Yarım Kalmış Bir Gezi Yazısı – GAP Faciası

kültür turu kesinlikle rehber eşliğinde ve bir tur operatörünün garantörlüğünde yapılmalıdır.
bu işten ne kadar anlarsanız anlayın, kendi başınıza çıkmayın.
yaşayacağınız maceralar ile yapmayı planladığınız kültür turu, kültür turu olmaktan çıkabilir pekâla.

size kendi küçük gap turumuzdan alıntılarla durumu anlatmaya çalışayım.

her şey onur air’in 5000 tane uçak biletini 49 tl’ye indirdiğini açıklamasıyla başladı. bu haberin ertesinde eşine sürpriz yapma sevdasıyla, mecnun kardeşiniz diyarbakır’a gidiş için iki tane promosyon bilet aldı. hatalar silsilesi burada başlamıştı, gidişle beraber dönüş bileti almayan mecnun, “amaaan sabiha gökçen olsa ne olur, döndükten sonra başımızın çaresine bakarız” diyerek sunexpress’ten almıştı çünkü dönüş biletini.

bilet alımından yaklaşık üç hafta sonra, elsa ve mecnun’dan oluşan ikili, akşam haberlerinde o hafta diyarbakır’ı sıcak hava dalgasının vuracağını izlerken, bu geziyle ilgili şüpheler zihinlerinde oluşmaya başladı – tamam itiraf ediyorum, elsa onu öldürseler yaz sıcağında oraya gitmeyeceğini söylemişti zaten üç hafta boyunca ve başında et kalmayan mecnun zaten bin pişmandı biletleri aldığına – ama çok geçti.

otel rezervasyonu bile önceden yapılmış ve ücreti ödenmişken, yola düşmekten başka seçenek yoktu zaten.
ayrıca büyük bir aymazlık sonucu, mecnun kişisi orada kalacakları süre boyunca diyarbakır’da konaklayacaklarını düşünmüş ve planlarını ona göre yapmıştı – eğer gap’a giderseniz, bunu asla yapmayın! üç gün mardin’de kalın, çok daha iyi!

uykusuz ve düşünceler içinde geçen bir gecenin sabahında, mecnun ile elsa yola çıktılar. parfüm vs. tehlikeli maddeleri havaalanında devletin şevkat dolu kucağına terk ettikten sonra uçağa yerleştiler ve yükseklik korkusu olan mecnun’un (korkusuz korkak) sızlanmaları eşliğinde, sıkış tepiş üstelik bebek feryatları arasında uçakta başladı maceraları.

diyarbakır’da indiklerinde, oradaki taksilerin dört bir yana astıkları fiyat çizelgelerine bakmadan ilk taksiye atlayıp otele gitmek istediler – yapmayın, önce fiyatlara bakın, sonra taksiciyle pazarlık yapın ve eğer class hotel’de kalıyorsanız, bunu sır gibi saklayın!

otele ufak bir diyarbakır turu yaparak ulaştıklarını kısa süre içinde öğrenecekti ikili, çünkü sonraki taksi kullanımlarında gördüler ki, diyarbakır’ı baştan aşağı dolaşmadıkça bir taksiye o kadar yüklü bir ücret ödenmiyor.

otelde isimlerini verdikleri gibi, odalarına çıkarıldılar ve elsa’nın hijyen konusundaki hassasiyetini bilen mecnun’un önceden ayarladığı bu otelde ilk hüsranlarını üzerinde “temizlenmiş” yazan ama aslında temizlenmemiş olan tuvaleti gördüklerinde yaşadılar elbette!

neyse ki, zaten sinirli ve uykusuz olan elsa daha ağzını açamadan mecnun resepsiyonu aradı ve gerekli düzenlemeler yapıldı.

diyarbakır’da kahvaltıcılarıyla ünlü bir hasan paşa hanı, o hanın da üst katında insanlara sunulan mükellef kahvaltı sofraları vardır. bilirsiniz değil mi?
sizi uyarıyorum, kahvaltılık malzemelerinizin temizliğine güvenseniz de, ekmeklerinize dikkat edin!

güne güzel bir başlangıç yapmak için gidilen kahvaltıcının pidesinden, hamurla pişmiş bir böcek çıkabiliyor çünkü. ve inanın dostlarım, önünüzde on beş çeşit kahvaltı, elinizde böcekli bir ekmekle kahvaltı yapabilmek… eh, pek mümün değil!

kahvaltılarını bitirdikten – yani yarım bıraktıktan – sonra ikili mecnun’un programına uygun bir şekilde turlarına başladılar.

1. gün programı : hasankeyf – midyat – mardin – diyarbakır

yapmayın! bir gün içerisinde, eğer arabanız yoksa, bunu yetiştiremezsiniz!

taksiden gözü korkan ikili minibüsle ve son durağa kadar ağlayan bir bebek ile ilçe otogarına gittiler ve otogarda etrafları onlarca çocukla çevrili bir hâlde, batman minibüsüne doğru ilerlediler.

( gözlemlerimize göre çocuk rehberler diyarbakır, mardin, batman ve midyat’ta oldukça yaygın olmakla birlikte, onları çok para karşılığı az şeyi anlatan cüzdan düşmanı yaratıklar olarak tanımlamak da mümkün. )

orada kendilerine minibüsün kapısına kadar yapışan bir rehbere – geriden gözleyen iki rehbere daha yetecek – parayı verdikten ve rehber kaçtıktan sonra, onların bağımsız çalıştığını ve diğer iki rehberin de para beklediğini gördüler. daha fazla baş ağrısı yaşamamak için de o iki rehbere para verip, diğerini dövmeye gönderdiler. yani en azından öyle yapabilmeyi arzuladılar içten içe, küçük çakal parayı kaptığı gibi toz olmuştu çünkü. diğer iki hain çakal(!) ise bozuk parası olmayan çiftin para bozdurmasını beklediler.

( dip not : hasankeyf’e gitmek için önce batman’a sonra da oradan midyat minibüsüne binmek gerekiyor. ulaşım için ford transit minibüsler kullanılıyor ve diyarbakır batman 8 tl, fazlasını almıyorlar. hasankeyf’e gidince çocuk rehber alın yanınıza, dinlemesi keyifli. )

ve sıcakta, çalıştığı hâlde şoförün çalıştırmaya yanaşmadığı klimayla – bunu ancak yolculuğun sonunda öğrendi çift – bir buçuk saatlik yolculuk başladı tozlu yollarda. ( yolda askeri araç görmeyeni dövüyorlarmış. )

( ve diyarbakır-batman-mardin üçgeninde istanbul’un bilinen en önemli yeri kanarya mahallesi’dir tezi doğrulandı. çünkü binilen bu ilk minibüsün şoförünün kardeşi, batman’dan binilecek diğer minibüsün şoförünün yeğeni ve mardin’de sohbet edilen insanların çoğu hayatlarında en az bir kez kanarya mahallesi’ne gelmişlerdi. )

batman’da durmadı elsa ile mecnun. kısa bir mola verip hasankeyf minibüsüne atladılar yine. ve hasankeyf’e giden sarsıntılı yolculukları başladı.

hasankeyf hakkında bilgi vermeyeceğim burada, hepimiz çok iyi biliyoruz en nihayetinde hasankeyf’i. ama mecnun’un bilip elsa’nın bilmediği şey, geziden yaklaşık 1 – 1,5 ay önce toprak kayma neticesinde bir kişinin ölmesi nedeniyle hasankeyf’e giriş çıkışların yasaklanmış olmasıydı.

ve mecnun’un belki de aradan sıyrılıp kaçak göçek gezdiririm dediği yerde dikilen polis otosu sayesinde, elsa günün ikinci büyük darbesini aldı. bölgede görmeyi en çok istediği şeye ulaşamıyordu. hasankeyf’e giriş kapatılmış, etrafı çevirilmiş ve nöbetçi polisler dikilmişti.

polislerin beklemekten sıkılıp gideceklerini beklemekse, düpedüz hayalperestlikti! (onu da denedik, biliyoruz. )

ve sonunda, yakalarına yapışan çocuk rehber sürüsünden balbazar’ı seçen eyş edasıyla rehberlerini seçip, hasankeyf’i bir de ondan dinlediler. hayatını anlatmayı hasankeyf’i anlatmaktan daha fazla önemseyen bu hergele, sorularımıza verdiği “abey bilmiyorum” cevaplarıyla içimizi ferahlattı. heyhat, suç çocukta değil. ona bunu yaptıran ailede de değil, hasankeyf’i bu hâlde bırakan devlette.

( demirel düze inme vaadi verene kadar yöre halkının hasankeyf’te yaşadığını bilmiyorduk habir de o köprüde yaşayan ailenin tapusu olduğunu. )

ve hasankeyf’ten de istediğimizi alamamış bir şekilde ayrılmak üzere minibüs yoluna çıktık.

( batman – hasankeyf : 4 lira. hasankeyf – midyat : 4 lira. minibüsle tüm o yolları tepmenin mabadda yarattığı acı hissi : paha biçilemez! )

her şeyi dakik bir şekilde planlamış olan mecnun’un hesaplamadığı üzere, yoldan ne boş minibüs geçti, ne de midyat minibüsü. yaklaşık bir saat boyunca elsa ve mecnun’un yaptığı tek şey su içmek ve midyat minibüsü beklemekti bu yüzden ve eğer seçeneğiniz varsa, beklemeyin!

sonunda gelen minibüste bir kişilik tabure kaldığından – evet tabure -, elsa kişisi midyat’a tabure, mecnun kişisi ise iki büklüm bir şekilde varabildi. ve o bozuk yollarda, çığlık çığlığa bebek ağlamasıyla geçen yolculuk boyunca, elsa’nın bakışları altında bir böcek misali ezilen mecnun’un ömründen bir kaç yıl da öylece gitti.

bu arada, ikili ne zaman bir toplu taşıma aracına binse bir bebek ağlıyor fark ettiniz değil mi? şaka olsaydı gülmezdiler, gerçek olunca çıldırdılar elsa ile mecnun. çünkü ne zaman toplu taşıma aracına binseler bebekler ağladı ve üstelik bunun mecnun’un tipi ile zerre alakası yoktu.

midyat…
midyat’ın nesi güzel? telkari işlemeciliği…
peki ya bir buçuk saat süren ve ağlaması bitmeyen bir bebekle yapılan bir minibüs dolusu kızgın ve terli insanla birlikte varılmışsa oraya nesi güzel olur?
nefes alması…
o da alınabilecek kadar serin olursa!

işte bu halde varmıştı elsa ile mecnun midyat’a. sinir bozukluğu içindeki elsa, bulduğu eczaneden ihtiyaç duyduğu ilaçları alırken, mecnun da elindeki kağıda aldığı notlara bakarak gitmeyi planladığı yerlere kendilerini ulaştıracak rotaları öğreniyordu.

ama midyat’ı gezmeden önce, oturup çay içmeli, düşünmeli ve sakinleşmeliydi elsa. mecnun bunun için, kendisini oldukça güzel görünen taş bir binanın iç avlusundaki çay bahçesi/restorana soktu. bir adı vardı oranın ama…

elsa, hayatında karşı karşıya kaldığı en kirli çay bardağı karşısında sinirden köpürürken, özür mahiyetinde o bardağı alıp yeni bardakta çay getiren garsonun getirdiği bardaktaki dudak izi ve lekelerini görmesiyle kayışın kopması bir oldu. garsona, mecnun’a, o esnada gözlerini diken adamlara ve yolda yürüyen amcaya bağıran elsa hışımla terk etti ortamı, lavaboya yüzünü yıkamaya gitti.

mecnun da, bir ayıyla boğuşma macerasını burada elsa’nın dışarı çıkmasını beklerken yaşadı. her şeyden habersiz gelip erkekler tuvaletine giren öğretmen kılıklı bir amca, içeride işini görürken ve mecnun kadın ve erkek tuvalatlerinin kapılarının açıldığı holde beklerken ayı sessizce mecnun’a yanaştı. o iri varlığı son âna kadar fark edemeyen mecnun, bir omuz darbesiyle ileriye fırladı ve dönüp de “noooluyo lan” demeye çalışırken,  ayının erkekler tuvaletinin kilitli kapısını da diğer omzuyla aştığını gördü. zavallı öğretmenin içeriden gelen o tiz “doluuuuu” feryadı, yaşanan trajediyi anlatacak en iyi sestir herhâlde. fakat ayı o kadar kolay vazgeçecek gibi değildi, erkekler tuvaletinde yaşadığı hadiseden ders almamışçasına kadınlar tuvaletine yöneldi ayı. içerideki elsa’yı korumaya çalışan mecnun ise “dolu birader” diye erkekliği korumaya çalışarak önüne atıldı ayının.
ufak bir itişmeden sonra “hırmfhırmf biz orayı da kullanıyoruk” diye homurdanan ayı – ki onun sesini taklit etmemin imkânı yok – sallana sallana çayırlara – ya da ormana – doğru ilerlemeye başladı – nereye gittiğini bilmiyorum, aşikâr olduğu üzere uydurdum. ama adam geldi, yapmadı, gitti. evet manyaktı! –

bir iki dakika geçmeden öğretmen tipli amca çıktı tuvaletten. önündeki ıslaklığı gizlemek için, kenardan ve gölgelerden yürüyerek terk etti mekânı.

elsa da az sonra çıktı, nasıl bir tehlikeden kurtulduğunu asla bilemeyecekti. (eğer ben 1001231231 kez anlatmasaydım!)

midyat’ı daha uzun anlatabilmeyi isterdi mecnun, ama elsa tüm bu trajedilerin üstüne onu ilk uçakla eve götürmesi konusunda baskı yaparken görülebilecek bir iki yeri görmeye çalıştılar ve yağmur başladı, üstelik sağanaktı. elsa ile mecnun sırılsıklam oldu.

( “yağmur altında sucuğa dönmüş bu zavallı çifti okullarına kabul eden, kiliselerini geziden ve tarihlerini anlatan süryani kilise görevlisi ve cemaatine teşekkürü bir borç bilirim.” )

sonrası mı? bulabildikleri ilk minibüse atlayıp bebek çığlıkları eşliğinde mardin’e gittiler, hiç durmadan diyarbakır minibüsüne atladılar. ve bebek ağlamasının olmadığı tek minibüs diyarbakır – mardin minibüsüydü. diyarbakır’dan otele gidene -yine bebek çığlıkları –  ve yatana kadar – homurtular – mecnun ile konuşmadı elsa.

bu yazının bu kısmını bir buçuk ayda tamamladım. ikinci ve üçüncü günü de önümüzdeki aylarda yazarım herhâlde.

bu yazıdan çıkarılacak ders : mutlu olmak istiyorsanız, kültür turu yapmak istiyorsanız… bizim yaptıklarımızı yapmayın! hiçbir şey daha kötü gidemez çünkü!

( bu yazıyı 2010 yılında yazdım. elbette o ikinci ve üçüncü günü anlatacak bir yazı yazmaya teşebbüs bile edemedim. :) şimdi bahar vesilesiyle kanım yeniden bitlenmişken* , gezmeye gitmek için çeşitli dahiyane(!) yollar kafamı meşgul ederken bu yazı aklıma geldi ve paylaşmak istedim, umarım eğlenmişsinizdir, çünkü biz hiç eğlenmedik :) ve evet, elsa benimle tatile çıkmamak için kapıya, bacaya, hatta duvara yapıştı o günden sonra.  aslkdisaliaşlsdialisdl

kanı bitlenmek – ki kendisini yıllardır kullanım – aslında yanlış kullanımmış. doğrusunu ekşi sözlük’ten bayanlazarus söyledi : biti kanlanmak.

mallığıma tüküreyim, nasıl benim aklıma gelmedi ki bunca yıl? :) üstelik vermek istediğim anlama da yaklaşmıyor bile. o zaman onu “kanı kaynamak” olarak okumuş sayın kendinizi. şahsen ben “para”lamış değilim çünkü! )

 

 

Reklamlar

Okul Çıkışında Türban Takan İlkokul Öğrencileri

Bu yazıyı 04/02/2008 yılında, Özlem ile Eyüp’te yaşarken yazmıştım. 2013 yılının sonuna gelirken, Mustafa Durdu’nun “Ortaokulda Örtünmek ve Başörtülü Çıplaklar” yazısını okuyunca aklıma geldi ve yeniden yayınlamaya karar verdim.

Sürç-i lisan ettiysem, affola.

Mustafa Durdu’nun yazısı için : http://www.habervaktim.com/yazar/61657/ortaokulda-ortunmek-ve-basortulu-ciplaklar.html

———

önce basit bir tanım koyayım, olur da tedbirsizlik eder, sonradan unuturum : gelecek kuşağın nasıl yetiştiği konusunda ibretlik birer örnek olarak kullanılabilecek, masum çocuklar.

gözlemlemek adına özel bir çaba dahi sarf etmeden, eşimle birlikte gözlemlediğimiz kadarıyla 7-17 yaş grubuna mensup kız çocukları arasında “okul çıkışında türban takmak”, tıpkı aynı marka bot giyme modası gibi gittikçe yayılıyor.

kırsal kesimde değil, bilakis, istanbul’un merkezindeki okullarda gördüğümüz bir gerçek bu.

ve bu başlıkla “özellikle” altını çizdiğim üzere bu çocuklar ortaokul öğrencileri bile değil, ilkokul çağındaki çocuklar.
yani, kandilli kız lisesi’nde okuyan kızların çıkışta başını kapatması başka bir şey benim için.
onlar belli bir soyut düşünme yeteneğine, belli bir karar mekanizmasına sahipler çünkü. ne kadar bağımsız oldukları ayrı bir konu, ama vicdanım kabul etmese de, islami terminoloji’ye uygun bir şekilde söylersek liseyi bitirmeye yakın bir öğrencinin akli baliğ olmadığını söylemek mümkün değil, bu yüzden onların seçimleri hakkında çok da sarf edebilecek bir sözüm yok.

konuya dönersem, yakın ya da uzak gelecekte baba olacak bir birey olarak, gözüme çarptıkça içimi acıtan şey, 7 – 11 yaş arasındaki o kız çocuklarıdır.

daha ip atlamaktan, elinde taşla seksek oynamaktan, kokulu arı maya silgileri taşımaktan, cindy/barbie bebeklerle oynamaktan başka bir şey bilmeyen, bilmemesi gereken o kız çocuklarının hâlidir.

eskiden okul çıkışında önlüğün düğmelerini açılırdı, yaka çıkarılırdı, kravat gevşetilirdi ama yoktu o zamanlarda okul çıkışında türban takan çocuklar.

çocuklar, ne anlardı ki türbandan?!

peki bugünkü çocukları ayıran ne, bunu anlayamıyorum. ve şaşkınlığa düşüyorum bu yüzden, “okul çıkışında türban takan ilkokul öğrencileri”nı her görüşümde.

anlayamıyorum, nasıl ikna edildiğini o çocukların.

çantalarının bir köşesinde sakladıkları o örtüyü, o son zil çalar çalmaz takmaları gerektiğini bilinç altlarına nasıl işlediklerini bilmiyorum.

çünkü o kızlar daha soyut düşünmeyi öğrenmemiştir, onlar bilmezler ahlâkın, ahlâklı olanın, ahlâksızlığın ne olduğunu…

o kızlar en ileri birliktelik oyuncak bebeklerini filmlerde gördükleri gibi öpüştürmektir…

ve bunu kötü bir şey olarak yapmazlar, maksatları bile çocukçadır, büyüklere özenirler…

yazı elimin altında uzadıkça uzuyor, nereye varmak istediğimi bile bilmez oldum.

nasıl anlatayım, eğer birileri sekiz dokuz yaşında çocuğun saçının telinden tahrik oluyorsa gerçekten, bu sapıkları yarattığımız ve yaşattığımız için – eğer varsa gerçekten – tanrı bizi tümden yok etmeli, türkiye’yi haritalardan silmelidir…

eğer öyle değilse ve anne babalar çocuklarını kocaman adamların saçlarından tahrik olduğuna inandırmayı başarabiliyor ve üstelik buna kendileri de inanıyorsa, onların akli dengesi kontrol edilmelidir…

eğer gerçekten – var olduğuna inanılan o – tanrı’ya atfedilen bir emirse daha düşünmeyi öğrenememiş, cinsel kimliği oturmamış çocuklara birer cinsel obje muamelesi yapmak, bunu atfedenlerle birlikte o – varsayımsal – tanrı da silinsin insanlığını bugününden ve yarınından.

üzgünüm, üslubum sert olmuş olabilir, yirmi, yirmibeş ya da otuz yaşında bir “kadın”ın kendisini örtmesi başka bir şeydir.
ama el kadar sübyanın örtünmesi, bir insanlık problemidir.

ve birileri o küçücük çocukların beyinlerini, daha anlayamadıkları şeylerin korkusuyla doldurur, onların o küçücük beyinlerini zehirler/o beyinlere tecavüz ederken, kalkıp da orada burada “üniversitede ya da kamuda türban”ın tartışılmasını anlamıyorum…

önce o çocukların ellerinden fütursuzca (ç)alınan özgürlüğü ve içlerinde yetiştirilen korku düşünülmeli, ve bunun önüne geçecek bir çözüm bulunmalıdır.

Demokrasi İslam’a Hakarettir!

habervaktim ekibinden mustafa durdu isimli şahsın isyan çığlığı!

2008 yılında, şimdinin âkil adamı hayreddin karaman‘ın “müslümanlar gönüllü olarak laik bir düzen kurmaz” yazısını paylaşmıştım burada, incelemiş, tartışmıştık üzerinde. 5 yıl sonra dönüp baktığımızda aynı camianın bir adım ilerlemeden aynı şeyleri söylüyor olduğunu görmek, çok da şaşırtıcı olmasa gerek.

neyse, yazıya bakalım kısaca:

— alıntı
yaşadığımız asırda pek çok müslüman düşünür, entelektüel ve yazar büyük bir zihin bulanıklığı içerisinde olduğundan ve bilinç altlarında kalan islâmî düşünceyi göstermek, uygulamak ve eylemselleştirmede pasif davrandıkları gerçeğini gördüğümüz için herkesin bildiği veya bildiğini düşündüğümüz fakat ifşa etmeyi konjonktüre uygun görmediği ve böyle devam ettiği müddetçe zındıkanın modern bir hâlde dimağları kuşatacağı endişesinden hareketle bazı hakikatleri yeniden gür bir seda ile ifade etmemiz gerektiğini düşünüyorum.
burada demokrasinin kelime ve terim anlamlarını veya tarihsel gelişimi içinde aiol, ion ve dor medeniyetleri şeklinde inkişaf eden eski yunan kültür ve medeniyetinde demokrasinin nasıl ortaya çıktığını ve bu sistemin roma cumhuriyetinde ve akabinde kurulan ceneviz ve venedik cumhuriyetlerinde nasıl geliştiğinden bahsedecek değiliz.
— /alıntı

tamam, mustafa durdu’nun oturup sözlük açtığını – kimbilir belki nişanyansözlüktür – ve demokrasi üzerin birkaç satır okuduğunu anladık. bahsedecek değiliz dediği de, “kopyala/yapıştır yapacak materyalim bitti”nin kibarcası aslında. ve bu arada düşünürlerin, yazarların, entelektüellerin zihin bulanıklığı dönemde, durdu ve çevresinin kaya gibi sağlam olduğunu anlıyoruz bu iki paragrafta.

— alıntı
demokrasinin islâm dışı bir sistem olduğunu ve islâmî sistem ile bağdaşmayacağını bugün hâlâ tartışıyor olmamız, bizim buna yeterince ehemmiyet vermememizden ve özellikle de baskı ve şiddet dönemlerinde demokrasiyi bir kurtuluş aracı olarak görme gibi bir yanılgıya düşmemizden kaynaklanmaktadır. böyle bir hata yapmamız neticesinde demokrasinin, islâmî düşünceyi benimsemiş insanları nasıl tahrif ettiğini de açık bir şekilde müşahede edebiliyoruz.
—/alıntı

bu kısmı yazıda vurgulamış, ben de ayrı bir alıntı olarak aldım. “baskı ve şiddet dönemlerinde demokrasiyi bir kurtuluş” olarak kullanan müslüman kardeşlerimizin bir yanılgıya düştüklerine işaret edilmesi, hayrettin karaman’ın imâ ettiğinden çok da farklı değil sanki?
demokrasinin ve getirdiği özgürlük ortamının islâmi düşünceyi benimsemiş insanları nasıl tahrif ettiğini anlayamadım ben. herkesin istediği gibi, inandığı şekilde yaşama özgürlüğüne sahip olması, inanç üzerinde nasıl bir etkiye sahip?

alıntı
yukarıda belirttiğim gibi islâmî sistemi benimsediği hâlde demokrasinin olanaklarını islâmî hizmete verdiği faydadan etkilenerek demokrasi taraftarı olan veya hiç değilse demokrasiyi beyhude yere islâmî sistemde arayan yahut demokrasiyi bir araç olarak gördüğü hâlde zamanla onun en büyük savunucusu durumuna gelen düşünür ve yazarlar, farkında olarak veya olmayarak islâmî düşünce yöntemini tahrif ediyorlar.
islâm’ın kendisi nasıl ki fıtrî bir sistem, temiz bir nizam ise yöntemlerinin de temiz ve fıtrî olması zaruridir. buna göre islâmî düşünce sistemi nasıl ki allah ve rasûlü’nün emirleri doğrultusunda şekilleniyorsa yöntemin yani metodolojinin de islâmî düşünceye uygun bir şekilde olması icap eder. yöntem ile düşünceyi birbirinden ayıramayız. hatta yöntem de islâmî düşüncenin bizzat kendisi gibi önemli ve saygındır. buna göre demokrasi dini tıpkı diğer sapkın dinler gibi araç, vasıta dahi yapılamaz. bu durum, takiyye yönteminden daha şiddetli bir tahrifattır.
—/alıntı

kilisenin iktidardan elini çekmesiyle hristiyan dünyası’nda yaşanan özgürleşme sürecinin islam dünyası’nda da yaşanmasından duyulan korku değil de nedir bu cümleler?
dinin sadece ibadethanelerde ve bireyin kendi içinde kalması gerektiği yaklaşımı bu insanlara, bu çevreye neler kaybettirecek? çok merak ediyorum, gerçekten bak!

alıntı
yöntemin ve islâmî düşüncenin birbirinden ayrılmazlığını rasûlullah’ın hayatında, tebliğ sisteminde açık bir şekilde görebiliriz. bunun detayını sirette ve pek çok ayette de görebiliriz.

en geniş anlamı ile demokrasi bireysel özgürlüklerin ve toplumsal gerçekliğin ışığı altında fikir ve eylem hürriyeti ve bireylerin hiçbir şekilde başka sistemlerin boyunduruğunda bulunmaması hâli ve hakikatlerin çoğunluğa kurban edildiği düşünce sistemidir. buna göre demokrasinin kendisine göre kuralları, normları, haramları ve sevapları vardır. dolayısıyla demokrasi, beşerin oluşturduğu ve kaynağını ilahî sistemden almayan insan yapımı bir nizam ve sahta ilahları olan bir dindir. burada dikkat etmemiz gereken en önemli nokta cumhuriyet sistemi ile demokrasinin farklı alanlara münhasır olmasıdır. cumhuriyet devlet reisinin seçilme yöntemini halkın reyine ve reyin çokluğuna has kılan bir yöntemdir. demokrasi ise başlı başına bir nizam, hayata bakış şekli ve bireyin dünya görüşüdür. bundan dolayı demokrasi, dinin etkinlik alanını içine alarak onun hak ve salahiyetlerini tanımadan kendi hak ve salahiyetlerini oluşturur.
—/alıntı

demokrasiye “beşerin oluşturduğu ve kaynağını ilahî sistemden almayan insan yapımı bir nizam ve sahta ilahları olan bir din” demek süper bir şey lan! hani sözlük’ten baktığı tanımı almış almış almış, son cümlede iki kelimeyle kendi düşüncelerini ekleyip, çat! diye damgalamış.
ne güzel lan!
evet, demokrası insan yapımı ve insanı baz alan bir nizam. insan düşünme özgürlüğüne sahipse, kendi nizami sistemini kurmayı akıl edebilir, bu doğal bir şeydir. üzgünüm ama mevcut nizamın ilahi nizamdan daha iyi ve daha güzel bir dünya yarattığını düşünüyorum. cumhuriyet falan, bunlar laf salatası, geçiyorum tanımlarını.

alıntı
islâm ise kaynağını allah’tan alan, allah ve rasûlü’nün emirleri ile şekillenen insana var oluş gayesini açıklayan, en büyük hakikatleri ifşa eden ve adaletin yegane kaynağı olan ilahî bir nizam ve bütün beşeri dinleri reddeden ve geçerli olan tek dindir.
—/alıntı

buyrun hâlil ibrahim sofrasına! pekiyi kardeşim, sen neye inanıyorsan, senin için o. ne diyeyim? sen de haklısın kendince…

alıntı
yukarıda da belirttiğimiz gibi yapılan en büyük hatalardan biri de yöneticinin seçilme işini düzenleyen cumhuriyet ile başlı başına bir hayat nizamı olan demokrasinin bilerek karıştırılması olayıdır. bununla birlikte modern zamanlarda cumhuriyet ile demokrasi etle tırnak olmuş, demokratik cumhuriyet şeklinde kendisini geliştirmiştir.
biz cumhuriyeti yöneticinin yani emirin seçilme şekli olarak algılıyoruz. bunun islâmî düşüncedeki geçerliliği ayrı bir tartışma konusudur. fakat demokrasinin hayat nizamı olarak beşerî bir din şeklinde ortaya çıkması hadisesini görmezden gelemeyiz ve bu durumun islâmî düşünceyi nasıl tahrif ettiğini de düşünmeden edemeyiz.
—/alıntı
asdifaşlskdfşlaskdifalksdiflasd kıvırmanın dik alâsı! “biz cumhuriyete dost, demokrasiye düşmanız!” bu da islam cumhuriyeti modelinin altyapısı. demokrasi düşmanlığını açıklayan cümlelerdeki zehir yine muhteşem, “demokrasinin hayat nizamı olarak beşerî bir din şeklinde ortaya çıkması hadisesini görmezden gelemeyiz”. din olarak göstermeye devam ederseniz, bunu “ilahî” anlamda ötekileştirirseniz, görmezden gelemezsiniz zaten. işinize bu şekilde saldırmak geldiği için sahte ilahlar yaratmak ne güzel!

alıntı
ahzab 36’da ifade edilen “allah ve resûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. kim allah’a ve resûlü’ne karşı gelirse, şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır.” ayeti ile pek çok ayette belirtilen allah ve rasûlü’ne itaatın islâm dininin esası olduğu hakikati başka şekilde düşünmeye mahal bırakmaz ve beşeri din ve ideolojileri toptan reddeden kelime-i tevhidi kalbine nakşedenleri sapıklığa düşürmez.
—/alıntı

bak bu konuda bir şey söyleyemem, okudum biliyorum. metin bu, dolayısıyla uymak mecburi. itiraz eden, şuradan buyursun :http://www.kuranikerim.com/melmalili/ahzab.htm
ha, uyanı uymayanı yargılamak bana düşmez, bu adamlara da düşmez. temel mesele de bu!

alıntı
“şüphesiz allah katında din islâm’dır. kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra sırf, aralarındaki ihtiras ve aşırılık yüzünden ayrılığa düştüler. kim allah’ın âyetlerini inkâr ederse, bilsin ki allah hesabı çok çabuk görendir. âl-i imrân 19)” ayetinde ifade edilen din olan islâm nasıl ki tek ilahî din ise diğer dinler de beşerîdir ve sapkın ideolojiler ve nizamların bütünüdür.
—/alıntı

kendini meşrulaştırmanın yolu, kendin olmayan her şeyi ötekileştirmektir. bu bir siyasettir, buna sözüm yok. yine de “sapkın ideolojiler ve nizamlar bütünüdür” demenin nefret söylemi olduğu gerçeğinin gözardı edilmemesini istiyorum. kendilerine gelince “inanmasan da saygı duy!” diyen insanlar, neden görünüşte de olsa azıcık saygı duyamıyor?

alıntı
allah ve rasûlü’ne itaat ile etme ile şekillenen islâm hem dünya hayatındaki mutlak adaletin hem de ahiret hayatındaki sonsuz mutluluğun reçetesidir. bundan dolayı, bu kritere uyan yöneticiler caizdir.
“ey iman edenler! allah’a itaat edin. peygamber’e ve sizden olan ululemre (idarecilere) de itaat edin. eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -allah’a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız- onu allah’a ve resûl’e (sünete) götürün (onların talimatına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir. nisâ’ 59.”
yakın tarihimizde cehaletin verdiği en güzel örneklerden biri olan islâm demokrasi partisi gibi düşünce sistemi ve adı ile açıktan islâm’a hakaret eden bir garabetin ortaya çıkması, günümüzde demokrasi ile islâm’ı bağdaştırmaya çalışan bilinçli hareketten daha çok tehlikeli değildi.
bugün demokrat müslüman kavramı ile kast edilen şey putperest müslüman ile kast edilen şeyden farksız değildir. bir insan ya müslüman’dır yahut gayrimüslimdir. gayrimüslimliğin içinde bütün beşerî dinler ve ehl-i kitap olarak bilinen zümreler mevcuttur.
—/alıntı

demokrat müslüman ~= putperest müslüman!
delinin biri kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış. “bir insan ya müslüman’dır yahut gayrimüslimdir.” diyerek çok âşikar bir şeyi söylüyormuş gibi davranıyor bir de. 1 veya 0. önermeler mantığı böyle diyor, lâkin burada “bir insan ya müslüman olduğu için demokrasi karşıtı olur, ya da demokrasi adlı beşeri dini seçtiği için müslümanlıktan çıkar”dan başka bir şey söylenmiyor. biraz daha kibarca, biraz daha üstü kapalı bir şekilde…

alıntı
bütün bunları belirttikten sonra günümüzün müslüman yazar ve düşünür olarak takdim edilen şahsiyetlerine bakalım.
medyada neşvünema eden pek çok müslüman yazar demokrasi ile islâm arasında sıkışmış, bazen demokrasinin kriterlerini alan bazen islâm’ın kurallarına göre konuşan çelişkili bir konumda ömrünü tüketen bir garip taifedir.
keşke islâm’ın garipleri olsalardı. maalesef arada kalmışlığın, ezilmişliğin, çıkar yol olarak demokrasi dini ile islâm dinini birleştirmeye çalışarak tatmin olmaya çalışmanın verdiği bir geçici rahatlık içinde kitlelere kötü bir çığır açmakta ve belki iyi niyetlerle tahrifatın boyutlarını büyütmektedirler.
bugün islâm’a yapılabilecek en büyük ihanetlerden biri demokrasinin islâm’ın özünde var olduğu iftirasını atmaktır. bilerek veya bilmeyerek şirk bataklığında sürüklenen insanlar için şunu demeliyiz ki cehalet büyük şirkte mazeret olamaz.
—/alıntı

– demokrasinin islam’ın özünde olduğu yalanı bir daha söylenmeyecek!
– emredersiniz!
– demokrat olmak şirk koşmaktır!
– filiz, moda sahillerinde çılgınlar gibi şirk koşalımmı? asdflşaksidfaksifklaidfkasdf

alıntı
modern çağların müslüman yazarları özellikle de medyada yer edinenlerin pek çoğu demokrasiyi sadece bir geçici aygıt olarak gördüklerini söyleyerek onun ölçülerine göre hareket etmekte ona göre konuşup ona göre yazmakta hatta ona göre yaşamaktadır. bu aygıt onlar için zaman içinde başvurulacak yegâne ölçüt ve yegâne nizam hâline gelmiş olmasına rağmen hâlâ demokrasinin geçici bir vasıta olduğundan bahsedebilmektedirler. bu yanılgı onları kuşatmış, hayatlarının tek düsturu hâline gelmiştir. bundan kurtulmanın tek yolu geçici veya sürekli, araç veya yöntem, hedef veya hayat bütün bir fikriyatın islâmîleşmesi, bütünüyle islâm’a teslim olmasıdır. kurtuluş ancak ve ancak islâm’dadır.
ama sadece islâm’da.
—/alıntı

yazıyı bitireceğim diye göbeğim çatladı, keşke birkaç paragrafını paylaşıp sözümü söyleyip gitseydim.
evet, islam’da zor durumda kendi yüzünü göstermemek, farklıymış gibi davranmak ve araçları amaçlarına uygun şekilde kullanmak amacıyla her yola başvurmak meşrudur. ama hocamız bu araçlar tarafından değiştirilen, nefsi zayıf müslümanlar’a çok kızgın belli ki.

Başbakanlığın 170 Bin Gaz Bombası Siparişi ve İki Yılda Ne Kadar Değiştik?

– Bu yazının adı neden iki yılda ne kadar değiştik?

– Çünkü iki yıl önce bu sipariş verildiğinde, bugün alanlarda olanlar, bugün sokaklarda gaz yiyenlerin neden “gaz bombası” alındığına ve o bombalarla neler yapılacağına dair hiçbir gerçekçi fikri yoktu. Olsa bile, hiç de azımsanmayacak bir kısmı bunu makul buluyordu. Yapılmalıydı, uygulanmalıydı, devlet bu şekilde bastırmalıydı pek çoğunun gözünde. Oysa 2 yıl 2 ay sonra bugün, arşivimden çıkan bu yazıyı paylaştığımda, insanların durumu daha doğru bir şekilde kavrayacağına dair güvenim tam.

Neyse… Çok uzatmadan habere geçeyim, haberi okuyun. Zaten sonrasında çok söz söylemeyeceğim, sözü siz söyleyeceksiniz çünkü bu yazıyı okuduğunuzda. :

PKK’nın organize ettiği olaylarda, YGS krizinde eylem yapana, işten atılıp protesto edene, maçta olay çıkarana biber gazı sıkan polis, gazı tüketince imdadına Başbakanlık yetişti. ‘Örtülü ödenek’ten 2.3 milyon lira aktarıldı.

Kaynak : http://gundem.milliyet.com.tr/polise-ortulu-den-gaz-verdiler/gundem/gundemdetay/15.05.2011/1390462/default.htm

alıntı

yetkililer, egm’nin gaz mermisi alımlarının teslimatının parça parça yapıldığını da kaydetti. egm’nin yurtdışından gelen bu gaz bombası ve aparatlarının büyük bölümünü güneydoğu ve doğu anadolu’da oluşturulan bölge depolarına aktardığı öğrenildi.

/alıntı

doğu ve güneydoğu anadolu’daki depoların boşalması nedeniyle gerçekleşen bu siparişin sonucunu görmek ister misiniz?

17 Mayıs’ta Şırnak Silopi’de yaralanan çocuğu bulun. 25 Temmuz’da başına isabet eden gaz bombası nedeniyle hayatını kaybeden Doğan Teyboğa‘yı bulun. İnterneti kullanın, Google’da gaz bombası ile yaralandı ve öldü haberlerini arayın. Ne kadar uzun süredir, ne kadar insanın hayatının karartıldığını görün. Bir haber’den bir parça daha alıntılamak istiyorum :

alıntı —

silopi’de ise bir grup gencin yolda toplanması üzerine polisler demokratik çözüm çadırı’nın içine onlarca gaz bombası attı. kadın ve çocukların yoğunlukta olduğu çadırda birçok kişi baygınlık geçirdi. gaz bombası yüzüne isabet eden bir çocuk ise ağır yaralanarak hastaneye kaldırıldı. ilçede olaylar devam ediyor.

/alıntı

kaynak : http://jiyan.org/2011/05/batman-silopi-ve-diyarbakirda-polis-mudahalesi-1-cocuk-agir-yarali/ (Kaynak site kapanmış, güncel bir haber aramadım yerine. )

Bu siparişi neden bugün paylaştım, bu eski yazıyı neden bir kez daha gözden geçirdim? Çünkü bu haber, bu ülkede Kürt Sorunu’nun gerçekte nasıl bitirilmeye çalışıldığını gösteren bir eylem. Kabul edelim, iki yıl içerisinde bir insan ve onun düşünceleri öyle kolay kolay değişmez. Hele ki Erdoğan gibi değişmeyi hiç sevmeyen bir adamsa! Aynı adam “Benim için artık bu ülkede Kürt Sorunu bitmiştir” demişti aynı dönemde. 2 yıl geçti, hâlâ bir ilerleme yok.

Bu yüzden paylaştım bu haberi. Bu ülkenin Kürt kelimesi ile barışmasının devlet erkânınca gerçekleştirilmesinin mümkün olmayacağını bir anlamak için ise birçok veri elde ettik. Hükümetlerin, iktidarların el değiştirmesinin halkın kaderinin değişimine pek de bir etkisi olmadığını gördük. Bizim artık tamamen barışmamız gereken tek şey, çözümün yine halktan çıkacağı ve halkın iktidara dayatmasıyla gerçekleştirileceğidir. Ve Gezi Parkı süreci ile umarım bu konuda da tutarlı bir siyaset üretebilir, tutarlı ve çoğunlukçu bir fikrin ardında durabiliriz.

Habere doymayanlar için gelsin bu da : http://yurthaber.mynet.com/detay/sirnak-haberleri/iste-silopideki-buyuk-gercek/5970

Güzele Bakmak Sevaptır

şerri hukuka göre yeniden tanımlanması gereken önerme!

bildiğimiz başka önermeler gereğince kapsamının daraltılması gerektiğini gün gibi aşikârken, bunu bugüne kadar ertelememiz çok büyük ayıp olmuş. diyanet işleri’ni göreve davet ediyorum.

onlar gelene kadar aklınızda olsun diye muhtemel daralmayı dilim döndüğünce anlatayım :

önerme : kadına bakmak orucun sevabini azaltir.

doğru ise, ki doğru, bu şu demektir : güzel kadına bakmak orucun sevabını azaltır. dolayısıyla güzel kadına bakmak sevap değildir.

bu doğrultuda önermeyi değiştirelim o zaman :

güzele bakmak sevaptır, ancak ve ancak güzel denilen şeyin kadın olmaması durumunda.

( p <=> q)

evet, güzel oldu di mi? ama bunu okumak sevap mı acaba? bakın onu bilemem.

ama sadece bu değil, resim heykel gibi şeylere de bakmak yasak.

venüs heykelinden tahrik olanlardan geçtim, bu âlemde mağazanın vitrin mankenine tecavüz eden manyaklar yaşıyor.
hem zaten heykel falan günah şeyler bunlar, putlar en nihayetinde!
aynı kapsamda bir dali bir picasso eserine bakarak da sevap kazanılamaz.
münkir münafıktır onlar…

önerme : günah olan şeyleri beğenmek haramdır.

o zaman asıl önerme değişmeli bir kez daha.

güzele bakmak sevaptır, ancak ve ancak güzel denilen şeyin kadın olmaması durumunda ve (resim veya heykel gibi) günah olan şeyler değilse. (?)

( p <=> q & t)

bu da bizi bir başka noktaya götürüyor. önermeyi bu şekilde epeyce uzatmak zorundayız. kimi zaman bir şarap kadehine de güzel diyebilir, hayyam gibi onu öve öve bitiremeyebiliriz. aynı şeyi bir gün batımı için de yapabiliriz, ya da doğan güne bakarken bir güzele baktığımızı düşünebiliriz, ya da ayın haresine.. neden olmasın ki?
o zaman güneşe tapan, aya tapanlardan, ya da alkol içen münafıklardan ne farkımız kalır?

işte bu yüzden bu önerme yeni bir açılıma ihtiyaç duyuyor.

evet sevgili okuyucular, uzun yıllar düşündükten sonra bulduğum açılım aynen şöyle :

“güzele bakmak sevaptır ancak ve ancak güzele bakmanın islami ölçülerde sevap olması durumunda!”

asşldfjasşldkjfaşslkdjfaşsldkjfaşlskdf!

nasıl oldu ama?

1 Mayıs 2013’ü Önceden Görmek

Bu yazıyı 30 Nisan 2008’de yazmışım. Arşivime bakarken aklıma geldi böyle bir yazının olduğu, bulup paylaşmak istedim:

21 aralık 2012’de marduk bizi yok etmemişse şayet, 7. taksim çıkarmasını yapıyor olacağız, o güne kadar ölmez/sakat kalmazsak!
ve ölüm/sakatlık nedeniyle çıkarmada biz olmaz/olamazsak bile, dostlarımız orada olacak, o mücadeleyi verecekler.

çünkü biliyoruz ki, dün* taksim’e isimsiz çıkan o keskin nişancılar, bugün boyunsuz muammer pasa nin buyuk taksim savunmasi adı altında çıkıyorlar, yarın da sarıklı hamdullah paşa’nın dersaadet savunması adı altında çıkacaklar.

zaman geçer, bizler değişiriz.

ama o yasakçı, o despot zihniyet değişmez, aynı kalır.

geleceğe not :

2013’te bu başlığa bakan tüm kardeşlerime, zamanlarının ötesinden selam olsun.

bu aralar ülke biraz karışık çocuklar, kusura bakmayın, biz abilerinizin elinden gelen birşey değil.

aklınızda olsun, devlete ve anayasal düzene baskaldırmak diyorlar bugünlerde 1 mayıs için taksim’e çıkmaya.

bir de biber gazı bombaları var, bizim için 5.000 tane stoklamışlar bile.

ha, olur da sizin zamanınızda da kullanırlarsa, şu başlığı dikkatle okuyun : biber gaziyla mucadele

eğer değişmişse teknolojileri, umarım siz kendinizi kurtaracak çözümü bulmuşsunuzdur.

bizler “500 bin karanfille taksim’deyiz” dedik, gerçekten de öyle olsun istedik ama dinlemiyorlar/dinlemeyecekler de…

sizin daha mutlu günler görmeniz ümidimle!

sevgiyle gözlerinizden öpen abiniz,

mecnun.

Banka Kredisiyle Yalı Almak

geçen gün matruskam ile oturduk, internetten ev bakıyoruz.
yok armudun sapı, yok üzümün çöpü derken baktık olmadı, yalı almaya karar verdik.

tabii hazırda nakit para olmadığı için (birimiz işsiz – birimiz öğretmen olunca, tek eksiğimiz para oluyor tabii) banka kredisiyle almak üzere araştırmaya başladık.

krediler çok makul. misal, 999.999 tl kredi alınca, kendini zorlamamak için de 480 ay taksitlendirince, geri ödenmesi gereken para 48.519.951,00 oluyor. sudan ucuz!
ama bir yalı fiyatı bunun 15 katı civarında olduğuna göre, ödenmesi gereken para da 15 ile çarpılıyor ve rakamımız 726.299.265,00’ye çıkıyor.

aylık taksit ise 1.484.985,00 liracık.

yani basit bir hesapla, bugün yalı almaya karar veren ve bunu 40 yıl taksitle yapma hevesine kapılan bir öğretmen, bu kredinin bir aylık taksidini ödeyebilmek için – maaşı 1.200 sayarsak – 1.237,4875 ay çalışmak zorunda. bu da aşağı yukarı 103 yıl ediyor.

1 aylık kredi ödemesi için 103 yıl çalışmak zorunda olan bir öğretmen,
480 aylık kredi ödemesi için x yıl çalışır.
————————————————

doğru orantıyı kurduk x = 103*480 o da eşittir 49.440 yıl.

demek ki neymiş, birimiz – çalışmaya başlar da – maaşıyla ev geçindirir, diğerimiz de öğretmen maaşını krediye yatırırsa, her ayın kredisini 103 yılda ödeye ödeye 49.440 yılda bir yalı sahibi olabilirmişiz.

eh, biz ödeme planımı yaptık, ev almaya hazırız.
iş, şu altmış yıllık ömürde onca krediyi ödeyebileceğimize inanacak bir enayi bulmaya kaldı!

işin espirisi bir yana, türkiye’nin geleceği ellerinde şekillenen öğretmenleri yoksulluk sınırının altında kalan bir maaşla yaşamaya mecbur bırakan sisteme söyleyecek sözümüz uzun zamandır yok.

not : hesaplama için garanti bankası’nın online kredi hesaplama sistemini kullandık.

ek bilgi : bu hesabı matruskam ile 2009 yılında yapmıştık. 2013 yılında meb tarafından açıklanan öğretmen maaşı 1.824 ile 2.157 lira arasında değişiyor. türk-iş’e göreyse nisan ayı itibariyle açlık sınırı 1.012, yoksulluk sınırı ise 3.298 lira.

sahi! siz hangi gruptasınız? :)