FETÖ’den İçeri Alındım Çünkü Benzinim Bitti!

Her şey  30 Ekim 2016 Pazar günü Türkiye’nin yeni saat düzenine uygun bir şekilde düzeltilmemiş saatimle alarm kurup, Pazartesi sabahı servise vaktinde uyanamamam ile başladı.

İşe yetişmek için apar topar motosikletime atladım ve yola koyuldum. Küçükyalı’dan Kurtköy’e uzanan 33 km’lik mesafe iki tekerin altında an be an kısalırken, gözüm sarı sarı yanmakta olan benzin ışığında idi.

Uyarı ışığı yanmaya başlayalı 48 km olmuştu, 55 km oldu ve 70 km ve 74.4!

Tam iş yerime 4,5 km kala benzinim bitti. Tuzla’dan Sabiha Gökçen’e giden o üç şeritli yolun sonunda kalakaldım.

İşe zamanında varmak için benzincide harcamaktan kaçındığım o zaman diliminin diyetini ödeme vakti bu kadar çabuk gelmemeliydi, en azından iş yerine kadar götürebilmeliydi beni emekçi dostum. O da biliyordu, cebimde para olduğu müddetçe onun yemini suyunu eksik etmediğimi. Şimdi sırası değildi, ayın son gününde, başa gelecek bela değildi bu.

İndim, sakince gidonu kilitleyip dizliğimi top case’e, yağmurluğun yanına bıraktım ve elde kask yürümeye başladım.

Sonra akan trafikte bir araba korna çalarak yanıma yanaştı, “Gel bırakayım” dedi gençten bir adam. Atladım arabaya, yolunu biraz uzatarak beni iş yerine bıraktı. Sohbet ederken de, kendisinin beyaz yaka hayatını bırakıp kamyonculuğa başladığını, insanlarla ve müşteri portföyleriyle uğraşmaktansa bir gün çalışıp bir gün dinlendiği ve kimsenin kahrını çekmediği bu düzenin kendisini daha iyi hissetmesini sağladığını anlattı.

Öyle ki, o kısa yolculuğun sonunda, bir hafta sonu onunla bu işi denemek için sözleşmiş ve telefonlarımızı almıştık bile.

Yazılım sektörünü bırakıp kamyoncu olmak ile ilgili hayaller kura kura iş yerine vardım.

Parmağımı okutarak süper güvenlikli binadan içeri girip masama vardım.

Artık yapmam gereken tek şey, arabası olan bir arkadaşla öğle arasında benzinciye gidip benzin alıp motoru getirmekti.

Oysa ki, kader ağlarını örmeye başlamıştı bile.

Masama oturduktan bir yarım saat sonra, bir polis memuru beni arayarak motorumun başında olduğunu ve buradan acil olarak almam gerektiğini söyledi.

Kendisine derdimi izah ettim, çözüm bulur bulmaz alacağımı beyan ederek kapattım. Sonra bir başka telefon ve bir başka polis memuru ile konuşma.

Ve bir başka telefon ve bir başka konuşma. Derken konuştuğum son memur, benim doğru söyleyip söylemediğimden yana tatmin olmamış olsa gerek, bulunduğum yeri, hangi binada olduğumu sorguladı ve beni almaya geleceğini söyledi.

İlk kez devlet baba bana yardımcı mı olacaktı yoksa?!

Tabii ki hayır, yolu korumakla görevli memurlar, huzurlarını kaçıran bir sineği ezmeye geliyorlardı elbette!

Şirketin önünde polis arabasına binerek, zaten sıkıntılı olan imajımı iyice berbat etmek istemediğim için, apar topar binadan fırlayıp, polis arabasının geldiği yöne doğru koşturmaya başladım.

Polisler de beni yolun orta yerinde karşılayıp arabaya aldılar ve ecel sualleri gelmeye başladı. Ne yapıyordum, mesleğim neydi, niye böyle sorumsuzluk yapıyordum, böyle bir yere bırakılmayacağını bilmiyor muydum? Maden benzin alacak param yoktu, neden motora biniyordum, ibrem göstermiyor muydu ve daha niceleri.

Tek tek dilim döndüğünce hepsine cevap versem de, azarlardan kurtulamıyordum. Bu arada çalıştığım sektörü öğrendikleri için finansla ilgili sorular da soruyorlardı. Ve ortadaki kriz durumunun onların iddia ettiği gibi 15 Temmuz ile ilgisi olmadığını, finans sektörünün krizi çok daha önce yaşamaya başladığını içeriden biri(!) olarak söylediğimde itiraz edemedikleri için daha da kötüye gidiyordu üstelik iletişimimiz.

Beni benzinciye götürmek yerine motora götürdüler ve yolda yanlarına yanaştığımız her amir aracından bana ayrı bir azar geldi. Ağzından köpükler saça saça bana ceza yazılmasını emreden bir amir dahil.

Hiçbir manası olmadığı hâlde – BAŞINDA MP5’Lİ BİR POLİSİN NÖBET TUTTUĞU-  motorumun yanına gittik ve motoru ittirmenin polislerin düşündüğü kadar kolay olmadığını kendileri de keşfettiler. Amaçları, benim motoru yoldan kaldırmam ve kafalarının rahat etmesi iken, kendilerini – toprağın içine beni zorlayarak soktukları – motoru geri geri çekerken buldular.

Evet!

Onların bana musallat olduğu gibi, ben de onlara musallat olmuştum!

Sonuçta paşa paşa benzinliğe gittik hep beraber, 1,5 Lt’lik benzin almama izin verdiler ve dönüş yolunda bu sefer başka türlü bir göz korkutmaca faslı başladı.

Meğersem, motoru bıraktığım yer başbakanın evine çok yakınmış, Cumhurbaşkanı da oraya gelip gidermiş. OHAL’de olduğumuz için tedbirler çok sıkıymış. Terörist olabilirmişim, beni karakola götürmeleri gerekirmiş. Yapsalar mıymış ha, yapsalar mıymış!

tpcTahmin edin üzerimde ne var?

Şu solda gördüğünüz Türkiye Pastafaryan Cemaati logolu bir hoodie.

Bu noktaya kadar alttan alarak çözüm odaklı davransam da, terörle mücadeleye üzerimde Cemaat yazılı bir kıyafetle girersem, bu işin kesin FETÖ’ye bağlanacağına kanaat getirip,

“Abi, üzerimde cemaat yazılı ve logolu bir kıyafet var. Sen beni karakola götürürsün de, ben bir daha çıkabilir miyim, bilemiyorum” diyerek gülmeye başladım.

Ardından buz gibi bir sessizlik yayıldı aracın içine. Durumun yeterince saçma görüneceğine inandıklarından olsa gerek – ya da kendi başlarına da bela açılmasından endişelendiler- beni sessiz sedasız motorun yanına götürdüler.

Ben motora benzin yüklerken, kaskımı ve hatta kaskımı alırken yere düşürdüğü eldivenimi getiren polis memuru, teşekkürlerimi kabul ettikten ve motorun çalıştığını gördükten hemen sonra olay mahallinden uzaklaştı.

Ben de silahlı nöbetçi ile selamlaşıp işe geldim.

Gelirken de aklımda işler ters gitseydi neler olacağını kurguladım durdum.

Düşünsenize, anneme bir telefon geliyor.

“Anne korkma, ben içerideyim. Benzinim bittiği için FETÖ’den alındım.”

Burası Türkiye lan, olur mu olur!

Reklamlar

Hoşgeldin Otuz Yaşım!

Bugün, kendimi hiç de hazır hissetmediğim hâlde otuz yaşımın içinde buldum.

Tuvalette oturmuş laptoptan Gintama izliyordum, bir baktım telefonum titriyor. Saat 00:00 olmuş ve tam da 00:00’da doğum günümü kutlama konusunda hırslı bir takım insanların(!) mesajları telefonuma gelmiş bile. Neyse, sonuçta çalıştığımız şirketler – en azından pek çoğu – “Senin bugün doğum günün, hadi işe gelme, sana kıyak geçtik” demediği için, her ücretli köle gibi geceyi bir kadeh viskiyle taçlandırmak yerine (zaten evde içecek viski de yoktu), sabah işe patlak gözlerle gitmemek için yatağa girmek üzere terk ettim tuvaleti.

Yatağımda tanımadığım bir kedi buldum!

Evet, sokak kedisinin eve girmesi her zaman kötü bir şey değil, bunu kabul ediyorum ama mart ayında yatakta kedi bulmak, hiç de hayra alamet olmayabiliyor. Özellikle de o kedi erkekse ve eşyalarınızdan bir tanesini “kokusunu bırakmak için ideal malzeme” olarak görmüşse…

Kedi, kendisini yatağımda yakaladığım için benim gösterdiğim tepkiden daha fazla tepki gösterdi ve büyük bir panikle perdeye daldı! Odada ben, diğer kedinin muhtemelen eve girmesine yol açan kedim ve oğlanın babası tarafından yatakta basıldığı için panikle camdan kaçmaya çalışan bir dişi kedi ile karşıladık yeni yaşımı! Bana birkaç saat gibi gelen ve epeyce tırnak yeme tehlikesi atlattığım birkaç dakikanın sonunda kediyi camdan dışarı çıkarabilmeyi, perdeyi de patilerinin altından çekmeyi başararak evden uzaklaştırdım. Eğer perdeyi kurtaramasaydım, camdan dışarı çıktıktan sonra kornişi kafama indirecekti!

Eh, beni yakından tanıyanların çok da şaşıracağı bir durum olmazdı bu, hatta bu yüzden kafama birkaç dikiş yesem, geçmiş olsun demeden gülmeye başlardı insanlar. “Tam Canerlik!” der ve geçerlerdi, öyleydi çünkü…

Şimdi otuz yaşına geldim ya, klavyeyi önüme alıp bir hesap kitap falan yapmam gerektiğini düşündüm, otuz yaş olm bu boru mu?!

İnsanlar kararlar alıyorlar 30 yaşına gelince, hayatlarında değişiklikler yapmış oluyorlar, olgunlaşmış oluyorlar, büyüyorlar, kendilerini büyük görüyorlar, büyük hissediyorlar!

Geçen birkaç ayda bunun bunalımını yaptığımı bile söyleyebilirim, şimdi otuz olunca bir şey değişecek mi, kendimi daha farklı, daha yetişkin(!) mi hissedeceğim diye beklentiye girdim, sonra bir bok değişmediğini görünce bende yanlış bir şeyler mi var diye kendi içime döndüm baktım, kendime bakınca daha da yanlış olunamayacağı için bende olağandışı bir şey olmadığını fark ettim ve kendimi bıraktım.

Bütün umudumu bu sabaha bağlamıştım, bu sabah uyanacaktım ve sihirli değnek değmiş gibi olacaktı. Daha iki gün önce iş çıkışında Taksim’e gidip de sudan hallice 33’lük birayı saat 23:00’e kadar 3 TL’den satan mekândan içmeyi tercih eden adam geride kalacaktı. Sihirli bir değnek götüme girecek ve ben başka bir insan olacaktım!

Kedi benim yeni yaşımdan önceki son “Canerliğim” olacaktı.

Sonra sabah oldu, uyandım. Aynada saçımı kontrol ettim, bir anda beyazlar peydah olmamıştı, oysa hep olsun istemiştim. (O kadar dramatik bir geçiş olsun istemiştim ama ne yaparsam yapayım saçlarım gür ve saçmasapan bir renkte kaldılar, tek tel beyaz bile çıkmadı.) Sakalım hâlâ pis ve orantısızdı. Gözlerimin altında uykusuzluktan kaynaklanan bir miktar morluk vardı ve parmaklarım her zamanki gibi tombikti. Son zamanlarda çalıştığım iş nedeniyle biraz kilo almıştım, göbeğim bunu inkâr edecek gibi değildi.

Her şey yerli yerinde ve her şey aynı derecede boktan, aynı derecede sıradan ve yeterince dikkatli bakmazsan aynı derecede heyecan verici görünüyordu. Sağa sola baktım, ev aynı, sokak aynı, dışarı çıktım, otobüs kuyruğu aynı, işe geç kalışım aynı, boğazı geçen motor aynı, Marmaray’a tıkış tıkış doluşan, Metro’da itişen insanlar aynı, işe geç kaldım, amirler aynı…

Sonunda pes ettim, içten içe bilsem de hiçbir şeyin değişmeyeceğini, hâlâ gerçek dünya ile fantezilerindeki dünya arasında gidip gelen bir insan olarak, inkâr ediyordum gerçekliği. Bu sefer de gerçeklik kazandı, hâlâ adam olmamıştım toplumsal normlara göre, kutumda küçük hissediyordum! Evvelsi gece uykum kaçınca yatakta bütün konsantrasyonumu levitasyona verip zihin gücüyle uçmaya çalışmış ve yer çekimi karşısında yine yenilgiye uğramıştım zaten. Douglas Adams “düşmeyi unutunca uçacağımızı” söylemişti ve ben düşmeyi unuttuğum her seferinde yere kapaklanmıştım, belki böylesi işe yarardı!

Yıllardır inatla ve inatla anlatırım ya, “Yüzyıl önce yoktuk, yüzyıl sonra da olmayacağız. 1000 yıl sonra aramızdaki en muhteşem insanı bile hatırlayan kimse olmayacak. Üreme güdüsünün yarattığı ilkel canlılarız ve hayatımız aslında üreme çağına kadar gen havuzundan çıkmamızı engelleyebilen başarılı bir gen grubuna sahipsek üreyip ölmemiz üzerine kurulu. Dolayısıyla, bu hayatta bir tek kendimize karşı sorumluluğumuz olmalı, o da mutlu olmak olmalı.” sözleriyle hayata bakışımı, hah işte, bazen bu büyülü evrendeki küçücük yerimizi unutmak/geride bırakmak için birazcık hayal dünyasına dalmak, kendi sihrini yaratıp onun peşinden koşmak gerekir. 1 gün sabah tam 9:47’de Plüton gezegeninin Jüpiter’in arkasına geçmesi nedeniyle Dünya’daki yerçekimini geçici olarak azalacağını ve 9:47’de zıplayanların havada yüzüyormuş hissini yaşamaları fikrinin bile insanlara mantıklı geldiği ve yüzlerce insanın 9:47’de zıpladığı bir dünyada yaşıyoruz, Sir Terry Pratchett’ın üzerinde dolaştığı bir dünyada yaşıyoruz, bu yüzden bana havlumu çantama koyup bir uzay gemisine otostop yapmamam için bir neden söylemeniz lazım!

Neyse, ne diyordum yahu, otuz yıl önce bugün doğdum ben! Sabah tam dokuz on beşte üstelik! Hani yükselenimi falan hesaplayacak olan çıkarsa diye söylüyorum. O esnada gezegen yerine ebenim kütle çekim kuvvetine maruz kalmışım, ebemin burcundayım ben!

Ve aynadaki surat ne kadar yaşlı gösterirse göstersin, şimdiye kadar yaşadığım gibi, bol bol gülerek, kahkaha atarak, kötü şakalar ve espriler ile insanları yıldırarak, saçmalayarak ama mutlu olarak geçecek bir hayat görüyorum önümde. Bu otuz yılda başka türlü davranmayı öğrenemediğimi, bunu beceremediğimi ve becermeyi de istemediğimi görüyorum.

Çünkü sahip olduğum tek şeyin Neil Gaimann’ın Sandman’de ‘Ölüm’e söylettiği “Ne çok uzun yaşadın, ne çok kısa. Sadece bir ömür yaşadın!” cümlelerindeki gibi “sadece bir ömür” olduğunu ve doğama(!) karşı olan görevimi (aka yavrulamak!) kendime karşı olan görevimden (aka mutlu bir hayat sürmek) daha öncelikli bir konuma yerleştirmediğimi biliyorum.

Arada sırada herkes gibi ben de mutsuz oluyorsam da, bunu da hayatta olmanın bir getirisi olarak tadını çıkara çıkara yaşıyorum.

Bu yazıyı sabredip de buraya kadar okuyan, hayatımda olan bütün güzel insanlara da mutluluğumu paylaştığınız, beni mutlu ettiğiniz, sizi gülümsetmeme izin verdiğiniz için teşekkür ediyorum!

Birkaç otuz yıl daha yaşayalım lan böyle, hayatta olmak güzel bir şey, her şeye rağmen!

Yaz Artık / Devremülk

Bugün 7 Mart, bu yazının teslim tarihi.
Bakıyorum Twitter’a, yarın Dünya Emekçi Kadınlar Günü, insanlar kadınlar sokağa çıksın, kadınlar yürüsün diye ses yükseltmekte. Bugünün kasedinde ise Reza Zarrab 15 kadın ayarlıyor polis şeflerine.
Tayyip Eskişehir’de, insanlar sokakta. Her katilin dönüp dolaşıp cinayet işlediği yere gelme hazzı bu sefer halkın öfkesiyle karşı karşıya.
Dün günlerden perşembe idi ve bu yazıyı okurken sormanızı istiyorum kendinize, “6 Mart Perşembe gününün kasedi neydi?”
6 mart perşembe günü ülke olarak gündemimizde ne vardı?

Bugün 7 Mart, bu yazının teslim tarihi.
Az önce Dermanlı mesaj attı, gördüm ama bozuntuya vermedim.
Süreli yayınlarda yazmak, ciddi bir iştir. Süresi esnek de olsa, her şeyi son dakikaya bırakmanın insanlarca içselleştirildiği bir toplumda, bu esneklik biz çözümsüzlüğün başlangıcıdır aslında.
Beynin yarın yapılacak işin bugünden yapılmaması gerektiğini vurgulamakla görevlendirilmiş kısmı, sonsuz bir döngü içerisinde, asla dinlenmeden neyi yapmamamız gerektiğini bize hatırlatmakta çünkü. Ve tam da ilk paragrafta sorduğum sorudan ötürü, gündemi yakalayabilecek bir yazı yazabilmem için olabilecek en geç teslim tarihinde yazıyı teslim etmemin gerektiği avuntusuna sahibim.
Gündem ise benden, düşüncelerimden, eylemsizliğim için ürettiğim bahanelerden bihaber.

Bugün 7 Mart, bu yazının teslim tarihi.
Beni tanıyan ya da tanımayan, bu yazıyı buraya kadar okumuş olan ya da çoktan yapacağı en doğru seçimin bu sayfayı geçmek olduğunu düşünerek benden ve yazdıklarımdan ümidi kesmiş insanlar karşısında ne anlatmanın doğru olacağını düşünüyorum kara kara. Sizler, DEVREMÜLK adını verdiğimiz, paylaşımdan konuşabilmek için yayınladığımız bu dergiyi bir anlık merak sonucu eline almış sizler, benim gördüğüm neyi görmemiş olabilirsiniz ki? Neyi duymamış olabilirsiniz ki? Müzikten mi bahsedeyim? Bolot Bayrisev adında bir amcanın, Throat Singing denilen türde yaptığı müziğin ne kadar harika olduğundan mı? Bu hepimizin kendisini aldatma çabasından başka ne olabilir ki? Aziz Nesin’in siyaset üzerine yazmasıyla ilgili olarak kendisine sorulan sorulara cevaben anlattığı bir öykü vardır,aklımda kaldığı kadarıyla yazıyorum, sürç-i lisan edersem affola.
“Diyelim ki, denizin ortasında kocaman deliklerinden su alan, hızla batan bir gemidesiniz. Herkes geminin deliklerini tıkamak için de uğraşıp didiniyor. Ve ne tesadüf ki, o gemide dünyanın en iyi keman virtüözü var. Siz gidip de ona, ‘Hadi beyim, bize bir Bach çal da şenlenelim!’ diyemezsiniz. O da bunu diyemez, ‘Bach çalmak benim görevim, geminin batmasına engel olmak değil!’ diyemez. O gemi batarken, yapılabilecek tek bir şey vardır, herkesin omuz omuza mücadele vermesi, gemiyi kurtarmak için elinden geleni yapmasıdır. Virtüöz ya da değil, bu görevin taksiminde kimsenin ayrıcalığı yoktur.”

Demem o ki, sizinle kalkıp dünyanın müziklerinden, Putumayo’nun çıkardığı albümlerden, etnik cazdan ve diğerlerinden konuşamam şimdi. Bir virtüöz değilim, gelecekte bir yerlerde öyle bir konuma erişeceğim gibi bir iddiam da yok, sadece bu yazıyı okuyan ve okumayan herkesle beraber olduğumun farkındayım batan bu gemide, gemiyi kurtarma mücadelesine ortağım. Ve web sitesine girip de okuduğunuz ya da bilmem kaç lira verip de aldığınız bu fanzinde, sizinle paylaşabileceğim şey, bu ülkeye dair düşüncelerim, kızgınlıklarım, kırgınlıklarım ve öfkem olacaktır. Üstelik bunların hepsi ya sizin de çoktan beri düşündüğünüz ya da çok uzun zaman önce çürüttüğünüz düşünceler olma ihtimaline sahiptir.

Ve belli mi olur, ciddiye alıp da okursanız, bu düşünceleri tartışma olanağımız da olur ve mülkiyeti olmayan düşünceleri(mizi) paylaşmanın hazzını tadabiliriz.

İlk sayı için eyyorlamam bu kadar olsun, ikinci sayı seçimlerden önce olursa keyifli bir yazıya daha ortak oluruz, seçimlerden sonra olursa, -uzak ve güzel – bir ihtimal, barikat arkasında yazarız bu yazıları.

Bir çocuk vurulduğu için tüm Yunanistan yandı, biz kaç can kaybettik, elbet bu gemi de bunun diyetini ödeyecek!

(Bu yazıyı Devremülk adlı fanzin için yazmıştım, gelmeyin üstüme :) )

 

 

 

Yarım Kalmış Bir Gezi Yazısı – GAP Faciası

kültür turu kesinlikle rehber eşliğinde ve bir tur operatörünün garantörlüğünde yapılmalıdır.
bu işten ne kadar anlarsanız anlayın, kendi başınıza çıkmayın.
yaşayacağınız maceralar ile yapmayı planladığınız kültür turu, kültür turu olmaktan çıkabilir pekâla.

size kendi küçük gap turumuzdan alıntılarla durumu anlatmaya çalışayım.

her şey onur air’in 5000 tane uçak biletini 49 tl’ye indirdiğini açıklamasıyla başladı. bu haberin ertesinde eşine sürpriz yapma sevdasıyla, mecnun kardeşiniz diyarbakır’a gidiş için iki tane promosyon bilet aldı. hatalar silsilesi burada başlamıştı, gidişle beraber dönüş bileti almayan mecnun, “amaaan sabiha gökçen olsa ne olur, döndükten sonra başımızın çaresine bakarız” diyerek sunexpress’ten almıştı çünkü dönüş biletini.

bilet alımından yaklaşık üç hafta sonra, elsa ve mecnun’dan oluşan ikili, akşam haberlerinde o hafta diyarbakır’ı sıcak hava dalgasının vuracağını izlerken, bu geziyle ilgili şüpheler zihinlerinde oluşmaya başladı – tamam itiraf ediyorum, elsa onu öldürseler yaz sıcağında oraya gitmeyeceğini söylemişti zaten üç hafta boyunca ve başında et kalmayan mecnun zaten bin pişmandı biletleri aldığına – ama çok geçti.

otel rezervasyonu bile önceden yapılmış ve ücreti ödenmişken, yola düşmekten başka seçenek yoktu zaten.
ayrıca büyük bir aymazlık sonucu, mecnun kişisi orada kalacakları süre boyunca diyarbakır’da konaklayacaklarını düşünmüş ve planlarını ona göre yapmıştı – eğer gap’a giderseniz, bunu asla yapmayın! üç gün mardin’de kalın, çok daha iyi!

uykusuz ve düşünceler içinde geçen bir gecenin sabahında, mecnun ile elsa yola çıktılar. parfüm vs. tehlikeli maddeleri havaalanında devletin şevkat dolu kucağına terk ettikten sonra uçağa yerleştiler ve yükseklik korkusu olan mecnun’un (korkusuz korkak) sızlanmaları eşliğinde, sıkış tepiş üstelik bebek feryatları arasında uçakta başladı maceraları.

diyarbakır’da indiklerinde, oradaki taksilerin dört bir yana astıkları fiyat çizelgelerine bakmadan ilk taksiye atlayıp otele gitmek istediler – yapmayın, önce fiyatlara bakın, sonra taksiciyle pazarlık yapın ve eğer class hotel’de kalıyorsanız, bunu sır gibi saklayın!

otele ufak bir diyarbakır turu yaparak ulaştıklarını kısa süre içinde öğrenecekti ikili, çünkü sonraki taksi kullanımlarında gördüler ki, diyarbakır’ı baştan aşağı dolaşmadıkça bir taksiye o kadar yüklü bir ücret ödenmiyor.

otelde isimlerini verdikleri gibi, odalarına çıkarıldılar ve elsa’nın hijyen konusundaki hassasiyetini bilen mecnun’un önceden ayarladığı bu otelde ilk hüsranlarını üzerinde “temizlenmiş” yazan ama aslında temizlenmemiş olan tuvaleti gördüklerinde yaşadılar elbette!

neyse ki, zaten sinirli ve uykusuz olan elsa daha ağzını açamadan mecnun resepsiyonu aradı ve gerekli düzenlemeler yapıldı.

diyarbakır’da kahvaltıcılarıyla ünlü bir hasan paşa hanı, o hanın da üst katında insanlara sunulan mükellef kahvaltı sofraları vardır. bilirsiniz değil mi?
sizi uyarıyorum, kahvaltılık malzemelerinizin temizliğine güvenseniz de, ekmeklerinize dikkat edin!

güne güzel bir başlangıç yapmak için gidilen kahvaltıcının pidesinden, hamurla pişmiş bir böcek çıkabiliyor çünkü. ve inanın dostlarım, önünüzde on beş çeşit kahvaltı, elinizde böcekli bir ekmekle kahvaltı yapabilmek… eh, pek mümün değil!

kahvaltılarını bitirdikten – yani yarım bıraktıktan – sonra ikili mecnun’un programına uygun bir şekilde turlarına başladılar.

1. gün programı : hasankeyf – midyat – mardin – diyarbakır

yapmayın! bir gün içerisinde, eğer arabanız yoksa, bunu yetiştiremezsiniz!

taksiden gözü korkan ikili minibüsle ve son durağa kadar ağlayan bir bebek ile ilçe otogarına gittiler ve otogarda etrafları onlarca çocukla çevrili bir hâlde, batman minibüsüne doğru ilerlediler.

( gözlemlerimize göre çocuk rehberler diyarbakır, mardin, batman ve midyat’ta oldukça yaygın olmakla birlikte, onları çok para karşılığı az şeyi anlatan cüzdan düşmanı yaratıklar olarak tanımlamak da mümkün. )

orada kendilerine minibüsün kapısına kadar yapışan bir rehbere – geriden gözleyen iki rehbere daha yetecek – parayı verdikten ve rehber kaçtıktan sonra, onların bağımsız çalıştığını ve diğer iki rehberin de para beklediğini gördüler. daha fazla baş ağrısı yaşamamak için de o iki rehbere para verip, diğerini dövmeye gönderdiler. yani en azından öyle yapabilmeyi arzuladılar içten içe, küçük çakal parayı kaptığı gibi toz olmuştu çünkü. diğer iki hain çakal(!) ise bozuk parası olmayan çiftin para bozdurmasını beklediler.

( dip not : hasankeyf’e gitmek için önce batman’a sonra da oradan midyat minibüsüne binmek gerekiyor. ulaşım için ford transit minibüsler kullanılıyor ve diyarbakır batman 8 tl, fazlasını almıyorlar. hasankeyf’e gidince çocuk rehber alın yanınıza, dinlemesi keyifli. )

ve sıcakta, çalıştığı hâlde şoförün çalıştırmaya yanaşmadığı klimayla – bunu ancak yolculuğun sonunda öğrendi çift – bir buçuk saatlik yolculuk başladı tozlu yollarda. ( yolda askeri araç görmeyeni dövüyorlarmış. )

( ve diyarbakır-batman-mardin üçgeninde istanbul’un bilinen en önemli yeri kanarya mahallesi’dir tezi doğrulandı. çünkü binilen bu ilk minibüsün şoförünün kardeşi, batman’dan binilecek diğer minibüsün şoförünün yeğeni ve mardin’de sohbet edilen insanların çoğu hayatlarında en az bir kez kanarya mahallesi’ne gelmişlerdi. )

batman’da durmadı elsa ile mecnun. kısa bir mola verip hasankeyf minibüsüne atladılar yine. ve hasankeyf’e giden sarsıntılı yolculukları başladı.

hasankeyf hakkında bilgi vermeyeceğim burada, hepimiz çok iyi biliyoruz en nihayetinde hasankeyf’i. ama mecnun’un bilip elsa’nın bilmediği şey, geziden yaklaşık 1 – 1,5 ay önce toprak kayma neticesinde bir kişinin ölmesi nedeniyle hasankeyf’e giriş çıkışların yasaklanmış olmasıydı.

ve mecnun’un belki de aradan sıyrılıp kaçak göçek gezdiririm dediği yerde dikilen polis otosu sayesinde, elsa günün ikinci büyük darbesini aldı. bölgede görmeyi en çok istediği şeye ulaşamıyordu. hasankeyf’e giriş kapatılmış, etrafı çevirilmiş ve nöbetçi polisler dikilmişti.

polislerin beklemekten sıkılıp gideceklerini beklemekse, düpedüz hayalperestlikti! (onu da denedik, biliyoruz. )

ve sonunda, yakalarına yapışan çocuk rehber sürüsünden balbazar’ı seçen eyş edasıyla rehberlerini seçip, hasankeyf’i bir de ondan dinlediler. hayatını anlatmayı hasankeyf’i anlatmaktan daha fazla önemseyen bu hergele, sorularımıza verdiği “abey bilmiyorum” cevaplarıyla içimizi ferahlattı. heyhat, suç çocukta değil. ona bunu yaptıran ailede de değil, hasankeyf’i bu hâlde bırakan devlette.

( demirel düze inme vaadi verene kadar yöre halkının hasankeyf’te yaşadığını bilmiyorduk habir de o köprüde yaşayan ailenin tapusu olduğunu. )

ve hasankeyf’ten de istediğimizi alamamış bir şekilde ayrılmak üzere minibüs yoluna çıktık.

( batman – hasankeyf : 4 lira. hasankeyf – midyat : 4 lira. minibüsle tüm o yolları tepmenin mabadda yarattığı acı hissi : paha biçilemez! )

her şeyi dakik bir şekilde planlamış olan mecnun’un hesaplamadığı üzere, yoldan ne boş minibüs geçti, ne de midyat minibüsü. yaklaşık bir saat boyunca elsa ve mecnun’un yaptığı tek şey su içmek ve midyat minibüsü beklemekti bu yüzden ve eğer seçeneğiniz varsa, beklemeyin!

sonunda gelen minibüste bir kişilik tabure kaldığından – evet tabure -, elsa kişisi midyat’a tabure, mecnun kişisi ise iki büklüm bir şekilde varabildi. ve o bozuk yollarda, çığlık çığlığa bebek ağlamasıyla geçen yolculuk boyunca, elsa’nın bakışları altında bir böcek misali ezilen mecnun’un ömründen bir kaç yıl da öylece gitti.

bu arada, ikili ne zaman bir toplu taşıma aracına binse bir bebek ağlıyor fark ettiniz değil mi? şaka olsaydı gülmezdiler, gerçek olunca çıldırdılar elsa ile mecnun. çünkü ne zaman toplu taşıma aracına binseler bebekler ağladı ve üstelik bunun mecnun’un tipi ile zerre alakası yoktu.

midyat…
midyat’ın nesi güzel? telkari işlemeciliği…
peki ya bir buçuk saat süren ve ağlaması bitmeyen bir bebekle yapılan bir minibüs dolusu kızgın ve terli insanla birlikte varılmışsa oraya nesi güzel olur?
nefes alması…
o da alınabilecek kadar serin olursa!

işte bu halde varmıştı elsa ile mecnun midyat’a. sinir bozukluğu içindeki elsa, bulduğu eczaneden ihtiyaç duyduğu ilaçları alırken, mecnun da elindeki kağıda aldığı notlara bakarak gitmeyi planladığı yerlere kendilerini ulaştıracak rotaları öğreniyordu.

ama midyat’ı gezmeden önce, oturup çay içmeli, düşünmeli ve sakinleşmeliydi elsa. mecnun bunun için, kendisini oldukça güzel görünen taş bir binanın iç avlusundaki çay bahçesi/restorana soktu. bir adı vardı oranın ama…

elsa, hayatında karşı karşıya kaldığı en kirli çay bardağı karşısında sinirden köpürürken, özür mahiyetinde o bardağı alıp yeni bardakta çay getiren garsonun getirdiği bardaktaki dudak izi ve lekelerini görmesiyle kayışın kopması bir oldu. garsona, mecnun’a, o esnada gözlerini diken adamlara ve yolda yürüyen amcaya bağıran elsa hışımla terk etti ortamı, lavaboya yüzünü yıkamaya gitti.

mecnun da, bir ayıyla boğuşma macerasını burada elsa’nın dışarı çıkmasını beklerken yaşadı. her şeyden habersiz gelip erkekler tuvaletine giren öğretmen kılıklı bir amca, içeride işini görürken ve mecnun kadın ve erkek tuvalatlerinin kapılarının açıldığı holde beklerken ayı sessizce mecnun’a yanaştı. o iri varlığı son âna kadar fark edemeyen mecnun, bir omuz darbesiyle ileriye fırladı ve dönüp de “noooluyo lan” demeye çalışırken,  ayının erkekler tuvaletinin kilitli kapısını da diğer omzuyla aştığını gördü. zavallı öğretmenin içeriden gelen o tiz “doluuuuu” feryadı, yaşanan trajediyi anlatacak en iyi sestir herhâlde. fakat ayı o kadar kolay vazgeçecek gibi değildi, erkekler tuvaletinde yaşadığı hadiseden ders almamışçasına kadınlar tuvaletine yöneldi ayı. içerideki elsa’yı korumaya çalışan mecnun ise “dolu birader” diye erkekliği korumaya çalışarak önüne atıldı ayının.
ufak bir itişmeden sonra “hırmfhırmf biz orayı da kullanıyoruk” diye homurdanan ayı – ki onun sesini taklit etmemin imkânı yok – sallana sallana çayırlara – ya da ormana – doğru ilerlemeye başladı – nereye gittiğini bilmiyorum, aşikâr olduğu üzere uydurdum. ama adam geldi, yapmadı, gitti. evet manyaktı! –

bir iki dakika geçmeden öğretmen tipli amca çıktı tuvaletten. önündeki ıslaklığı gizlemek için, kenardan ve gölgelerden yürüyerek terk etti mekânı.

elsa da az sonra çıktı, nasıl bir tehlikeden kurtulduğunu asla bilemeyecekti. (eğer ben 1001231231 kez anlatmasaydım!)

midyat’ı daha uzun anlatabilmeyi isterdi mecnun, ama elsa tüm bu trajedilerin üstüne onu ilk uçakla eve götürmesi konusunda baskı yaparken görülebilecek bir iki yeri görmeye çalıştılar ve yağmur başladı, üstelik sağanaktı. elsa ile mecnun sırılsıklam oldu.

( “yağmur altında sucuğa dönmüş bu zavallı çifti okullarına kabul eden, kiliselerini geziden ve tarihlerini anlatan süryani kilise görevlisi ve cemaatine teşekkürü bir borç bilirim.” )

sonrası mı? bulabildikleri ilk minibüse atlayıp bebek çığlıkları eşliğinde mardin’e gittiler, hiç durmadan diyarbakır minibüsüne atladılar. ve bebek ağlamasının olmadığı tek minibüs diyarbakır – mardin minibüsüydü. diyarbakır’dan otele gidene -yine bebek çığlıkları –  ve yatana kadar – homurtular – mecnun ile konuşmadı elsa.

bu yazının bu kısmını bir buçuk ayda tamamladım. ikinci ve üçüncü günü de önümüzdeki aylarda yazarım herhâlde.

bu yazıdan çıkarılacak ders : mutlu olmak istiyorsanız, kültür turu yapmak istiyorsanız… bizim yaptıklarımızı yapmayın! hiçbir şey daha kötü gidemez çünkü!

( bu yazıyı 2010 yılında yazdım. elbette o ikinci ve üçüncü günü anlatacak bir yazı yazmaya teşebbüs bile edemedim. :) şimdi bahar vesilesiyle kanım yeniden bitlenmişken* , gezmeye gitmek için çeşitli dahiyane(!) yollar kafamı meşgul ederken bu yazı aklıma geldi ve paylaşmak istedim, umarım eğlenmişsinizdir, çünkü biz hiç eğlenmedik :) ve evet, elsa benimle tatile çıkmamak için kapıya, bacaya, hatta duvara yapıştı o günden sonra.  aslkdisaliaşlsdialisdl

kanı bitlenmek – ki kendisini yıllardır kullanım – aslında yanlış kullanımmış. doğrusunu ekşi sözlük’ten bayanlazarus söyledi : biti kanlanmak.

mallığıma tüküreyim, nasıl benim aklıma gelmedi ki bunca yıl? :) üstelik vermek istediğim anlama da yaklaşmıyor bile. o zaman onu “kanı kaynamak” olarak okumuş sayın kendinizi. şahsen ben “para”lamış değilim çünkü! )

 

 

Okul Çıkışında Türban Takan İlkokul Öğrencileri

Bu yazıyı 04/02/2008 yılında, Özlem ile Eyüp’te yaşarken yazmıştım. 2013 yılının sonuna gelirken, Mustafa Durdu’nun “Ortaokulda Örtünmek ve Başörtülü Çıplaklar” yazısını okuyunca aklıma geldi ve yeniden yayınlamaya karar verdim.

Sürç-i lisan ettiysem, affola.

Mustafa Durdu’nun yazısı için : http://www.habervaktim.com/yazar/61657/ortaokulda-ortunmek-ve-basortulu-ciplaklar.html

———

önce basit bir tanım koyayım, olur da tedbirsizlik eder, sonradan unuturum : gelecek kuşağın nasıl yetiştiği konusunda ibretlik birer örnek olarak kullanılabilecek, masum çocuklar.

gözlemlemek adına özel bir çaba dahi sarf etmeden, eşimle birlikte gözlemlediğimiz kadarıyla 7-17 yaş grubuna mensup kız çocukları arasında “okul çıkışında türban takmak”, tıpkı aynı marka bot giyme modası gibi gittikçe yayılıyor.

kırsal kesimde değil, bilakis, istanbul’un merkezindeki okullarda gördüğümüz bir gerçek bu.

ve bu başlıkla “özellikle” altını çizdiğim üzere bu çocuklar ortaokul öğrencileri bile değil, ilkokul çağındaki çocuklar.
yani, kandilli kız lisesi’nde okuyan kızların çıkışta başını kapatması başka bir şey benim için.
onlar belli bir soyut düşünme yeteneğine, belli bir karar mekanizmasına sahipler çünkü. ne kadar bağımsız oldukları ayrı bir konu, ama vicdanım kabul etmese de, islami terminoloji’ye uygun bir şekilde söylersek liseyi bitirmeye yakın bir öğrencinin akli baliğ olmadığını söylemek mümkün değil, bu yüzden onların seçimleri hakkında çok da sarf edebilecek bir sözüm yok.

konuya dönersem, yakın ya da uzak gelecekte baba olacak bir birey olarak, gözüme çarptıkça içimi acıtan şey, 7 – 11 yaş arasındaki o kız çocuklarıdır.

daha ip atlamaktan, elinde taşla seksek oynamaktan, kokulu arı maya silgileri taşımaktan, cindy/barbie bebeklerle oynamaktan başka bir şey bilmeyen, bilmemesi gereken o kız çocuklarının hâlidir.

eskiden okul çıkışında önlüğün düğmelerini açılırdı, yaka çıkarılırdı, kravat gevşetilirdi ama yoktu o zamanlarda okul çıkışında türban takan çocuklar.

çocuklar, ne anlardı ki türbandan?!

peki bugünkü çocukları ayıran ne, bunu anlayamıyorum. ve şaşkınlığa düşüyorum bu yüzden, “okul çıkışında türban takan ilkokul öğrencileri”nı her görüşümde.

anlayamıyorum, nasıl ikna edildiğini o çocukların.

çantalarının bir köşesinde sakladıkları o örtüyü, o son zil çalar çalmaz takmaları gerektiğini bilinç altlarına nasıl işlediklerini bilmiyorum.

çünkü o kızlar daha soyut düşünmeyi öğrenmemiştir, onlar bilmezler ahlâkın, ahlâklı olanın, ahlâksızlığın ne olduğunu…

o kızlar en ileri birliktelik oyuncak bebeklerini filmlerde gördükleri gibi öpüştürmektir…

ve bunu kötü bir şey olarak yapmazlar, maksatları bile çocukçadır, büyüklere özenirler…

yazı elimin altında uzadıkça uzuyor, nereye varmak istediğimi bile bilmez oldum.

nasıl anlatayım, eğer birileri sekiz dokuz yaşında çocuğun saçının telinden tahrik oluyorsa gerçekten, bu sapıkları yarattığımız ve yaşattığımız için – eğer varsa gerçekten – tanrı bizi tümden yok etmeli, türkiye’yi haritalardan silmelidir…

eğer öyle değilse ve anne babalar çocuklarını kocaman adamların saçlarından tahrik olduğuna inandırmayı başarabiliyor ve üstelik buna kendileri de inanıyorsa, onların akli dengesi kontrol edilmelidir…

eğer gerçekten – var olduğuna inanılan o – tanrı’ya atfedilen bir emirse daha düşünmeyi öğrenememiş, cinsel kimliği oturmamış çocuklara birer cinsel obje muamelesi yapmak, bunu atfedenlerle birlikte o – varsayımsal – tanrı da silinsin insanlığını bugününden ve yarınından.

üzgünüm, üslubum sert olmuş olabilir, yirmi, yirmibeş ya da otuz yaşında bir “kadın”ın kendisini örtmesi başka bir şeydir.
ama el kadar sübyanın örtünmesi, bir insanlık problemidir.

ve birileri o küçücük çocukların beyinlerini, daha anlayamadıkları şeylerin korkusuyla doldurur, onların o küçücük beyinlerini zehirler/o beyinlere tecavüz ederken, kalkıp da orada burada “üniversitede ya da kamuda türban”ın tartışılmasını anlamıyorum…

önce o çocukların ellerinden fütursuzca (ç)alınan özgürlüğü ve içlerinde yetiştirilen korku düşünülmeli, ve bunun önüne geçecek bir çözüm bulunmalıdır.

Demokrasi İslam’a Hakarettir!

habervaktim ekibinden mustafa durdu isimli şahsın isyan çığlığı!

2008 yılında, şimdinin âkil adamı hayreddin karaman‘ın “müslümanlar gönüllü olarak laik bir düzen kurmaz” yazısını paylaşmıştım burada, incelemiş, tartışmıştık üzerinde. 5 yıl sonra dönüp baktığımızda aynı camianın bir adım ilerlemeden aynı şeyleri söylüyor olduğunu görmek, çok da şaşırtıcı olmasa gerek.

neyse, yazıya bakalım kısaca:

— alıntı
yaşadığımız asırda pek çok müslüman düşünür, entelektüel ve yazar büyük bir zihin bulanıklığı içerisinde olduğundan ve bilinç altlarında kalan islâmî düşünceyi göstermek, uygulamak ve eylemselleştirmede pasif davrandıkları gerçeğini gördüğümüz için herkesin bildiği veya bildiğini düşündüğümüz fakat ifşa etmeyi konjonktüre uygun görmediği ve böyle devam ettiği müddetçe zındıkanın modern bir hâlde dimağları kuşatacağı endişesinden hareketle bazı hakikatleri yeniden gür bir seda ile ifade etmemiz gerektiğini düşünüyorum.
burada demokrasinin kelime ve terim anlamlarını veya tarihsel gelişimi içinde aiol, ion ve dor medeniyetleri şeklinde inkişaf eden eski yunan kültür ve medeniyetinde demokrasinin nasıl ortaya çıktığını ve bu sistemin roma cumhuriyetinde ve akabinde kurulan ceneviz ve venedik cumhuriyetlerinde nasıl geliştiğinden bahsedecek değiliz.
— /alıntı

tamam, mustafa durdu’nun oturup sözlük açtığını – kimbilir belki nişanyansözlüktür – ve demokrasi üzerin birkaç satır okuduğunu anladık. bahsedecek değiliz dediği de, “kopyala/yapıştır yapacak materyalim bitti”nin kibarcası aslında. ve bu arada düşünürlerin, yazarların, entelektüellerin zihin bulanıklığı dönemde, durdu ve çevresinin kaya gibi sağlam olduğunu anlıyoruz bu iki paragrafta.

— alıntı
demokrasinin islâm dışı bir sistem olduğunu ve islâmî sistem ile bağdaşmayacağını bugün hâlâ tartışıyor olmamız, bizim buna yeterince ehemmiyet vermememizden ve özellikle de baskı ve şiddet dönemlerinde demokrasiyi bir kurtuluş aracı olarak görme gibi bir yanılgıya düşmemizden kaynaklanmaktadır. böyle bir hata yapmamız neticesinde demokrasinin, islâmî düşünceyi benimsemiş insanları nasıl tahrif ettiğini de açık bir şekilde müşahede edebiliyoruz.
—/alıntı

bu kısmı yazıda vurgulamış, ben de ayrı bir alıntı olarak aldım. “baskı ve şiddet dönemlerinde demokrasiyi bir kurtuluş” olarak kullanan müslüman kardeşlerimizin bir yanılgıya düştüklerine işaret edilmesi, hayrettin karaman’ın imâ ettiğinden çok da farklı değil sanki?
demokrasinin ve getirdiği özgürlük ortamının islâmi düşünceyi benimsemiş insanları nasıl tahrif ettiğini anlayamadım ben. herkesin istediği gibi, inandığı şekilde yaşama özgürlüğüne sahip olması, inanç üzerinde nasıl bir etkiye sahip?

alıntı
yukarıda belirttiğim gibi islâmî sistemi benimsediği hâlde demokrasinin olanaklarını islâmî hizmete verdiği faydadan etkilenerek demokrasi taraftarı olan veya hiç değilse demokrasiyi beyhude yere islâmî sistemde arayan yahut demokrasiyi bir araç olarak gördüğü hâlde zamanla onun en büyük savunucusu durumuna gelen düşünür ve yazarlar, farkında olarak veya olmayarak islâmî düşünce yöntemini tahrif ediyorlar.
islâm’ın kendisi nasıl ki fıtrî bir sistem, temiz bir nizam ise yöntemlerinin de temiz ve fıtrî olması zaruridir. buna göre islâmî düşünce sistemi nasıl ki allah ve rasûlü’nün emirleri doğrultusunda şekilleniyorsa yöntemin yani metodolojinin de islâmî düşünceye uygun bir şekilde olması icap eder. yöntem ile düşünceyi birbirinden ayıramayız. hatta yöntem de islâmî düşüncenin bizzat kendisi gibi önemli ve saygındır. buna göre demokrasi dini tıpkı diğer sapkın dinler gibi araç, vasıta dahi yapılamaz. bu durum, takiyye yönteminden daha şiddetli bir tahrifattır.
—/alıntı

kilisenin iktidardan elini çekmesiyle hristiyan dünyası’nda yaşanan özgürleşme sürecinin islam dünyası’nda da yaşanmasından duyulan korku değil de nedir bu cümleler?
dinin sadece ibadethanelerde ve bireyin kendi içinde kalması gerektiği yaklaşımı bu insanlara, bu çevreye neler kaybettirecek? çok merak ediyorum, gerçekten bak!

alıntı
yöntemin ve islâmî düşüncenin birbirinden ayrılmazlığını rasûlullah’ın hayatında, tebliğ sisteminde açık bir şekilde görebiliriz. bunun detayını sirette ve pek çok ayette de görebiliriz.

en geniş anlamı ile demokrasi bireysel özgürlüklerin ve toplumsal gerçekliğin ışığı altında fikir ve eylem hürriyeti ve bireylerin hiçbir şekilde başka sistemlerin boyunduruğunda bulunmaması hâli ve hakikatlerin çoğunluğa kurban edildiği düşünce sistemidir. buna göre demokrasinin kendisine göre kuralları, normları, haramları ve sevapları vardır. dolayısıyla demokrasi, beşerin oluşturduğu ve kaynağını ilahî sistemden almayan insan yapımı bir nizam ve sahta ilahları olan bir dindir. burada dikkat etmemiz gereken en önemli nokta cumhuriyet sistemi ile demokrasinin farklı alanlara münhasır olmasıdır. cumhuriyet devlet reisinin seçilme yöntemini halkın reyine ve reyin çokluğuna has kılan bir yöntemdir. demokrasi ise başlı başına bir nizam, hayata bakış şekli ve bireyin dünya görüşüdür. bundan dolayı demokrasi, dinin etkinlik alanını içine alarak onun hak ve salahiyetlerini tanımadan kendi hak ve salahiyetlerini oluşturur.
—/alıntı

demokrasiye “beşerin oluşturduğu ve kaynağını ilahî sistemden almayan insan yapımı bir nizam ve sahta ilahları olan bir din” demek süper bir şey lan! hani sözlük’ten baktığı tanımı almış almış almış, son cümlede iki kelimeyle kendi düşüncelerini ekleyip, çat! diye damgalamış.
ne güzel lan!
evet, demokrası insan yapımı ve insanı baz alan bir nizam. insan düşünme özgürlüğüne sahipse, kendi nizami sistemini kurmayı akıl edebilir, bu doğal bir şeydir. üzgünüm ama mevcut nizamın ilahi nizamdan daha iyi ve daha güzel bir dünya yarattığını düşünüyorum. cumhuriyet falan, bunlar laf salatası, geçiyorum tanımlarını.

alıntı
islâm ise kaynağını allah’tan alan, allah ve rasûlü’nün emirleri ile şekillenen insana var oluş gayesini açıklayan, en büyük hakikatleri ifşa eden ve adaletin yegane kaynağı olan ilahî bir nizam ve bütün beşeri dinleri reddeden ve geçerli olan tek dindir.
—/alıntı

buyrun hâlil ibrahim sofrasına! pekiyi kardeşim, sen neye inanıyorsan, senin için o. ne diyeyim? sen de haklısın kendince…

alıntı
yukarıda da belirttiğimiz gibi yapılan en büyük hatalardan biri de yöneticinin seçilme işini düzenleyen cumhuriyet ile başlı başına bir hayat nizamı olan demokrasinin bilerek karıştırılması olayıdır. bununla birlikte modern zamanlarda cumhuriyet ile demokrasi etle tırnak olmuş, demokratik cumhuriyet şeklinde kendisini geliştirmiştir.
biz cumhuriyeti yöneticinin yani emirin seçilme şekli olarak algılıyoruz. bunun islâmî düşüncedeki geçerliliği ayrı bir tartışma konusudur. fakat demokrasinin hayat nizamı olarak beşerî bir din şeklinde ortaya çıkması hadisesini görmezden gelemeyiz ve bu durumun islâmî düşünceyi nasıl tahrif ettiğini de düşünmeden edemeyiz.
—/alıntı
asdifaşlskdfşlaskdifalksdiflasd kıvırmanın dik alâsı! “biz cumhuriyete dost, demokrasiye düşmanız!” bu da islam cumhuriyeti modelinin altyapısı. demokrasi düşmanlığını açıklayan cümlelerdeki zehir yine muhteşem, “demokrasinin hayat nizamı olarak beşerî bir din şeklinde ortaya çıkması hadisesini görmezden gelemeyiz”. din olarak göstermeye devam ederseniz, bunu “ilahî” anlamda ötekileştirirseniz, görmezden gelemezsiniz zaten. işinize bu şekilde saldırmak geldiği için sahte ilahlar yaratmak ne güzel!

alıntı
ahzab 36’da ifade edilen “allah ve resûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. kim allah’a ve resûlü’ne karşı gelirse, şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır.” ayeti ile pek çok ayette belirtilen allah ve rasûlü’ne itaatın islâm dininin esası olduğu hakikati başka şekilde düşünmeye mahal bırakmaz ve beşeri din ve ideolojileri toptan reddeden kelime-i tevhidi kalbine nakşedenleri sapıklığa düşürmez.
—/alıntı

bak bu konuda bir şey söyleyemem, okudum biliyorum. metin bu, dolayısıyla uymak mecburi. itiraz eden, şuradan buyursun :http://www.kuranikerim.com/melmalili/ahzab.htm
ha, uyanı uymayanı yargılamak bana düşmez, bu adamlara da düşmez. temel mesele de bu!

alıntı
“şüphesiz allah katında din islâm’dır. kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra sırf, aralarındaki ihtiras ve aşırılık yüzünden ayrılığa düştüler. kim allah’ın âyetlerini inkâr ederse, bilsin ki allah hesabı çok çabuk görendir. âl-i imrân 19)” ayetinde ifade edilen din olan islâm nasıl ki tek ilahî din ise diğer dinler de beşerîdir ve sapkın ideolojiler ve nizamların bütünüdür.
—/alıntı

kendini meşrulaştırmanın yolu, kendin olmayan her şeyi ötekileştirmektir. bu bir siyasettir, buna sözüm yok. yine de “sapkın ideolojiler ve nizamlar bütünüdür” demenin nefret söylemi olduğu gerçeğinin gözardı edilmemesini istiyorum. kendilerine gelince “inanmasan da saygı duy!” diyen insanlar, neden görünüşte de olsa azıcık saygı duyamıyor?

alıntı
allah ve rasûlü’ne itaat ile etme ile şekillenen islâm hem dünya hayatındaki mutlak adaletin hem de ahiret hayatındaki sonsuz mutluluğun reçetesidir. bundan dolayı, bu kritere uyan yöneticiler caizdir.
“ey iman edenler! allah’a itaat edin. peygamber’e ve sizden olan ululemre (idarecilere) de itaat edin. eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -allah’a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız- onu allah’a ve resûl’e (sünete) götürün (onların talimatına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir. nisâ’ 59.”
yakın tarihimizde cehaletin verdiği en güzel örneklerden biri olan islâm demokrasi partisi gibi düşünce sistemi ve adı ile açıktan islâm’a hakaret eden bir garabetin ortaya çıkması, günümüzde demokrasi ile islâm’ı bağdaştırmaya çalışan bilinçli hareketten daha çok tehlikeli değildi.
bugün demokrat müslüman kavramı ile kast edilen şey putperest müslüman ile kast edilen şeyden farksız değildir. bir insan ya müslüman’dır yahut gayrimüslimdir. gayrimüslimliğin içinde bütün beşerî dinler ve ehl-i kitap olarak bilinen zümreler mevcuttur.
—/alıntı

demokrat müslüman ~= putperest müslüman!
delinin biri kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış. “bir insan ya müslüman’dır yahut gayrimüslimdir.” diyerek çok âşikar bir şeyi söylüyormuş gibi davranıyor bir de. 1 veya 0. önermeler mantığı böyle diyor, lâkin burada “bir insan ya müslüman olduğu için demokrasi karşıtı olur, ya da demokrasi adlı beşeri dini seçtiği için müslümanlıktan çıkar”dan başka bir şey söylenmiyor. biraz daha kibarca, biraz daha üstü kapalı bir şekilde…

alıntı
bütün bunları belirttikten sonra günümüzün müslüman yazar ve düşünür olarak takdim edilen şahsiyetlerine bakalım.
medyada neşvünema eden pek çok müslüman yazar demokrasi ile islâm arasında sıkışmış, bazen demokrasinin kriterlerini alan bazen islâm’ın kurallarına göre konuşan çelişkili bir konumda ömrünü tüketen bir garip taifedir.
keşke islâm’ın garipleri olsalardı. maalesef arada kalmışlığın, ezilmişliğin, çıkar yol olarak demokrasi dini ile islâm dinini birleştirmeye çalışarak tatmin olmaya çalışmanın verdiği bir geçici rahatlık içinde kitlelere kötü bir çığır açmakta ve belki iyi niyetlerle tahrifatın boyutlarını büyütmektedirler.
bugün islâm’a yapılabilecek en büyük ihanetlerden biri demokrasinin islâm’ın özünde var olduğu iftirasını atmaktır. bilerek veya bilmeyerek şirk bataklığında sürüklenen insanlar için şunu demeliyiz ki cehalet büyük şirkte mazeret olamaz.
—/alıntı

– demokrasinin islam’ın özünde olduğu yalanı bir daha söylenmeyecek!
– emredersiniz!
– demokrat olmak şirk koşmaktır!
– filiz, moda sahillerinde çılgınlar gibi şirk koşalımmı? asdflşaksidfaksifklaidfkasdf

alıntı
modern çağların müslüman yazarları özellikle de medyada yer edinenlerin pek çoğu demokrasiyi sadece bir geçici aygıt olarak gördüklerini söyleyerek onun ölçülerine göre hareket etmekte ona göre konuşup ona göre yazmakta hatta ona göre yaşamaktadır. bu aygıt onlar için zaman içinde başvurulacak yegâne ölçüt ve yegâne nizam hâline gelmiş olmasına rağmen hâlâ demokrasinin geçici bir vasıta olduğundan bahsedebilmektedirler. bu yanılgı onları kuşatmış, hayatlarının tek düsturu hâline gelmiştir. bundan kurtulmanın tek yolu geçici veya sürekli, araç veya yöntem, hedef veya hayat bütün bir fikriyatın islâmîleşmesi, bütünüyle islâm’a teslim olmasıdır. kurtuluş ancak ve ancak islâm’dadır.
ama sadece islâm’da.
—/alıntı

yazıyı bitireceğim diye göbeğim çatladı, keşke birkaç paragrafını paylaşıp sözümü söyleyip gitseydim.
evet, islam’da zor durumda kendi yüzünü göstermemek, farklıymış gibi davranmak ve araçları amaçlarına uygun şekilde kullanmak amacıyla her yola başvurmak meşrudur. ama hocamız bu araçlar tarafından değiştirilen, nefsi zayıf müslümanlar’a çok kızgın belli ki.