Hoşgeldin Otuz Yaşım!

Bugün, kendimi hiç de hazır hissetmediğim hâlde otuz yaşımın içinde buldum.

Tuvalette oturmuş laptoptan Gintama izliyordum, bir baktım telefonum titriyor. Saat 00:00 olmuş ve tam da 00:00’da doğum günümü kutlama konusunda hırslı bir takım insanların(!) mesajları telefonuma gelmiş bile. Neyse, sonuçta çalıştığımız şirketler – en azından pek çoğu – “Senin bugün doğum günün, hadi işe gelme, sana kıyak geçtik” demediği için, her ücretli köle gibi geceyi bir kadeh viskiyle taçlandırmak yerine (zaten evde içecek viski de yoktu), sabah işe patlak gözlerle gitmemek için yatağa girmek üzere terk ettim tuvaleti.

Yatağımda tanımadığım bir kedi buldum!

Evet, sokak kedisinin eve girmesi her zaman kötü bir şey değil, bunu kabul ediyorum ama mart ayında yatakta kedi bulmak, hiç de hayra alamet olmayabiliyor. Özellikle de o kedi erkekse ve eşyalarınızdan bir tanesini “kokusunu bırakmak için ideal malzeme” olarak görmüşse…

Kedi, kendisini yatağımda yakaladığım için benim gösterdiğim tepkiden daha fazla tepki gösterdi ve büyük bir panikle perdeye daldı! Odada ben, diğer kedinin muhtemelen eve girmesine yol açan kedim ve oğlanın babası tarafından yatakta basıldığı için panikle camdan kaçmaya çalışan bir dişi kedi ile karşıladık yeni yaşımı! Bana birkaç saat gibi gelen ve epeyce tırnak yeme tehlikesi atlattığım birkaç dakikanın sonunda kediyi camdan dışarı çıkarabilmeyi, perdeyi de patilerinin altından çekmeyi başararak evden uzaklaştırdım. Eğer perdeyi kurtaramasaydım, camdan dışarı çıktıktan sonra kornişi kafama indirecekti!

Eh, beni yakından tanıyanların çok da şaşıracağı bir durum olmazdı bu, hatta bu yüzden kafama birkaç dikiş yesem, geçmiş olsun demeden gülmeye başlardı insanlar. “Tam Canerlik!” der ve geçerlerdi, öyleydi çünkü…

Şimdi otuz yaşına geldim ya, klavyeyi önüme alıp bir hesap kitap falan yapmam gerektiğini düşündüm, otuz yaş olm bu boru mu?!

İnsanlar kararlar alıyorlar 30 yaşına gelince, hayatlarında değişiklikler yapmış oluyorlar, olgunlaşmış oluyorlar, büyüyorlar, kendilerini büyük görüyorlar, büyük hissediyorlar!

Geçen birkaç ayda bunun bunalımını yaptığımı bile söyleyebilirim, şimdi otuz olunca bir şey değişecek mi, kendimi daha farklı, daha yetişkin(!) mi hissedeceğim diye beklentiye girdim, sonra bir bok değişmediğini görünce bende yanlış bir şeyler mi var diye kendi içime döndüm baktım, kendime bakınca daha da yanlış olunamayacağı için bende olağandışı bir şey olmadığını fark ettim ve kendimi bıraktım.

Bütün umudumu bu sabaha bağlamıştım, bu sabah uyanacaktım ve sihirli değnek değmiş gibi olacaktı. Daha iki gün önce iş çıkışında Taksim’e gidip de sudan hallice 33’lük birayı saat 23:00’e kadar 3 TL’den satan mekândan içmeyi tercih eden adam geride kalacaktı. Sihirli bir değnek götüme girecek ve ben başka bir insan olacaktım!

Kedi benim yeni yaşımdan önceki son “Canerliğim” olacaktı.

Sonra sabah oldu, uyandım. Aynada saçımı kontrol ettim, bir anda beyazlar peydah olmamıştı, oysa hep olsun istemiştim. (O kadar dramatik bir geçiş olsun istemiştim ama ne yaparsam yapayım saçlarım gür ve saçmasapan bir renkte kaldılar, tek tel beyaz bile çıkmadı.) Sakalım hâlâ pis ve orantısızdı. Gözlerimin altında uykusuzluktan kaynaklanan bir miktar morluk vardı ve parmaklarım her zamanki gibi tombikti. Son zamanlarda çalıştığım iş nedeniyle biraz kilo almıştım, göbeğim bunu inkâr edecek gibi değildi.

Her şey yerli yerinde ve her şey aynı derecede boktan, aynı derecede sıradan ve yeterince dikkatli bakmazsan aynı derecede heyecan verici görünüyordu. Sağa sola baktım, ev aynı, sokak aynı, dışarı çıktım, otobüs kuyruğu aynı, işe geç kalışım aynı, boğazı geçen motor aynı, Marmaray’a tıkış tıkış doluşan, Metro’da itişen insanlar aynı, işe geç kaldım, amirler aynı…

Sonunda pes ettim, içten içe bilsem de hiçbir şeyin değişmeyeceğini, hâlâ gerçek dünya ile fantezilerindeki dünya arasında gidip gelen bir insan olarak, inkâr ediyordum gerçekliği. Bu sefer de gerçeklik kazandı, hâlâ adam olmamıştım toplumsal normlara göre, kutumda küçük hissediyordum! Evvelsi gece uykum kaçınca yatakta bütün konsantrasyonumu levitasyona verip zihin gücüyle uçmaya çalışmış ve yer çekimi karşısında yine yenilgiye uğramıştım zaten. Douglas Adams “düşmeyi unutunca uçacağımızı” söylemişti ve ben düşmeyi unuttuğum her seferinde yere kapaklanmıştım, belki böylesi işe yarardı!

Yıllardır inatla ve inatla anlatırım ya, “Yüzyıl önce yoktuk, yüzyıl sonra da olmayacağız. 1000 yıl sonra aramızdaki en muhteşem insanı bile hatırlayan kimse olmayacak. Üreme güdüsünün yarattığı ilkel canlılarız ve hayatımız aslında üreme çağına kadar gen havuzundan çıkmamızı engelleyebilen başarılı bir gen grubuna sahipsek üreyip ölmemiz üzerine kurulu. Dolayısıyla, bu hayatta bir tek kendimize karşı sorumluluğumuz olmalı, o da mutlu olmak olmalı.” sözleriyle hayata bakışımı, hah işte, bazen bu büyülü evrendeki küçücük yerimizi unutmak/geride bırakmak için birazcık hayal dünyasına dalmak, kendi sihrini yaratıp onun peşinden koşmak gerekir. 1 gün sabah tam 9:47’de Plüton gezegeninin Jüpiter’in arkasına geçmesi nedeniyle Dünya’daki yerçekimini geçici olarak azalacağını ve 9:47’de zıplayanların havada yüzüyormuş hissini yaşamaları fikrinin bile insanlara mantıklı geldiği ve yüzlerce insanın 9:47’de zıpladığı bir dünyada yaşıyoruz, Sir Terry Pratchett’ın üzerinde dolaştığı bir dünyada yaşıyoruz, bu yüzden bana havlumu çantama koyup bir uzay gemisine otostop yapmamam için bir neden söylemeniz lazım!

Neyse, ne diyordum yahu, otuz yıl önce bugün doğdum ben! Sabah tam dokuz on beşte üstelik! Hani yükselenimi falan hesaplayacak olan çıkarsa diye söylüyorum. O esnada gezegen yerine ebenim kütle çekim kuvvetine maruz kalmışım, ebemin burcundayım ben!

Ve aynadaki surat ne kadar yaşlı gösterirse göstersin, şimdiye kadar yaşadığım gibi, bol bol gülerek, kahkaha atarak, kötü şakalar ve espriler ile insanları yıldırarak, saçmalayarak ama mutlu olarak geçecek bir hayat görüyorum önümde. Bu otuz yılda başka türlü davranmayı öğrenemediğimi, bunu beceremediğimi ve becermeyi de istemediğimi görüyorum.

Çünkü sahip olduğum tek şeyin Neil Gaimann’ın Sandman’de ‘Ölüm’e söylettiği “Ne çok uzun yaşadın, ne çok kısa. Sadece bir ömür yaşadın!” cümlelerindeki gibi “sadece bir ömür” olduğunu ve doğama(!) karşı olan görevimi (aka yavrulamak!) kendime karşı olan görevimden (aka mutlu bir hayat sürmek) daha öncelikli bir konuma yerleştirmediğimi biliyorum.

Arada sırada herkes gibi ben de mutsuz oluyorsam da, bunu da hayatta olmanın bir getirisi olarak tadını çıkara çıkara yaşıyorum.

Bu yazıyı sabredip de buraya kadar okuyan, hayatımda olan bütün güzel insanlara da mutluluğumu paylaştığınız, beni mutlu ettiğiniz, sizi gülümsetmeme izin verdiğiniz için teşekkür ediyorum!

Birkaç otuz yıl daha yaşayalım lan böyle, hayatta olmak güzel bir şey, her şeye rağmen!

Reklamlar

Yaz Artık / Devremülk

Bugün 7 Mart, bu yazının teslim tarihi.
Bakıyorum Twitter’a, yarın Dünya Emekçi Kadınlar Günü, insanlar kadınlar sokağa çıksın, kadınlar yürüsün diye ses yükseltmekte. Bugünün kasedinde ise Reza Zarrab 15 kadın ayarlıyor polis şeflerine.
Tayyip Eskişehir’de, insanlar sokakta. Her katilin dönüp dolaşıp cinayet işlediği yere gelme hazzı bu sefer halkın öfkesiyle karşı karşıya.
Dün günlerden perşembe idi ve bu yazıyı okurken sormanızı istiyorum kendinize, “6 Mart Perşembe gününün kasedi neydi?”
6 mart perşembe günü ülke olarak gündemimizde ne vardı?

Bugün 7 Mart, bu yazının teslim tarihi.
Az önce Dermanlı mesaj attı, gördüm ama bozuntuya vermedim.
Süreli yayınlarda yazmak, ciddi bir iştir. Süresi esnek de olsa, her şeyi son dakikaya bırakmanın insanlarca içselleştirildiği bir toplumda, bu esneklik biz çözümsüzlüğün başlangıcıdır aslında.
Beynin yarın yapılacak işin bugünden yapılmaması gerektiğini vurgulamakla görevlendirilmiş kısmı, sonsuz bir döngü içerisinde, asla dinlenmeden neyi yapmamamız gerektiğini bize hatırlatmakta çünkü. Ve tam da ilk paragrafta sorduğum sorudan ötürü, gündemi yakalayabilecek bir yazı yazabilmem için olabilecek en geç teslim tarihinde yazıyı teslim etmemin gerektiği avuntusuna sahibim.
Gündem ise benden, düşüncelerimden, eylemsizliğim için ürettiğim bahanelerden bihaber.

Bugün 7 Mart, bu yazının teslim tarihi.
Beni tanıyan ya da tanımayan, bu yazıyı buraya kadar okumuş olan ya da çoktan yapacağı en doğru seçimin bu sayfayı geçmek olduğunu düşünerek benden ve yazdıklarımdan ümidi kesmiş insanlar karşısında ne anlatmanın doğru olacağını düşünüyorum kara kara. Sizler, DEVREMÜLK adını verdiğimiz, paylaşımdan konuşabilmek için yayınladığımız bu dergiyi bir anlık merak sonucu eline almış sizler, benim gördüğüm neyi görmemiş olabilirsiniz ki? Neyi duymamış olabilirsiniz ki? Müzikten mi bahsedeyim? Bolot Bayrisev adında bir amcanın, Throat Singing denilen türde yaptığı müziğin ne kadar harika olduğundan mı? Bu hepimizin kendisini aldatma çabasından başka ne olabilir ki? Aziz Nesin’in siyaset üzerine yazmasıyla ilgili olarak kendisine sorulan sorulara cevaben anlattığı bir öykü vardır,aklımda kaldığı kadarıyla yazıyorum, sürç-i lisan edersem affola.
“Diyelim ki, denizin ortasında kocaman deliklerinden su alan, hızla batan bir gemidesiniz. Herkes geminin deliklerini tıkamak için de uğraşıp didiniyor. Ve ne tesadüf ki, o gemide dünyanın en iyi keman virtüözü var. Siz gidip de ona, ‘Hadi beyim, bize bir Bach çal da şenlenelim!’ diyemezsiniz. O da bunu diyemez, ‘Bach çalmak benim görevim, geminin batmasına engel olmak değil!’ diyemez. O gemi batarken, yapılabilecek tek bir şey vardır, herkesin omuz omuza mücadele vermesi, gemiyi kurtarmak için elinden geleni yapmasıdır. Virtüöz ya da değil, bu görevin taksiminde kimsenin ayrıcalığı yoktur.”

Demem o ki, sizinle kalkıp dünyanın müziklerinden, Putumayo’nun çıkardığı albümlerden, etnik cazdan ve diğerlerinden konuşamam şimdi. Bir virtüöz değilim, gelecekte bir yerlerde öyle bir konuma erişeceğim gibi bir iddiam da yok, sadece bu yazıyı okuyan ve okumayan herkesle beraber olduğumun farkındayım batan bu gemide, gemiyi kurtarma mücadelesine ortağım. Ve web sitesine girip de okuduğunuz ya da bilmem kaç lira verip de aldığınız bu fanzinde, sizinle paylaşabileceğim şey, bu ülkeye dair düşüncelerim, kızgınlıklarım, kırgınlıklarım ve öfkem olacaktır. Üstelik bunların hepsi ya sizin de çoktan beri düşündüğünüz ya da çok uzun zaman önce çürüttüğünüz düşünceler olma ihtimaline sahiptir.

Ve belli mi olur, ciddiye alıp da okursanız, bu düşünceleri tartışma olanağımız da olur ve mülkiyeti olmayan düşünceleri(mizi) paylaşmanın hazzını tadabiliriz.

İlk sayı için eyyorlamam bu kadar olsun, ikinci sayı seçimlerden önce olursa keyifli bir yazıya daha ortak oluruz, seçimlerden sonra olursa, -uzak ve güzel – bir ihtimal, barikat arkasında yazarız bu yazıları.

Bir çocuk vurulduğu için tüm Yunanistan yandı, biz kaç can kaybettik, elbet bu gemi de bunun diyetini ödeyecek!

(Bu yazıyı Devremülk adlı fanzin için yazmıştım, gelmeyin üstüme :) )

 

 

 

Kuyruğunu Kovalayan Kedi

Kapıyı ardına kadar açtı… İçeriye bir süre boyunca baktı anlamsızca. Karanlık holün duvarlarını kaplayan kasvetli tabloların üzerinde dolaştı bakışları. Ayakkabıları paspasa ağır ağır sürtünürken ağzının kenarından sarkan sigaranın külü eşiğe düştü. Sigaranın ateşi yeniden küllerin arasına gömülmeden önce -derin bir nefesin etkisiyle- çelik kapının karanlık desenlerini aydınlattı. Usulca girdi içer, kapıyı kaparken apartmanın koridoruna fırlattı sigarasını. Paltosunu vestiyere astı. Durdu, vestiyere baktı. Eli havada ikircikli bir şekilde ilerleyip geriledi, parmakları titredi. Sonunda yenik bir şekilde vestiyerden eskimiş bir atkıyı aldı. Önce iki eliyle sıktı atkıyı, sonra burnunu atkıya gömüp uzun uzun kokladı. Başı öne eğildi hafifçe, elleri yanına düştü. Atkıyı sol elinde belli belirsiz sıkarak mutfağa geçti. El yordamıyla çaydanlığı buldu. Musluğu açıp çok az su koydu. Ocağı yakıp çaydanlığı ateşin üzerine yerleştirirken kedinin varlığını fark etti. Dolaptan bardak, kaşık ve şeker çıkardı. Isınmış suyu bardağa doldurdu, şekerli attı, ağır ağır karıştırdı. Bardağı tezgaha bırakıp eğildi. Kedinin acıklı nâmelerini daha fazla dinlememek için alttaki dolaplardan birinden kedi maması çıkardı ve tamamını yere boca etti. Kedi iştahla yemeğine saldırırken o, az önce su ısıttığı çaydanlığı ağzına kadar su doldurdu ve dökülmüş mamanın yanına bıraktı. Bardağı sağ eliyle kavradı, ayaklarını sürükleyerek salona geçti. Kapıya en yakın koltuğa bıraktı bedenini, bardaktan fırlayan birkaç damla kaynar su elini yaktı. Bardağı, sigara izmaritleri ve küllerle kaplanmış sehpanın bir köşesine iliştirdi. Ceketinin ceplerini sigara paketi bulma umuduyla karıştırdı. Sonunda kırışmış bir paket buldu. İçine sıkıştırılmış çakmağı ve sigarayı çıkardıktan sonra paketi buruşturup sehpaya attı. Çakmağın sesi odayı doldururken, kısacık bir aydınlıkta salon belirdi gözlerinin önünde. Duvardaki tabloların kimisi yamulmuş, kimisi düşmüştü. Kitaplık yıkılmış, perdeler paramparça olmuştu. Halı sigara yanıklarıyla kaplıydı. Sonra tüm görüntüler belirsiz siluetler hâline geldi. Sigarayı sehpaya, bardağın yanına iliştirip atkıyı iki eliyle sıkmaya başladı yeniden. Yüzünü atkıya gömerken birkaç damla gözyaşını da bulaştırdığının farkında değildi. Atkıyı kalbinin üzerine bıraktı. Sigara ve sıcak suyunu içmeye başladı. Kedi geldi, kucağına oturup miskin miskin mırladı. Tırnaklarını pantolonuna geçirince hafifçe irkildi. Kedi hemen üzerinden atlayıp salonun başka bir köşesine çekildi. Sigarası bitti, sehpaya doğru rasgele fırlattı izmariti. Boşalan bardak elinden kayıp koltuğa düştü. Kaşığın sesi karanlıkta boğuldu. Elleri göğsünde, atkının üzerine kavuştular birbirlerine. Uykuyu dalarken gördüğü son şey kedinin siluetiydi, kuyruğunu kovalıyordu.

(2004 ya da 2005 yılında Bilgi Yaratıcı Yazım Atölyesi’nde verilen bir ödeve yazdığım metin. )

Oyun

5… 4.. 3.. 2.. 1.. 0..

Ve perde…

İşte sahnedeydi. Biliyordu ki, bu son oyunuydu ve gösterinin sonunda perdeler bir daha açılmamacasına çekilecekti üzerine, bir kefen bezi  gibi.

Oyuna başladı. Bu oyunu o kadar uzun zamandır oynuyordu ki; oyunu sahnede mi, yoksa sahneden indikten sonra mı oynadığını bilmiyordu artık. Nerede bitiyordu hayatı? Ve oyun nerede başlıyordu? Asıl oyun neredeydi? Kimdi? Neydi? Ahmet miydi, yoksa Hamlet mi? Yoksa adı sanı bilinmeyen bir yönetmenin, adı duyulmamış bir oyunundaki figüran mıydı? Durdu, sahneyi paylaştığı oyuncu ezberden tekrarlarken cümleleri, karşısındaki karanlıkta birkaç yüz seçmeye çalıştı.

Nafile, tüm suretler o boğucu karanlıkta yok olup gitmişti. Belki yüzlerce insan dikkatle izliyordu onu, belki de kimse yoktu koltuklarda. Perde kapanana dek bilemeyecekti bunu. Kendisinin, aslında sahnedeki oyuncu değil de, karanlıkta kaybolmuş bir silüet
olduğunu düşündü. Şimdi karşısında, silüetler oynuyordu asıl oyunu. O da en arka sırada, koltuğuna yaslanıp seyrediyordu silüetleri. Bir ara durdu, aklına evindeki masasını süsleyen kafatası geldi. O silüetler için evdeki kafatasından bir farkı olup olmadığını düşündü. Fark vardı elbet, o -en azından şimdilik- nefes alıyordu. Sahneler birbirini izledi. Ve sonunda bitti oyun. Işıklar açıldı tiyatroyu kaplayan karanlığa inat, silüetleri gördü. Sağ başta 35 yıl önce oynadığı ilk piyesteki kendisini gördü. Onun yanında da orta okuldaki ikinci piyes. Solda takma sakalları ve pırıl pırıl gözleri ile canlandırdığı karagöz izliyordu onu. Bir yerden sonra listenin ucunu kaybettiğini farketti. O, hayatı boyunca, bu salonu dolduracak kadar kişiliğe bürünmüştü. Belki de daha fazlasına. Salona ürkütücü bir sessizlik hakimdi. Tüm gözler onun üzerindeydi. Reveransını, son reveransını, yaparken tek bir alkış sesi duyulmamıştı salonda. Birkaç saniye sonra ortala sıralardan zayıf, titrek bir alkış sesi yükseldi. Üşüyen bir ses. Alkış sesinin sahibini aradı gözleri, en azından gözleriyle teşekkür edebilmek için. Belki yıllardır o kalabalık içinde yaşadığı yalnızlığın en iyi tasviri olurdu bu alkış sesi. Alkış sustu, ışıklar söndü. Perde kapandı. Karşısındaydı alkış sesinin sahibi. Usulca tutundu birbirlerine yorgun eller. Sokağa çıktılar, akşamın serinliğinde sessizce yürüdüler ve en sonunda oyuncunun evine vardılar ay gökte kaybolurken. Alkış sesinin sahibi bir duş aldı, oyuncu ise kütüphanesinden rastgele
bir kitap seçti. Tanıyordu bu kitabı, adı “Akrep”ti. “Acaba son oyunum bu mu olmalıydı?” cümlesi yankılandı beyninde, sustu… Banyodan çıktı alkış sesinin sahibi, oyuncunun odasına geçip uzun uzun seviştiler, teşekkür edercesine. Alkış sesinin sahibi uyurken yatakta, oyuncu eşyalarını topladı. Alkış sesinin sahibinin üstünü örttü ve minicik
bir veda öpücüğü alkış sesinin sahibinin alnında soğurken, oyuncu terketti evi.

Dışarıda onunla beraber hareket eden güneşin ilk ışıklarıyla ısıtırken bedenini, gözleri evinde, hızlandı adımları uzaklara yönelirken. Artık gidecek hiçbir yeri yoktu, işte bu yüzden istediği her yere gidebilirdi. Nereye gittiğini bilmediği bir otobüsle atladı ve
uzaklaştı yaşadığı topraklardan, gülümseyerek.

Alkış sesinin sahibi hıçkırıklar içinde uyandı, onu rüyasında nası yitirdiğini anlatmak için yatakta dönünce, oyuncunun gerçekten yittiğini gördü. Gözyaşları yanağından aşağı süzülürken, oyuncu ile evlendiği günden beri bugünün geleceğinin bilinciyle yaşadığı
gerçeğini bir kez daha hatırladı. Ümitsiz bir şekilde kendini bu ayrılığın hiç olmayacağına inandırma çabalarını düşündü. Yirmibeş yılı beraber geçirdikten sonra gidemezdi. Gitmemeliydi… Nasıl gidebilirdi ki? Ortalığı ona ait birşey bulma umuduyla aradı. Yalnızca
üzerinde evlendikleri günün tarihi olan bir zarf buldu. Sararmış zarfı gözyaşları ıslattı. Titrek parmakları zarfın üzerindeki mührü kaldırdı, içinden yirmibeş yıldır okunmayı bekleyen sararmış mektubu çıkardı. Evet bu mektup tam yirmibeş yıldır okunmayı bekliyordu, bu mektup yirmibeş yıldır ayrılacaklarının habercisiydi ama o, yirmibeş
yıldır buna inanmamak için elinden geleni yapmıştı. Gözyaşlarının arasında mektubu okudu:

“Merhaba sevgilim,
Aslında sevdiğim desem daha doğru olur, çünkü sen bu satırları okuyorsan, ben senden bir daha dönmemecesine ayrılmışım demektir. Bu beni bir daha öpemeyeceğin, ellerimden tutamayacağın, bana sarılamayacağın, hatta beni göremeyeceğin ve duyamayacağın anlamına geliyor. Sana ne kadar acı geleceğini biliyorum çünkü ben önümüzdeki yirmibeş sene boyunca yalnızca bu ayrılığı düşünecek, başaramayacağım korkusuyla kıvranacağım.

Varlık-yokluk ikileminin uzlaşmaz uçlarındayız seninle. Ben sana yok olmanın, benliğini yitirmenin, evrenle bütün olmanın yegâne yolu olduğunu anlatıyorum; oysa sen, senin evrenin için de bir noktadan bile çok daha küçük olduğunu anlamayıp, küçük dünyanda müthiş egonun gölgesinde kalmayı tercih ediyorsun. Benim yalan söylediğimi, evrenin
benim dediğim gibi olamayacağını ve kalbinde Tanrı”yı taşıdığın sürece, Tanrı”nın kalbinde en yüce mevkiye sahip olacağını düşünüyorsun. Bugün evlendik ve sen şu anda yatağımızda mışıl mışıl uyuyorsun. Biliyorum yirmibeş yıl sonra bugün, ben seni bırakıp
gittiğimde dahi bu düşüncenden vazgeçmeyeceksin. Belki yalnızlık, senin bunları düşünmen için gerekli yegâne şeydir. Seni çok seviyorum, hem de hiçbir şeyi sevemeyeceğim kadar çok. Ama şunu da çok iyi biliyorum biz asla uzlaşamayacağız.

Hatırla istersen, birbirimizle tartışmak öylesine bir tutku hâline gelmişti ki bizim için, bizi bu tutku bağladı. Başladığımızdan bugüne kadar olan süreçte yaptığımız en güzel şey, tartışmaktı. Biraz da bu yüzden, seninle hayatımı birleştirdiğim gün bu yolculuğa karar verdim. Kendi içime bir yolculuk yapmalıydım ve yalnız olmalıydım. Böylece yapılan her tartışmayı uzaktan görecek, değerlendirecek ve en önemlisi, herşeyden uzakta huzuru bulacaktım. Arkamdan gelme. Kaldı ki, bunu yapamayacak kadar gururlu olduğunu biliyorum.

Sana hatıra olarak hiçbir şey bırakmak istemedim. Vaktinde senden bir ricada bulunmuştum, hatırlıyor musun? “Senden istediğim hiçbir şeyi yapmasan da, son isteğim yap!” demiştim ve bana söz vermiştin yapacağına dair. Son isteğim, bana ait olan ne bulursan, bu mektup dahil, yok etmen. Bu mektubu en fazla üç kez okuma hakkın var ondan sonra yakmalısın. Ve eşyalarımdan bulduğun olursa, lütfen hemen yok et.

Bu yine de tam bir veda değil sevgilim… Belki bir gün bir yerde, insan suretinde olmak zorunda da değiliz, yine karşılarşırız. Belki senin ciğerlerine dolan bir nefeslik hava olurum, belki bir fırtına. Belki sen bir çiçek olursun, dünyanın en güzel çiçeği hem de.

Şunu unutma, önünde çok uzun yıllar, hayatını gözden geçirmek ve bazı şeyleri değiştirmek için müthiş bir fırsat bu. Ne olur bu fırsatı sana verdiğim için mutlu ol.

Sevgiyle kal…”

(Yanlış hatırlamıyorsam, bu metin de 2002 yılında yazdıklarımdan biriydi. 17 yaşın o garip, o esrarengiz, o masum günlerinden ve sevgiliye kendini anlatma çabalarından bir hatıra.)

Bir Gece (2002)

Çıkıyorsun karşıma ansızın ve yürümeye başlıyoruz yemyeşil ağaçların gölgelediği bir yolda el ele. İğde ve ardıç kokuları birbirine karışıyor. Doyabildiğince içimize çekiyoruz…. yolun kenarında ağaçlardan inen sincaplar seyrediyor bizi… el sallıyoruz onlara, bazıları gelip omuzumuza tırmanıyor, saçlarımızla uğraşıyor… birbirimize bakıp gülümsüyoruz. Bu anın bitmemesini diliyorum içimden. Sonra gözlerimi kapatıp o güzel havayı soluyarak yürümeye devam ediyorum, elim elinin güvencesinde. Yola bakmak için gözlerimi açtığımda, etrafımızdaki yeşilliği geride bıraktığımızı fark ediyor ve etrafımızda yükselen büyük kızıl kayalara bakıyorum. Nasıl bu kadar hızlı yer değiştirdiğimizi anlayamıyorum. Sonra gözlerinin içine bakıyorum. Gözlerinin derinlerinde muzipçe bir ifade belirip kayboluyor. Dudağının kenarında sevimli bir gülümseme ile bana bakıyorsun. Gözlerinden gözlerimi ayırmak dahi istemiyorum. Sonra kendime engel olamıyorum dudağım dudağına kavuşuyor. Gözlerimiz kapanıyor ve öpüşmeye başlıyoruz. Dakikalar yitip gidiyor, sanki saatlerce, hatta günlerce hiç durmadan dudaklarını öptüğüm hissine kapılıyorum. Sonra yavaşça ayırıyoruz dudaklarımızı. Kendime gelmeye başladığımı hissediyorum, sanki daha 5 dakika önce uzayın herhangi bir yerinde, o uçsuz bucaksız boşlukta dönüyormuşum gibi bir hisse kapılıyorum. Kulağımda dalga sesleri çınlıyor. O anın büyüsünü bozmak istemediğim için yavaşça açıyorum gözlerimi. Yine gözlerini buluyorum gözlerimin tam karşısında. Bir kumsalda olduğumuzu fark ediyorum. Arkamızda uzanan palmiye ağaçlarıyla gölgelenmiş bir kumsal. Ansızın ağaçların içine dalıyorsun, peşinden koşmaya başlıyorum. Koşarken attığın kahkahalar ormandaki kuş cıvıltılarına karışıyor. Sesinden olduğun yeri bulmak hiç de zor olmuyor ama o kadar hızlı koşuyorsun ki takatimin tükendiğini hissediyorum. En sonunda bir tepenin üzerinde uzanırken yakalıyorum seni. Saçların güneşin ışıltıları altında renkten renge dönüyor ve esen o hafif rüzgarla dalgalanıyor. Elini uzatıyorsun, sıkıca sarılıyorum eline. Çıplaklığımızdan utanır gibi bir halimiz olmadığını fark ediyor, gülüyorum. Sonra güneş batana kadar uzanıyor, etrafı seyrediyoruz. Koca bir okyanusun ortasındaki tek kara parçasında yalnız başımıza olduğumuzu bilmek hoşumuza gidiyor. Sonra akşamın kızıllığında tepeden aşağı inmeye başlıyoruz. Bir mağaranın içine doğru çekiyorsun beni. Tereddütle içeri giriyorum. Karanlıkta el yordamıyla ilerlerken su sesleri yankılanmaya başlıyor. İlerledikçe bir şelaleye doğru gittiğimi fark ediyorum. Sonra o şelale muhteşem görüntüsüyle karşıma çıkıyor. Ufacık bir oyuktan gelen güneşin son kızıl ışıklarıyla şelalenin suları cam gibi duruyor. Sanki aşağı doğru bir ışık huzmesi akıyormuş hissine kapılıyor, bu güzellik karşısında büyüleniyorum. Tekrar çekiyorsun beni kendine ve geldiğimiz oyuktan şelaleye doğru atlıyoruz. Şelalenin sularıyla birlikte diplere dalıyoruz. Atlarken sana baktığımda sanki sende bir ışık huzmesiymişsin gibi geliyor. Suların döküldüğü o karanlık dipte sıcaklıkla karşılaşıyorum. Beni yakan bir sıcaklıkla ve o sıcaklık bana doğru yaklaşıyor, sonra sarılıyor bana ve suyun derinliklerinde küçük oyunlar oynuyor bedenimle. Senin teninin sıcaklığı tüm soğuğumu alıyor. Akşamı orada, o sularda seninle başbaşa geçiriyoruz. Hiç konuşmuyoruz, bakmamızla birbirimize herşeyi anlatıyoruz zaten. Sabahın o ilk ışıklarıyla uyanıyorum. Yanıma baktığımda senin yanımda olmadığını fark ediyorum. Korkuyla aranıyorum, şelaleden dışarı çıkan mağarayı geçtiğimde güneş gözlerimi kamaştırıyor. Gözlerim ortalığı yeniden seçmeye başladığında seni aynı tepede uzanırken görüyorum. Dudaklarından öpüyorum, “Sevgilim neden buradasın?” diyorum sana. Sense “Günün doğuşunu kaçırmak istemedim, sonra da içim geçmiş.” diyorsun. Gülümseyerek sarılıyorum sana, öyle ya ne yapabilirim ki? Bir bakıyoruz, etrafımızda çeşit çeşit hayvanlar beliriyor. Kimi muz getirmiş, kimi hindistan cevizi. Güzelce kahvaltımızı yapıyoruz hayvanlarla beraber, kalkıyoruz. Sen elimi tutup gözlerimi kapatmamı söylüyorsun, bense yeni bir yolculuğa hazır olmadığımı,henüz buradan sıkılmadığımı anlatıyorum sana. Sen bu yolculuğa mecbur olduğumu, vaktin geldiğini söylüyorsun. Cevap vermeme fırsat vermeden gözlerimi kapatıyorsun. Gözlerimi zorlukla açarken kulağıma “Günaydın sevgilim,yarın gece görüşürüz!” diye fısıldıyorsun ve kendimi yatağımda buluveriyorum.

17 yaşında yazdığım bu metin, “Hergece hayalimdesin Sevgilim :) Seni Seviyorum Özlem!” sözleriyle bitiyor.

Denizimin Yeşilini Sen Çaldın!

Sen ve ben el eleyiz, yürüyoruz çimenlerin arasında. Bir yandan gökyüzüne bakıyoruz, yıldızlar pırıl pırıl parıldıyorlar. Tüm evrenin güzelliğini gözlerimizin önüne sermek istiyorlar sanki. Gördüğümüz güzellik neşeyle dolduruyor içimizi, konuşmaya başlıyoruz geleceğe dair. Bana bilmediğim bir ülkede yaşayan adını hiç duymadığım ama mutlu olduklarını sözlerinden anladığım iki sevgilinin hikayesini anlatıyorsun. Bizi buluyorum bu hikayede, daha da mutlu oluyorum. Bir patika çıkıyor önümüze, tırmanmaya başlıyoruz. Ellerimiz hiç ayrılmıyor kayaları aşarken, avuçlarımız terliyor. Her adımda biraz daha üşüyoruz ve sokuluyoruz birbirimize. Patikanın sonunda bir düzlük çıkıyor karşımıza ve kıyısında ceylanların oynaştığı pırıl pırıl bir göl bekliyor bizi berrak sularıyla. Ceylanların arasından geçip göle varıyoruz, hiçbir hayvanın umurunda değiliz sanki. Avuçla su içiriyoruz birbirimize göle akan pınardan. Ve uzanıp gölün kıyısına seyrediyoruz gökyüzünü saatlerce, gece hiç bitmeyecek sanki…

Kuğular beliriyor çok uzaklarda, uzun bir yolculuktan sonra göle varıyor ve bir daire oluşturuyorlar etrafımızda. İçlerindeki tek siyah kuğu geliyor ve çekiştiriyor seni kolundan. Kalkıp kuğunun peşinden gitmeye başlıyorsun, ellerin ellerimde. Ansızın havalanıyor kuğu ve bize dönüp onu takip etmemizi söylüyor. Uçmaya başlıyoruz ansızın! Öyle yükseklerdeyiz ki, ellerimizi uzatsak yıldızları tutacağız sanki… Yavaş yavaş alçalıyoruz, bulutların altına inince bir orman görüyoruz isimlerimizi oluşturacak şekilde sıralanmış. Birbirimize bakıp gülümsüyoruz ve devam ediyoruz bilmediğimiz yerlere gitmeye… Bir süre sonra bir şelalenin yanı başına indiriyor bizi kuğu ve yüzmeye başlıyor gülümseyerek. Ellini sıkıyorum ve taşların üzerinden zıplayarak giriyoruz şelalenin altına. Sular okşamaya başlıyor yüzümüzü. Sarılıyoruz birbirimize ve uzaklardan gelen bir kavalı dinliyoruz öylece. Şelalenin altından çıkıyoruz ve sanki ilk kez görmüşüm gibi bakıyorum yüzüne. O ilk kalp sancısını hissediyorum içimde, terliyorum. Ipıslak bir öpücük konduruyorsun yanağıma. Gözlerine bakıyorum, parıltısı kamaştırıyor gözlerimi başım dönüyor. Bir şarkı söylüyorsun, efsanevi deniz kızlarını hatırlıyorum, arplarıyla denizcileri esir eden… Sesinin büyüsüyle açılıyor gözlerim, elini bırakıp uzaklaşıyorum senden. Kendime bakıyorum şelalenin sularında, göremiyorum, dönüp sana bakıyorum, gözlerinin derinliklerinde görüyorum kendimi… Tekrar yanına gelip sarılıyorum sana. Kuğu geliyor yanımıza ve yola devam edeceğimizi söylüyor. Takip ediyoruz onu elele, bir denizin kıyısına indiriyor bizi. Ta uzaklarda denizin üzerinde güneşin ilk ışıklarını karşılıyoruz beraberce. Gülümsüyor bize güneş ve ay veda sözcükleri mırıldanarak gidiyor. Yıldızlarsa biz onları görmesek de orada olacaklarını ve her gökyüzüne baktığımızda el sallayacaklarını söylüyorlar ışıkta yitip giderken. Benim yıldızım tüm mütevazılığıyla kaybolurken göz kırpıyor bana, ben ona el sallarken. Sana dönüyorum, şelalenin sularıyla ıslanan saçlarının kuruduğunu ve sabah rüzgarında dalgalandığını görüyorum. Denize giriyorsun usulca ve beni de çekiyorsun. Üşüyorum suya girince, gözlerine bakıyorum, dudağıma bir öpücük konduruyorsun, o öpücüğün ateşiyle ısınıyorum. İlerliyoruz denizin içinde, sular önce boyumuza geliyor; sonra derinlere, en derinlere yürüyoruz.

Rengârenk balıklar çıkıyor karşımıza, yaşlı bir kaplumbağa yukarıyı işaret ediyor başıyla. Baktığımızda siyah kuğuyu görüyoruz eşiyle, bizi kanat çırparak selamlıyorlar, teşekkür ediyoruz tüm yaptıkları için gülümseyerek. Kaplumbağa onu takip etmemizi söylüyor, tüm deniz güzelliklerinin arasından geçiyoruz onu takip ederek. Eski bir batık çıkıyor karşımıza… Batıktan gelen müzik seslerini duyuyoruz. Geminin ismini görünce ürperiyor ve dönmek istiyorum yalnızca. Sen engelliyorsun beni, ellerimi sıkıca kavrıyorsun, gemiden içeri giriyoruz. Karşıda bir orkestra bize bakıyor. İçerde yüzlerce sevgilinin dans ettiğini görüyoruz. Hepsi belli belirsiz gülümsüyor dans ederken. Biz de başlıyoruz dans etmeye ve dans eden herkes kenara çekilip izliyor bizi. Çılgınlar gibi dönüyoruz salonun içinde saatlerce sonunda reveranslar vererek çıkıyoruz gemiden. Uzaklaşırken tekrar bakıyorum batığa ve son kez dinliyorum Titanic’ten gelen müziği…

Ansızın bir şair çıkıyor karşımıza yanındaki istiridyelerle. Haykırıyor bana “Ne yaptın?” diye! Anlamıyorum onu, sen zorla uzaklaştırıyorsun beni şairden. Çıkıyoruz denizden hızla, kaçmak istercesine bir şeylerden. Ve ben denizin yeşilini görüyorum gözlerinde. “Denizimin yeşilini sen çaldın!” diye haykırıyorum istemeden… Beni sertçe itiyorsun denize, batıyorum derinlere. Şairi görüyorum en derinlerde, ellerinde istiridyelerin yürekleriyle…

Bu öyküyü, Tahsin Kavak’ın Sevgi Denizi adlı şiirini Tayfun Talipoğlu sayesinde dinledikten sonra, Özlem için yazmıştım. Bundan on yıl önce, onu bugün sevebildiğim kadar çok sevebileceğimi bilmiyordum bile…

Oğuz Aral

hatıralarımda hep müşfik bir şekilde gülen bir – evet huysuz değil – ihtiyar olarak yaşayacak büyük adam.

bilmem kaç yıl önce, beşiktaş kitap fuarı’nda oğuz aral’ın imza günü olduğunu duymuş, koştura koştura fuara gitmişim.
elimde avni kitabı, epeyce kuyrukta bekledikten sonra sıra bana gelmiş.
oğuz aral karşımda oturuyor, aramızda bir masa, elinde sigarası, gözlüğünün üstünden beni süzüyor.
bense heyecandan elimi ayağımı ve dahi kitabı koyacak yer bulamıyorum.
o bana bakıyor, ben ona. ikimizden de çıt yok. sonunda dayanamıyor üstat, kitabı kitlenmiş parmaklarımın arasından zorla çekiyor.
ilk sayfayı açıyor, kalem elinde, başı önünde. benden hâlâ ses yok.. bir daha başını kaldırıyor, kocaman bıyıkları gözüme gözüme giriyor sanki.

– kime imzalayayım bunu?
– bana.

duruyor, bakıyor, gülümsemeye başlıyor.

– e evladım sen kimsin?
– ben… eee… unuttum!!

işte o anda basıyor kahkahayı.
neyse ki yanımda sezer var, müdahale ediyor, adımı söylüyor.
tatlı tatlı gülerek birşeyler karalıyor kitaba, sonunda kalemi bir çocuk gibi tutarak, yamuk yumuk bir avni imzası atıyor.
kitabı uzatıyor bana, elini öpmek üzere eğiliyorum, dostça bir tavırla engelliyor beni, kolumu hafifçe sıkıp, saçlarımı karıştırdıktan sonra uğurluyor.
rüyada gibi uzaklaşıyorum yanından, aklıma bir süre boyunca kitabı açıp ne yazdığını okumak bile gelmiyor.

Vosvos Avniİşte bu da benim Avni’m! Dıgıl dıgıl gidiyor yollarda. Yaşasaydı, üstat beni telif yüzünden süründürmek yerine bi tur biner gezerdi bence :)