmak yerine (zaten evde içecek viski de yoktu), sabah işe patlak gözlerle gitmemek için yatağa girmek üzere terk ettim tuvaleti.

Yatağımda tanımadığım bir kedi buldum!

Evet, sokak kedisinin eve girmesi her zaman kötü bir şey değil, bunu kabul ediyorum ama mart ayında yatakta kedi bulmak, hiç de hayra alamet olmayabiliyor. Özellikle de o kedi erkekse ve eşyalarınızdan bir tanesini “kokusunu bırakmak için ideal malzeme” olarak görmüşse…

Kedi, kendisini yatağımda yakaladığım için benim gösterdiğim tepkiden daha fazla tepki gösterdi ve büyük bir panikle perdeye daldı! Odada ben, diğer kedinin muhtemelen eve girmesine yol açan kedim ve oğlanın babası tarafından yatakta basıldığı için panikle camdan kaçmaya çalışan bir dişi kedi ile karşıladık yeni yaşımı! Bana birkaç saat gibi gelen ve epeyce tırnak yeme tehlikesi atlattığım birkaç dakikanın sonunda kediyi camdan dışarı çıkarabilmeyi, perdeyi de patilerinin altından çekmeyi başararak evden uzaklaştırdım. Eğer perdeyi kurtaramasaydım, camdan dışarı çıktıktan sonra kornişi kafama indirecekti!

Eh, beni yakından tanıyanların çok da şaşıracağı bir durum olmazdı bu, hatta bu yüzden kafama birkaç dikiş yesem, geçmiş olsun demeden gülmeye başlardı insanlar. “Tam Canerlik!” der ve geçerlerdi, öyleydi çünkü…

Şimdi otuz yaşına geldim ya, klavyeyi önüme alıp bir hesap kitap falan yapmam gerektiğini düşündüm, otuz yaş olm bu boru mu?!

İnsanlar kararlar alıyorlar 30 yaşına gelince, hayatlarında değişiklikler yapmış oluyorlar, olgunlaşmış oluyorlar, büyüyorlar, kendilerini büyük görüyorlar, büyük hissediyorlar!

Geçen birkaç ayda bunun bunalımını yaptığımı bile söyleyebilirim, şimdi otuz olunca bir şey değişecek mi, kendimi daha farklı, daha yetişkin(!) mi hissedeceğim diye beklentiye girdim, sonra bir bok değişmediğini görünce bende yanlış bir şeyler mi var diye kendi içime döndüm baktım, kendime bakınca daha da yanlış olunamayacağı için bende olağandışı bir şey olmadığını fark ettim ve kendimi bıraktım.

Bütün umudumu bu sabaha bağlamıştım, bu sabah uyanacaktım ve sihirli değnek değmiş gibi olacaktı. Daha iki gün önce iş çıkışında Taksim’e gidip de sudan hallice 33’lük birayı saat 23:00’e kadar 3 TL’den satan mekândan içmeyi tercih eden adam geride kalacaktı. Sihirli bir değnek götüme girecek ve ben başka bir insan olacaktım!

Kedi benim yeni yaşımdan önceki son “Canerliğim” olacaktı.

Sonra sabah oldu, uyandım. Aynada saçımı kontrol ettim, bir anda beyazlar peydah olmamıştı, oysa hep olsun istemiştim. (O kadar dramatik bir geçiş olsun istemiştim ama ne yaparsam yapayım saçlarım gür ve saçmasapan bir renkte kaldılar, tek tel beyaz bile çıkmadı.) Sakalım hâlâ pis ve orantısızdı. Gözlerimin altında uykusuzluktan kaynaklanan bir miktar morluk vardı ve parmaklarım her zamanki gibi tombikti. Son zamanlarda çalıştığım iş nedeniyle biraz kilo almıştım, göbeğim bunu inkâr edecek gibi değildi.

Her şey yerli yerinde ve her şey aynı derecede boktan, aynı derecede sıradan ve yeterince dikkatli bakmazsan aynı derecede heyecan verici görünüyordu. Sağa sola baktım, ev aynı, sokak aynı, dışarı çıktım, otobüs kuyruğu aynı, işe geç kalışım aynı, boğazı geçen motor aynı, Marmaray’a tıkış tıkış doluşan, Metro’da itişen insanlar aynı, işe geç kaldım, amirler aynı…

Sonunda pes ettim, içten içe bilsem de hiçbir şeyin değişmeyeceğini, hâlâ gerçek dünya ile fantezilerindeki dünya arasında gidip gelen bir insan olarak, inkâr ediyordum gerçekliği. Bu sefer de gerçeklik kazandı, hâlâ adam olmamıştım toplumsal normlara göre, kutumda küçük hissediyordum! Evvelsi gece uykum kaçınca yatakta bütün konsantrasyonumu levitasyona verip zihin gücüyle uçmaya çalışmış ve yer çekimi karşısında yine yenilgiye uğramıştım zaten. Douglas Adams “düşmeyi unutunca uçacağımızı” söylemişti ve ben düşmeyi unuttuğum her seferinde yere kapaklanmıştım, belki böylesi işe yarardı!

Yıllardır inatla ve inatla anlatırım ya, “Yüzyıl önce yoktuk, yüzyıl sonra da olmayacağız. 1000 yıl sonra aramızdaki en muhteşem insanı bile hatırlayan kimse olmayacak. Üreme güdüsünün yarattığı ilkel canlılarız ve hayatımız aslında üreme çağına kadar gen havuzundan çıkmamızı engelleyebilen başarılı bir gen grubuna sahipsek üreyip ölmemiz üzerine kurulu. Dolayısıyla, bu hayatta bir tek kendimize karşı sorumluluğumuz olmalı, o da mutlu olmak olmalı.” sözleriyle hayata bakışımı, hah işte, bazen bu büyülü evrendeki küçücük yerimizi unutmak/geride bırakmak için birazcık hayal dünyasına dalmak, kendi sihrini yaratıp onun peşinden koşmak gerekir. 1 gün sabah tam 9:47’de Plüton gezegeninin Jüpiter’in arkasına geçmesi nedeniyle Dünya’daki yerçekimini geçici olarak azalacağını ve 9:47’de zıplayanların havada yüzüyormuş hissini yaşamaları fikrinin bile insanlara mantıklı geldiği ve yüzlerce insanın 9:47’de zıpladığı bir dünyada yaşıyoruz, Sir Terry Pratchett’ın üzerinde dolaştığı bir dünyada yaşıyoruz, bu yüzden bana havlumu çantama koyup bir uzay gemisine otostop yapmamam için bir neden söylemeniz lazım!

Neyse, ne diyordum yahu, otuz yıl önce bugün doğdum ben! Sabah tam dokuz on beşte üstelik! Hani yükselenimi falan hesaplayacak olan çıkarsa diye söylüyorum. O esnada gezegen yerine ebenim kütle çekim kuvvetine maruz kalmışım, ebemin burcundayım ben!

Ve aynadaki surat ne kadar yaşlı gösterirse göstersin, şimdiye kadar yaşadığım gibi, bol bol gülerek, kahkaha atarak, kötü şakalar ve espriler ile insanları yıldırarak, saçmalayarak ama mutlu olarak geçecek bir hayat görüyorum önümde. Bu otuz yılda başka türlü davranmayı öğrenemediğimi, bunu beceremediğimi ve becermeyi de istemediğimi görüyorum.

Çünkü sahip olduğum tek şeyin Neil Gaimann’ın Sandman’de ‘Ölüm’e söylettiği “Ne çok uzun yaşadın, ne çok kısa. Sadece bir ömür yaşadın!” cümlelerindeki gibi “sadece bir ömür” olduğunu ve doğama(!) karşı olan görevimi (aka yavrulamak!) kendime karşı olan görevimden (aka mutlu bir hayat sürmek) daha öncelikli bir konuma yerleştirmediğimi biliyorum.

Arada sırada herkes gibi ben de mutsuz oluyorsam da, bunu da hayatta olmanın bir getirisi olarak tadını çıkara çıkara yaşıyorum.

Bu yazıyı sabredip de buraya kadar okuyan, hayatımda olan bütün güzel insanlara da mutluluğumu paylaştığınız, beni mutlu ettiğiniz, sizi gülümsetmeme izin verdiğiniz için teşekkür ediyorum!

Birkaç otuz yıl daha yaşayalım lan böyle, hayatta olmak güzel bir şey, her şeye rağmen!

Siz de mi dininizden sıkıldınız?

Evet, sizi tavlamaya çalışıyorum. Bir ya da diğer dinden sıkılan bütün insanları tavlamaya çalışıyorum, dinin afyon olduğunu düşünenleri tavlamaya çalışıyorum, din konusunda mesafeli davranıp konuşmaktan kaçınanları, bilinemezcileri, arayışta olanları ve diğerlerini.

Elinizdeki hangi din çağımıza gerçekten hitap ediyor ki? Nasıl sıkılmayabilirsiniz? Size öl ya da öldür diyen, dininize inanmayan kesin kötü insandır algısını sizde yaratmaya çalışan, kadına ayrımcılık uygulayan, dilde ayrımcılık uygulayan, ırkta ayrımcılık uygulayan, insanları bölen ve ayıran, kümeleştiren ve dışarı kapalı hâle getirmeye çalışan dinlerden nasıl sıkılmayabilirsiniz? Ya da bunları yapmayan ama sevişmeyi günah sayan – evet evet, yanlış duymadınız sevgilinin bedenine tatlı bir buse kondurmayı bile günah addeden dinler var dünya üzerinde! – dinlerden nasıl sıkılmayabilirsiniz ki? Doğada var olan yönelimleri, farklılıkları yargılayan ve insanları farklılıkları nedeniyle cezalandıran dinlerden keyif almak mümkün mü?

Size yepyeni, taptaze bir din getirdik. Üstelik geçmişten bugüne neredeyse bütün dinlerin insanlara yaptırdıkları kötülükleri düşünün ya da insanların yaptıkları kötülüklere alet olmuş bütün diğer dinleri düşünün. Bu din hepsinden temiz, hepsinden daha ahlâklı ve bir o kadar da yaramaz bir din!

Pastafaryanizm!

Öncelikle söyleyeyim, bizim dinimizde emir ve kurallar yok. Sıkı sıkıya yapmak zorunda bırakıldığınız tek bir şey bile yok. Tanrımızın “Yapmazsanız Çok Memnun Olurum” dediği sekiz maddemiz var ve eminim hoşunuza gidecek bunlar. Madde madde anlatayım isterseniz:

Birinci madde, sofuluk yapmazsanız memnun olurum maddesi. Başka hiçkimseye USC’ye inanmakta daha üstün olduğunuzu dayatmamanızı, inanmayanlara da laf etmemenizi tavsiye ediyor.

İkinci madde daha da güzel, inanmayanlara yönelik baskı ve zorbalıklardan kaçınmanızı tavsiye ediyor. Kurban adamaktan da kaçınmanızı öneriyor. Hangi Tanrı “Saflık dediğin suda olur, insanda değil” der ki?

Üçüncü madde, insanları görünüşleriyle, renkleriyle ve tavırlarıyla yargılamamanızı tavsiye ediyor. Kadın = insan, erkek = insan diyor. Aynı = aynı. Bir tek moda konusunda kadınlar üstün. Bir de mor ile fuşya arasındaki farkı bilen insanlara saygımız büyük (Ben bilmiyorum mesela).

Dördüncü madde ilişkilere dair. Size zarar verenlerle ilişkiye girmeyin, kimseyi iradesi dışında ilişkiye zorlamayın diyor tanrımız. İtirazınız varsa da gidin kendinizi s****! diyor. Aynen böyle diyor.

Beşinci maddede, ille de nefret söylemi üreten insanlarla tartışacaksanız, lütfen bunu tok karnına yapın diyor. Fakat o da aklıselim bir tanrı olarak biliyor ki, bağnaz, kadın/eşcinsel/hayvan/vegan vs. düşmanı ve nefret dolu bir insanı teati ederek iknâ etmeye çalışmak, b*k yemeye çalışmaktan farksız.

Altıncı maddede, makarnavi varlığına adamak üzere milyonlarca dolar harcamaya karar verdiysek diye uyarıyor bizi. İbadethane için harcanmasını istemediğini, daha iyi amaçlar için harcamamızda büyük hayır olduğunu söylüyor. İlle de yol göstermesini istersek diye örnek de veriyor : “Fakirliği ortadan kaldırmak, hastalıklara çare bulmak, barış içinde yaşamak, tutkuyla sevmek ve kablolu televizyon fiyatını düşürmek.” Kendisi sonsuz kudrete sahip karmaşık karbonhidratlı bir varlık olan tanrımız bu maddede aslında hayattaki küçük şeyleri sevdiğini ilân ediyor. Biz de ona inanıyoruz, sonuçta yaratan o, kitabında da yazmış bunu.

Yedinci maddede, bir nevi tekrara ihtiyaç duyuyor. “Sana insan kardeşlerini sevmeni söyledim.” diyor.

Son maddesinde ise özel bir konuya değiniyor. Cinsel hayatımıza. Hadi kabul edelim, bütün tanrıların ilgisini çekiyor ne yaptığımız. Hayatlarımızı gözetliyor, bir nevi röntgenliyorlar bizi. Neyi yaptığımız, neyi yapmadığımız onları çok heyecanlandıran bir şey. Bizimki de az değil tabii. Ama yasak, mekruh falan demek yerine şöyle bir açıklama yapmayı uygun görüyor :

“Eğer, ee, ilgilendiğin konuda, yani çokça kapütilasyon/kayganlaştırıcı/Kayzer Wilhelm gerektiren bir konuda, kendine yaptırmayacağın işleri başkalarına yapmaya kalkmazsan çok memnun olurum. Eğer karşındakinin gönlü razı ise, (madde 4’e göre) yumul, ve Miki Fare aşkına, bir KONDOM TAK! Cidden, sadece bir lastik parçası. Eğer iyi hissetmeni engellemesini isteseydim, onu dikenli olarak falan yaratırdım.”

Hadi hadi söyleyin, içiniz ısındı biraz, değil mi? Bu kadar samimi, şen şakrak bir tanrı tarafından yaratılma ihtimalini cezbedici buldunuz. Biz diyoruz ki, bu bir ihtimal değil. Eğer kabul ederseniz, bu sizin gerçekliğiniz olacak. Üstelik dinimiz çok esnek bir din, tekrar tekrar gelip gitmenize de bozulmaz – ki gelen gitmiyor, şimdiden söyleyeyim.

“Bira Volkanları”ndan buz gibi soğuk biraların aktığı bir Cennet düşleyin, “Striptizci Fabrikası”ndan istediğiniz renk ve çeşitte sonsuz sayıda striptizci alabileceğiniz bir Cennet düşleyin, neşrolunmuş ve neşrolunacak bütün edebi eserleri okuyabildiğiniz bir Cennet düşleyin, dilediğinizde dilediğiniz eserleri dinleyebileceğiniz bir Cennet düşleyin ve üstelik bu Cennet’e gitmek için yukarıdaki maddeler konusunda azıcık dikkatli olarak USC’yi memnun etmeniz yeterli.

Makarna yiyerek, bira içerek, köfte yiyerek Cennet’in kapıları size açılabilir.

Bizi 30 gün deneyin, memnun kalmazsanız, eski dininiz sizi seve seve kabul edecektir, eminiz.

Caner Çelik

Türkiye Pastafaryan Cemaati Rahibi
https://www.facebook.com/groups/pastafarian.tr/
https://www.facebook.com/TurkiyePastafaryanCemaati

devremülk fanzin

Körler Ülkesi / Devremülk Fanzin

“Burası bizim değil bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi” (Tezer Özlü) alıntısını kaç kez okudunuz son bir yılda, kaç kez paylaştınız, kaç kez bu sözlere hak verdiniz? Sayısız değil mi?

İşin kötü yanı ne biliyor musunuz? Artık “bizi öldürmek isteyenlerin” dememize bile gerek yok. Bundan sonra okumamız, paylaşmamız ve hak vermemiz gereken yeni bir söz var:

“Bu ülkede ölenle ölünüyor. Çocuk ölüyor. Sonra annesi kahırdan ölüyor. Sonra öldürülmesini protesto eden de öldürülüyor. Ölüm tarlası.”

Kin, nefret, öfke, ötekileştirme, düşmanlık bu topraklarda yüzyıllardır var.

“Birbirine karışır tavuklarımız / Bilmezlikten değil, fıkaralıktan” diyen Ahmed Arif’in sözlerinin aslında olanı değil, olması gerektiğine inandığı şeyi anlattığını öğreneli çok oldu.

Gezi’de de öğrenmedik biz bu dersi, Gazi’de, Sivas’ta, Maraş’ta, Çorum’da, Dersim’de öğrendik. Defalarca öğrenmeye mahkum edildik, ölmeye mahkum edildik, ölerek öğrenmek zorunda bırakıldık.

Devlet-i âliyye’de aynıydı, sonrası da farklı olmadı.

Bunun için fazladan bir çaba bile göstermemize gerek kalmadı, kim olduğumuzu bilmeleri evlerimizin kapılarına işaretler koymalarına yetti katillerin, bizi bir otelde sıkıştırmaları, bir kahvehanede taramaları, yakmaları ya da “yasal mermileri ve bombalarıyla” ekmek almaya giden çocuğumuzu, – cemevi bahçesinde – kaybettiğine karşı son görevini yapan arkadaşımızı hedef almaları yetti.

Düştük, öldük, gözaltına alındık, öldük, kaçtık, öldük, durduk, öldük, ölümlere dur demek için sokağa çıktık, öldük.

Körler ülkesindeydik, bir gözümüzü alırlar sandık, onlar geldiler, yüreğimizi oydular.

Şimdi, hepimizde bir diş gıcırtısı, hepimizin ağzının içinde kendi kanımızın o demirsi tadı, izliyoruz.

“Can veririz, can almayız”dan geçtik, pimi çekilmiş bir bomba gibi patlamayı bekliyoruz.

Yaz Artık / Devremülk

Bugün 7 Mart, bu yazının teslim tarihi.
Bakıyorum Twitter’a, yarın Dünya Emekçi Kadınlar Günü, insanlar kadınlar sokağa çıksın, kadınlar yürüsün diye ses yükseltmekte. Bugünün kasedinde ise Reza Zarrab 15 kadın ayarlıyor polis şeflerine.
Tayyip Eskişehir’de, insanlar sokakta. Her katilin dönüp dolaşıp cinayet işlediği yere gelme hazzı bu sefer halkın öfkesiyle karşı karşıya.
Dün günlerden perşembe idi ve bu yazıyı okurken sormanızı istiyorum kendinize, “6 Mart Perşembe gününün kasedi neydi?”
6 mart perşembe günü ülke olarak gündemimizde ne vardı?

Bugün 7 Mart, bu yazının teslim tarihi.
Az önce Dermanlı mesaj attı, gördüm ama bozuntuya vermedim.
Süreli yayınlarda yazmak, ciddi bir iştir. Süresi esnek de olsa, her şeyi son dakikaya bırakmanın insanlarca içselleştirildiği bir toplumda, bu esneklik biz çözümsüzlüğün başlangıcıdır aslında.
Beynin yarın yapılacak işin bugünden yapılmaması gerektiğini vurgulamakla görevlendirilmiş kısmı, sonsuz bir döngü içerisinde, asla dinlenmeden neyi yapmamamız gerektiğini bize hatırlatmakta çünkü. Ve tam da ilk paragrafta sorduğum sorudan ötürü, gündemi yakalayabilecek bir yazı yazabilmem için olabilecek en geç teslim tarihinde yazıyı teslim etmemin gerektiği avuntusuna sahibim.
Gündem ise benden, düşüncelerimden, eylemsizliğim için ürettiğim bahanelerden bihaber.

Bugün 7 Mart, bu yazının teslim tarihi.
Beni tanıyan ya da tanımayan, bu yazıyı buraya kadar okumuş olan ya da çoktan yapacağı en doğru seçimin bu sayfayı geçmek olduğunu düşünerek benden ve yazdıklarımdan ümidi kesmiş insanlar karşısında ne anlatmanın doğru olacağını düşünüyorum kara kara. Sizler, DEVREMÜLK adını verdiğimiz, paylaşımdan konuşabilmek için yayınladığımız bu dergiyi bir anlık merak sonucu eline almış sizler, benim gördüğüm neyi görmemiş olabilirsiniz ki? Neyi duymamış olabilirsiniz ki? Müzikten mi bahsedeyim? Bolot Bayrisev adında bir amcanın, Throat Singing denilen türde yaptığı müziğin ne kadar harika olduğundan mı? Bu hepimizin kendisini aldatma çabasından başka ne olabilir ki? Aziz Nesin’in siyaset üzerine yazmasıyla ilgili olarak kendisine sorulan sorulara cevaben anlattığı bir öykü vardır,aklımda kaldığı kadarıyla yazıyorum, sürç-i lisan edersem affola.
“Diyelim ki, denizin ortasında kocaman deliklerinden su alan, hızla batan bir gemidesiniz. Herkes geminin deliklerini tıkamak için de uğraşıp didiniyor. Ve ne tesadüf ki, o gemide dünyanın en iyi keman virtüözü var. Siz gidip de ona, ‘Hadi beyim, bize bir Bach çal da şenlenelim!’ diyemezsiniz. O da bunu diyemez, ‘Bach çalmak benim görevim, geminin batmasına engel olmak değil!’ diyemez. O gemi batarken, yapılabilecek tek bir şey vardır, herkesin omuz omuza mücadele vermesi, gemiyi kurtarmak için elinden geleni yapmasıdır. Virtüöz ya da değil, bu görevin taksiminde kimsenin ayrıcalığı yoktur.”

Demem o ki, sizinle kalkıp dünyanın müziklerinden, Putumayo’nun çıkardığı albümlerden, etnik cazdan ve diğerlerinden konuşamam şimdi. Bir virtüöz değilim, gelecekte bir yerlerde öyle bir konuma erişeceğim gibi bir iddiam da yok, sadece bu yazıyı okuyan ve okumayan herkesle beraber olduğumun farkındayım batan bu gemide, gemiyi kurtarma mücadelesine ortağım. Ve web sitesine girip de okuduğunuz ya da bilmem kaç lira verip de aldığınız bu fanzinde, sizinle paylaşabileceğim şey, bu ülkeye dair düşüncelerim, kızgınlıklarım, kırgınlıklarım ve öfkem olacaktır. Üstelik bunların hepsi ya sizin de çoktan beri düşündüğünüz ya da çok uzun zaman önce çürüttüğünüz düşünceler olma ihtimaline sahiptir.

Ve belli mi olur, ciddiye alıp da okursanız, bu düşünceleri tartışma olanağımız da olur ve mülkiyeti olmayan düşünceleri(mizi) paylaşmanın hazzını tadabiliriz.

İlk sayı için eyyorlamam bu kadar olsun, ikinci sayı seçimlerden önce olursa keyifli bir yazıya daha ortak oluruz, seçimlerden sonra olursa, -uzak ve güzel – bir ihtimal, barikat arkasında yazarız bu yazıları.

Bir çocuk vurulduğu için tüm Yunanistan yandı, biz kaç can kaybettik, elbet bu gemi de bunun diyetini ödeyecek!

(Bu yazıyı Devremülk adlı fanzin için yazmıştım, gelmeyin üstüme :) )