Yarım Kalmış Bir Gezi Yazısı – GAP Faciası

kültür turu kesinlikle rehber eşliğinde ve bir tur operatörünün garantörlüğünde yapılmalıdır.
bu işten ne kadar anlarsanız anlayın, kendi başınıza çıkmayın.
yaşayacağınız maceralar ile yapmayı planladığınız kültür turu, kültür turu olmaktan çıkabilir pekâla.

size kendi küçük gap turumuzdan alıntılarla durumu anlatmaya çalışayım.

her şey onur air’in 5000 tane uçak biletini 49 tl’ye indirdiğini açıklamasıyla başladı. bu haberin ertesinde eşine sürpriz yapma sevdasıyla, mecnun kardeşiniz diyarbakır’a gidiş için iki tane promosyon bilet aldı. hatalar silsilesi burada başlamıştı, gidişle beraber dönüş bileti almayan mecnun, “amaaan sabiha gökçen olsa ne olur, döndükten sonra başımızın çaresine bakarız” diyerek sunexpress’ten almıştı çünkü dönüş biletini.

bilet alımından yaklaşık üç hafta sonra, elsa ve mecnun’dan oluşan ikili, akşam haberlerinde o hafta diyarbakır’ı sıcak hava dalgasının vuracağını izlerken, bu geziyle ilgili şüpheler zihinlerinde oluşmaya başladı – tamam itiraf ediyorum, elsa onu öldürseler yaz sıcağında oraya gitmeyeceğini söylemişti zaten üç hafta boyunca ve başında et kalmayan mecnun zaten bin pişmandı biletleri aldığına – ama çok geçti.

otel rezervasyonu bile önceden yapılmış ve ücreti ödenmişken, yola düşmekten başka seçenek yoktu zaten.
ayrıca büyük bir aymazlık sonucu, mecnun kişisi orada kalacakları süre boyunca diyarbakır’da konaklayacaklarını düşünmüş ve planlarını ona göre yapmıştı – eğer gap’a giderseniz, bunu asla yapmayın! üç gün mardin’de kalın, çok daha iyi!

uykusuz ve düşünceler içinde geçen bir gecenin sabahında, mecnun ile elsa yola çıktılar. parfüm vs. tehlikeli maddeleri havaalanında devletin şevkat dolu kucağına terk ettikten sonra uçağa yerleştiler ve yükseklik korkusu olan mecnun’un (korkusuz korkak) sızlanmaları eşliğinde, sıkış tepiş üstelik bebek feryatları arasında uçakta başladı maceraları.

diyarbakır’da indiklerinde, oradaki taksilerin dört bir yana astıkları fiyat çizelgelerine bakmadan ilk taksiye atlayıp otele gitmek istediler – yapmayın, önce fiyatlara bakın, sonra taksiciyle pazarlık yapın ve eğer class hotel’de kalıyorsanız, bunu sır gibi saklayın!

otele ufak bir diyarbakır turu yaparak ulaştıklarını kısa süre içinde öğrenecekti ikili, çünkü sonraki taksi kullanımlarında gördüler ki, diyarbakır’ı baştan aşağı dolaşmadıkça bir taksiye o kadar yüklü bir ücret ödenmiyor.

otelde isimlerini verdikleri gibi, odalarına çıkarıldılar ve elsa’nın hijyen konusundaki hassasiyetini bilen mecnun’un önceden ayarladığı bu otelde ilk hüsranlarını üzerinde “temizlenmiş” yazan ama aslında temizlenmemiş olan tuvaleti gördüklerinde yaşadılar elbette!

neyse ki, zaten sinirli ve uykusuz olan elsa daha ağzını açamadan mecnun resepsiyonu aradı ve gerekli düzenlemeler yapıldı.

diyarbakır’da kahvaltıcılarıyla ünlü bir hasan paşa hanı, o hanın da üst katında insanlara sunulan mükellef kahvaltı sofraları vardır. bilirsiniz değil mi?
sizi uyarıyorum, kahvaltılık malzemelerinizin temizliğine güvenseniz de, ekmeklerinize dikkat edin!

güne güzel bir başlangıç yapmak için gidilen kahvaltıcının pidesinden, hamurla pişmiş bir böcek çıkabiliyor çünkü. ve inanın dostlarım, önünüzde on beş çeşit kahvaltı, elinizde böcekli bir ekmekle kahvaltı yapabilmek… eh, pek mümün değil!

kahvaltılarını bitirdikten – yani yarım bıraktıktan – sonra ikili mecnun’un programına uygun bir şekilde turlarına başladılar.

1. gün programı : hasankeyf – midyat – mardin – diyarbakır

yapmayın! bir gün içerisinde, eğer arabanız yoksa, bunu yetiştiremezsiniz!

taksiden gözü korkan ikili minibüsle ve son durağa kadar ağlayan bir bebek ile ilçe otogarına gittiler ve otogarda etrafları onlarca çocukla çevrili bir hâlde, batman minibüsüne doğru ilerlediler.

( gözlemlerimize göre çocuk rehberler diyarbakır, mardin, batman ve midyat’ta oldukça yaygın olmakla birlikte, onları çok para karşılığı az şeyi anlatan cüzdan düşmanı yaratıklar olarak tanımlamak da mümkün. )

orada kendilerine minibüsün kapısına kadar yapışan bir rehbere – geriden gözleyen iki rehbere daha yetecek – parayı verdikten ve rehber kaçtıktan sonra, onların bağımsız çalıştığını ve diğer iki rehberin de para beklediğini gördüler. daha fazla baş ağrısı yaşamamak için de o iki rehbere para verip, diğerini dövmeye gönderdiler. yani en azından öyle yapabilmeyi arzuladılar içten içe, küçük çakal parayı kaptığı gibi toz olmuştu çünkü. diğer iki hain çakal(!) ise bozuk parası olmayan çiftin para bozdurmasını beklediler.

( dip not : hasankeyf’e gitmek için önce batman’a sonra da oradan midyat minibüsüne binmek gerekiyor. ulaşım için ford transit minibüsler kullanılıyor ve diyarbakır batman 8 tl, fazlasını almıyorlar. hasankeyf’e gidince çocuk rehber alın yanınıza, dinlemesi keyifli. )

ve sıcakta, çalıştığı hâlde şoförün çalıştırmaya yanaşmadığı klimayla – bunu ancak yolculuğun sonunda öğrendi çift – bir buçuk saatlik yolculuk başladı tozlu yollarda. ( yolda askeri araç görmeyeni dövüyorlarmış. )

( ve diyarbakır-batman-mardin üçgeninde istanbul’un bilinen en önemli yeri kanarya mahallesi’dir tezi doğrulandı. çünkü binilen bu ilk minibüsün şoförünün kardeşi, batman’dan binilecek diğer minibüsün şoförünün yeğeni ve mardin’de sohbet edilen insanların çoğu hayatlarında en az bir kez kanarya mahallesi’ne gelmişlerdi. )

batman’da durmadı elsa ile mecnun. kısa bir mola verip hasankeyf minibüsüne atladılar yine. ve hasankeyf’e giden sarsıntılı yolculukları başladı.

hasankeyf hakkında bilgi vermeyeceğim burada, hepimiz çok iyi biliyoruz en nihayetinde hasankeyf’i. ama mecnun’un bilip elsa’nın bilmediği şey, geziden yaklaşık 1 – 1,5 ay önce toprak kayma neticesinde bir kişinin ölmesi nedeniyle hasankeyf’e giriş çıkışların yasaklanmış olmasıydı.

ve mecnun’un belki de aradan sıyrılıp kaçak göçek gezdiririm dediği yerde dikilen polis otosu sayesinde, elsa günün ikinci büyük darbesini aldı. bölgede görmeyi en çok istediği şeye ulaşamıyordu. hasankeyf’e giriş kapatılmış, etrafı çevirilmiş ve nöbetçi polisler dikilmişti.

polislerin beklemekten sıkılıp gideceklerini beklemekse, düpedüz hayalperestlikti! (onu da denedik, biliyoruz. )

ve sonunda, yakalarına yapışan çocuk rehber sürüsünden balbazar’ı seçen eyş edasıyla rehberlerini seçip, hasankeyf’i bir de ondan dinlediler. hayatını anlatmayı hasankeyf’i anlatmaktan daha fazla önemseyen bu hergele, sorularımıza verdiği “abey bilmiyorum” cevaplarıyla içimizi ferahlattı. heyhat, suç çocukta değil. ona bunu yaptıran ailede de değil, hasankeyf’i bu hâlde bırakan devlette.

( demirel düze inme vaadi verene kadar yöre halkının hasankeyf’te yaşadığını bilmiyorduk habir de o köprüde yaşayan ailenin tapusu olduğunu. )

ve hasankeyf’ten de istediğimizi alamamış bir şekilde ayrılmak üzere minibüs yoluna çıktık.

( batman – hasankeyf : 4 lira. hasankeyf – midyat : 4 lira. minibüsle tüm o yolları tepmenin mabadda yarattığı acı hissi : paha biçilemez! )

her şeyi dakik bir şekilde planlamış olan mecnun’un hesaplamadığı üzere, yoldan ne boş minibüs geçti, ne de midyat minibüsü. yaklaşık bir saat boyunca elsa ve mecnun’un yaptığı tek şey su içmek ve midyat minibüsü beklemekti bu yüzden ve eğer seçeneğiniz varsa, beklemeyin!

sonunda gelen minibüste bir kişilik tabure kaldığından – evet tabure -, elsa kişisi midyat’a tabure, mecnun kişisi ise iki büklüm bir şekilde varabildi. ve o bozuk yollarda, çığlık çığlığa bebek ağlamasıyla geçen yolculuk boyunca, elsa’nın bakışları altında bir böcek misali ezilen mecnun’un ömründen bir kaç yıl da öylece gitti.

bu arada, ikili ne zaman bir toplu taşıma aracına binse bir bebek ağlıyor fark ettiniz değil mi? şaka olsaydı gülmezdiler, gerçek olunca çıldırdılar elsa ile mecnun. çünkü ne zaman toplu taşıma aracına binseler bebekler ağladı ve üstelik bunun mecnun’un tipi ile zerre alakası yoktu.

midyat…
midyat’ın nesi güzel? telkari işlemeciliği…
peki ya bir buçuk saat süren ve ağlaması bitmeyen bir bebekle yapılan bir minibüs dolusu kızgın ve terli insanla birlikte varılmışsa oraya nesi güzel olur?
nefes alması…
o da alınabilecek kadar serin olursa!

işte bu halde varmıştı elsa ile mecnun midyat’a. sinir bozukluğu içindeki elsa, bulduğu eczaneden ihtiyaç duyduğu ilaçları alırken, mecnun da elindeki kağıda aldığı notlara bakarak gitmeyi planladığı yerlere kendilerini ulaştıracak rotaları öğreniyordu.

ama midyat’ı gezmeden önce, oturup çay içmeli, düşünmeli ve sakinleşmeliydi elsa. mecnun bunun için, kendisini oldukça güzel görünen taş bir binanın iç avlusundaki çay bahçesi/restorana soktu. bir adı vardı oranın ama…

elsa, hayatında karşı karşıya kaldığı en kirli çay bardağı karşısında sinirden köpürürken, özür mahiyetinde o bardağı alıp yeni bardakta çay getiren garsonun getirdiği bardaktaki dudak izi ve lekelerini görmesiyle kayışın kopması bir oldu. garsona, mecnun’a, o esnada gözlerini diken adamlara ve yolda yürüyen amcaya bağıran elsa hışımla terk etti ortamı, lavaboya yüzünü yıkamaya gitti.

mecnun da, bir ayıyla boğuşma macerasını burada elsa’nın dışarı çıkmasını beklerken yaşadı. her şeyden habersiz gelip erkekler tuvaletine giren öğretmen kılıklı bir amca, içeride işini görürken ve mecnun kadın ve erkek tuvalatlerinin kapılarının açıldığı holde beklerken ayı sessizce mecnun’a yanaştı. o iri varlığı son âna kadar fark edemeyen mecnun, bir omuz darbesiyle ileriye fırladı ve dönüp de “noooluyo lan” demeye çalışırken,  ayının erkekler tuvaletinin kilitli kapısını da diğer omzuyla aştığını gördü. zavallı öğretmenin içeriden gelen o tiz “doluuuuu” feryadı, yaşanan trajediyi anlatacak en iyi sestir herhâlde. fakat ayı o kadar kolay vazgeçecek gibi değildi, erkekler tuvaletinde yaşadığı hadiseden ders almamışçasına kadınlar tuvaletine yöneldi ayı. içerideki elsa’yı korumaya çalışan mecnun ise “dolu birader” diye erkekliği korumaya çalışarak önüne atıldı ayının.
ufak bir itişmeden sonra “hırmfhırmf biz orayı da kullanıyoruk” diye homurdanan ayı – ki onun sesini taklit etmemin imkânı yok – sallana sallana çayırlara – ya da ormana – doğru ilerlemeye başladı – nereye gittiğini bilmiyorum, aşikâr olduğu üzere uydurdum. ama adam geldi, yapmadı, gitti. evet manyaktı! –

bir iki dakika geçmeden öğretmen tipli amca çıktı tuvaletten. önündeki ıslaklığı gizlemek için, kenardan ve gölgelerden yürüyerek terk etti mekânı.

elsa da az sonra çıktı, nasıl bir tehlikeden kurtulduğunu asla bilemeyecekti. (eğer ben 1001231231 kez anlatmasaydım!)

midyat’ı daha uzun anlatabilmeyi isterdi mecnun, ama elsa tüm bu trajedilerin üstüne onu ilk uçakla eve götürmesi konusunda baskı yaparken görülebilecek bir iki yeri görmeye çalıştılar ve yağmur başladı, üstelik sağanaktı. elsa ile mecnun sırılsıklam oldu.

( “yağmur altında sucuğa dönmüş bu zavallı çifti okullarına kabul eden, kiliselerini geziden ve tarihlerini anlatan süryani kilise görevlisi ve cemaatine teşekkürü bir borç bilirim.” )

sonrası mı? bulabildikleri ilk minibüse atlayıp bebek çığlıkları eşliğinde mardin’e gittiler, hiç durmadan diyarbakır minibüsüne atladılar. ve bebek ağlamasının olmadığı tek minibüs diyarbakır – mardin minibüsüydü. diyarbakır’dan otele gidene -yine bebek çığlıkları –  ve yatana kadar – homurtular – mecnun ile konuşmadı elsa.

bu yazının bu kısmını bir buçuk ayda tamamladım. ikinci ve üçüncü günü de önümüzdeki aylarda yazarım herhâlde.

bu yazıdan çıkarılacak ders : mutlu olmak istiyorsanız, kültür turu yapmak istiyorsanız… bizim yaptıklarımızı yapmayın! hiçbir şey daha kötü gidemez çünkü!

( bu yazıyı 2010 yılında yazdım. elbette o ikinci ve üçüncü günü anlatacak bir yazı yazmaya teşebbüs bile edemedim. :) şimdi bahar vesilesiyle kanım yeniden bitlenmişken* , gezmeye gitmek için çeşitli dahiyane(!) yollar kafamı meşgul ederken bu yazı aklıma geldi ve paylaşmak istedim, umarım eğlenmişsinizdir, çünkü biz hiç eğlenmedik :) ve evet, elsa benimle tatile çıkmamak için kapıya, bacaya, hatta duvara yapıştı o günden sonra.  aslkdisaliaşlsdialisdl

kanı bitlenmek – ki kendisini yıllardır kullanım – aslında yanlış kullanımmış. doğrusunu ekşi sözlük’ten bayanlazarus söyledi : biti kanlanmak.

mallığıma tüküreyim, nasıl benim aklıma gelmedi ki bunca yıl? :) üstelik vermek istediğim anlama da yaklaşmıyor bile. o zaman onu “kanı kaynamak” olarak okumuş sayın kendinizi. şahsen ben “para”lamış değilim çünkü! )

 

 

Reklamlar

Eylemlere Dair Bir Eleştiri

Bu yazıyı aslında Facebook’ta durum güncellemesi olarak yazmaya başlamıştım, yazdıkça yazasım geldi, pes ettim, olduğu gibi kopyalayıp blog’da yayınlamaya karar verdim :) Bu nedenle, okurken imlâ hatası ya da anlatım bozukluğu görürseniz, mümkün mertebe gözardı edin lütfen.

Sansür karşıtı eylemimiz bitti değil mi, dünün gazını da aldık hep beraber, hah, artık süperiz sanıyorum!

Grev/Eylem kırıcı olmamak için şu sözleri söylemeden önce eylem bitsin diye bekledim, yalan olmasın.

Arkadaş, biliyorum hepiniz geçen yazdan aldınız o birliktelik denen şeyin tadını. Hepiniz dayanışmanın, omuz omuza ses yükseltmenin ne kadar değerli bir şey olduğunu gördünüz.

İyi, güzel…

İnternet ve sansür konusunda hiçbiriniz ilk kez dün sesini çıkartmak maksadıyla da çıkmadı alana, haksız mıyım?

Daha önce de İstiklal’i onbinlerce insan olarak doldurduk, omuz omuza, gözlerine soka soka!

Biri bana açıklar mı, şu güzel eylemi gündüz vakti yapmak varken neden akşam eylemleri yapmayı seçtik? Sadece dün için konuşmuyorum, bundan önceki seferler için de soruyorum bu soruyu.

Hangi kafa bize çıkıp da eylem saati 19:00 diyor, bu kafa neden 19:00’un yanlış bir saat olduğunu düşünmüyor ve biz neden bunun arkasında duruyoruz?

Bir kitle olarak varlığımızı gündüz saatinde neden göstermiyor/gösteremiyoruz?
Gündüz çuvala mı girdi?
Derdimiz ne?

Niye karanlık sokak köşelerinde polis abiler tarafından dayak yiyebileceğimiz, insan gözünün görmeyeceği saatlerde yapıyoruz biz bu işi?

Cumartesi akşamı, Taksim’deki mekânlara getirdiği ekonomik yükü tartışmıyorum. Gezi’de bize destek veren pek çok mekân bu işten geçen yaz çok çok zarar etti. Hâlâ da ediyor, bu yüzden kapanmış olanlar da olmuştur, eminim. Üstelik bu mekânlar bizim gittiğimiz mekânlar, bizim sosyalleşme alanlarımız, bizim ekosistemimizin parçası, bize saldıranların değil.

Biri bana doğru düzgün açıklayabilir mi?
Neden biz bu eylemleri daha önce olduğu gibi gündüz vakti yapmak yerine, polis bir şey yapacaksa da bütün medyayı zorla şahit edebileceğimiz bir saatte yapmak yerine akşam yapıyoruz?

Bu eylemlerden yeni bir Gezi doğmayacak, bana böyle bir tezle gelmeyin.
İnsanlar korktu, insanlar sindi, insanlar evlerinden izliyor olacakları.
Polisin saldıracağını biliyorlar, toplanma şanslarının olmayacağını biliyorlar, gözaltı ihtimalini biliyorlar, demem o ki, biliyorlar ha biliyorlar ve bu yüzden bu eylemlere katılmıyorlar.

Sen akşamın yedisinde eylem çağrısı yaparsan, “Sansüre karşı akşam akşam yürüyeceğiz!” dersen, herkes bunun alt metnini okur, ‘biz gaza geldik çatışacağız’ mesajını alır ve ona göre davranır.

Bu yüzden, gelin yeniden gündüze dönelim. Güneş altında dünyanın bütün renkleriyle direneceksek yine direnelim.

Aksi türlü, çağrıyı hangi platform yaparsa yapsın, ben akşam eylemlerine katılmayacağım. Ve biliyorum ki, katılan insan sayısı da gün geçtikçe azalacak.

İnsanların içindeki ateş küllenmesin diye yapılan şeyin aslında kendi bacağımıza kurşun sıkmaktan hiçbir farkının olmadığını bu metnin ulaştığı herkesin görmesi, -bir şeylerin iyileşmesi adına – aldığı kararları ve/veya kendi adına aldığı kararlara itimat ettiği grubu/platformu daha doğru ve sağlıklı bir eylem planı oluşturmak adına uyarması temennimle.

Yanaklarınızdan sevgiyle öperim.

Linux İle Android Arasında Dosya Transferi

Bir süredir Android İşletim Sistemi kurulu telefonum ile OpenSuse yüklü bilgisayarım arasındaki dosya transfer meselesini nasıl çözeceğimi kafaya takmıştım.

Linux Mint kullanırken bu işi terminal ekranından hallediyordum. Şu bir gerçek ki, bu tip işlemler için de terminal ekranına bakmak bazen sinir bozucu olabiliyor. İnsan bazen bir arayüze sahip olmak istiyor.

İnternette yaptığım aramalarda Türkçe sonuç bulamadım, hâliyle yabancı kaynaklara yöneldim. Wifi üzerinden dosya transferi için kullanılan pek çok program olduğunu keşfettim. Bu yazıyı da henüz arama yapmamış ya da bu sorunla karşılaşmamış arkadaşların ellerinde Türkçe bir kaynak olsun diye yazıyorum.

Yapacağınız şey çok basit,

1- Google Play Store’a gidip, Wifi File Transfer, Wifi File Explorer ya da muadili bir uygulamayı indiriyoruz.

2- Uygulamayı açıyoruz, uygulama bize otomatik olarak aynı ağa bağlı bilgisayarımızın tarayıcısında açabileceğimiz bir http adresi veriyor ( Güvenli olmayan bir ağda ssl güvenlik de kullanabiliyoruz).

3- Tarayıcıda adresi yazarak bütün dizin ve dosyalarımızı görüntüleyebiliyor, istediğimiz gibi dosya yükleyebiliyor ya da indirebiliyoruz.

Ben Wifi File Transfer Pro’yu seçtim. Ücretsiz versiyonu için durum şöyle :

Avantajlar :

* Sizi MTP derdinden kurtarıyor.

* Dosya yüklemenin yanında dizin yüklemeye de izin veriyor. (Bunun için chromium kullanmak gerekiyor ama kabul edilebilir bir bedel. )

Dezavantaj :

* Yanlışlıkla aynı dosya iki kere yüklendiğinde sorgusuz sualsiz iki kopya birden yaratıyor.

(Üzerine yaz butonu var tabii, tıklanırsa sıkıntı kalmaz.)

* 5 MB’tan büyük dosyaları upload etmemize izin vermiyor.

(1,35$ bedeli var boyut özgürlüğünün. )

İnternet Yine ve Yeniden Tehlikede: SANSÜR ARTIYOR

5651 SAYILI İNTERNET ORTAMINDA YAPILAN YAYINLARIN DÜZENLENMESİ VE BU YAYINLAR YOLUYLA İŞLENEN SUÇLARLA MÜCADELE EDİLMESİ HAKKINDA KANUN (İNTERNET SANSÜR YASASI) İLE İLGİLİ MEVCUT HÜKÜMETE SON UYARI ve KAMUOYUNA AÇIK ÇAĞRIDIR,

 

Ülkemizde İnternet’e dair ne zaman bir mevzuat çalışması yapılsa, mevcutta sahip olduğumuz hak ve özgürlüklerimiz tırpanlandığı gibi gözetleme, kaydetme ve sansürleme faaliyetleri de aynı oranda artmaktadır. Bu bildirinin yer aldığı siteler/sayfalar/uygulamalar dahil tüm İnternet içeriğini ilgilendiren bu tür yasalar yapılırken “gazlarının alınması” için dahi bu alanda uzun yıllardır çalışan ve uluslararası alanda bu konunun uzmanı kabul edilen uygulamacılara ve akademisyenlere danışılmaması nedeniyle yasa koyucuya genel bir güvensizlik de olsa, İnternet özgürlüğü için emek veren hukukçuların, aktivistlerin ve STK temsilcilerinin bir çok üst düzey hükümet yetkilisi ile yaptıkları görüşmelerde İnternetin özgürlüğü ve sansürden arındırılması için destek istendi, kampanyalar yürütüldü ve hatta sokaklara çıkıldı. Tüm bunlara rağmen, İnternet’te sansür biteceğine ya da hiç değilse azalacağına, sansürün kapsamı gittikçe genişletiliyor.

 

AKP’nin ve egemen güçler olarak ifade edebileceğimiz ilgili partinin dirsek temasını hiç bir zaman kesmeyeceği odakların karşılıklı çıkarlarının İnternet sansüründe birleşmesi neticesinde, İnternet sitelerinin “erişime engellenmesine / sansürüne” yönelik olarak 5651 Sayılı Kanun’da genişletme ve süreci hızlandırma amacıyla yeni düzenlemeler peşinde olduğunu gördüğümüz ve buna karşı çıkmak ve bu yasayı ve de yasaya yapılacak tüm değişiklikleri de yasanın kendisi gibi asla tanımadığımızı ve geçerli saymadığımızı bildirmek amacıyla bu bildiriyi hazırlamaya karar verdik.

 

Hal böyleyken, sadece erişimin engellenmesi, içerik kaldırılması ve uyarı yolları konusunda kimselere danışmadan ve hatta İnternet Geliştirme Kurulu’nun dahi bugüne kadar kendisinin ortaya koyduğu tasarıyı ve akademisyenlerden, İnternet uzmanlarından kısacası kamu oyundan uzun süre boyunca topladığı 5651 Sayılı Kanun’a ilişkin değişiklik görüşlerini ve bu görüşleri eleştiren yazılmış akademik tezleri de hiç bir şekilde dikkate almaksızın, 5651 Sayılı Kanun’da alelacele bir güncelleme yapılarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulması pek çok kişi tarafından son dönemlerde yaşanan  yolsuzluk belgesi, videosu, kaset vs. gibi hükümetin ve dirsek temasında bulunduğu çevrelerin “tehdit” olarak algıladığı, esasen şeffaflık ve halkın bilgi alma özgürlüğünün temel taşları olan hususlara bağlanmaktadır.

 

AKP MKYK Üyesi ve Ar-Ge Başkan Yardımcısı olan ve aynı zamanda da Şanlıurfa Milletvekili Zeynep Karahan Uslu, yeni yapılacak kanun düzenlemesinin bilgisini kişisel @zkarahanuslu şeklindeki Twitter hesabından duyururken şu ifadeleri kullanmıştı:

 

“5651 Sayılı Kanun’nda değişiklik teklifimiz toplumsal ihtiyaçlar & özgürlükler dengesi hassasiyetle GÖZETİLEREK hazırlandı”

 

Burada AKP’den son dönemde defalarca gördüğümüz şekilde bir uygulamayla karşı karşıyayız: kimseye sormadan, karşıt fikirlilere danışmadan ve toplumsal mutabakat olan Anayasa’yı, imzalamış olduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS)’ni ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarını göz önüne almadan, yine “yangından mal kaçırır” gibi bir yasa değişikliği gündeme getirilerek  bazı maşalarla düzenleme yapılmaya çalışılmakta. Son dönemde hükümetin de içinde bulunduğu yolsuzluk vb. skandallar sayesinde de halkın en önemli bilgi alma ve farkındalık kaynağı haline gelmiş olan kurumlardan sızdırılmış belgeler ve de herhalde yaklaşan seçimlerle birlikte gelen kaset vb. yayınlama tehditleri de bu sansürü genişletme faaliyetlerine hız verdi gibi gözüküyor.

 

‘Berbaddd teknolojiler’ ve diğer korkunç şeyler..

 

Kanundaki erişim engelleme nedenlerine nefret söyleminin de eklenmesi, katılma zorunluluğu bulunan bir erişim sağlayıcılar birliği kurulması ve sansürün bu birlik eliyle yürütülmesi, hakimlerin yirmi dört saat içerisinde sansür hakkında karar vermesi, yurt içindeki yer sağlayıcıların içeriği çıkarması; yer sağlayıcının yurt dışında olması ve içeriği çıkarmaması durumunda ise bu içeriğe yurt içinden erişimin engellemesi gibi şu an var olan sansürü daha da ileri boyutlara getirecek olan pek çok detay nokta bu değişiklik tasarısında yer aldı.

 

Yeni medyanın gücü ve Gezi olaylarında da tüm toplumun artık hissettiği etkisi sayesinde halkın haber alma alışkanlıkları artık değişti. İnternet toplumun temel haber alma, gerçeklere ulaşma ve fikirlerini açıklama platformu olarak diğer her tür medyanın önünde. Artık bir çok önemli belge, “kaset”, devlet sırrı telakki edilen yazışmalar ve halkı doğrudan ilgilendirmesine rağmen asla halka açıklanmayan her türden bilgi ve içerik kendine İnternet sayfalarında yer buluyor. Başta popülerlikleri sayesinde çok fazla kullanıcısı olan Facebook ve Twitter gibi sosyal paylaşım sitelerine ekleniyor. Burada yüz binlerce kişinin paylaştığı içeriklere tek tek erişim engelleme mümkün olmayacağından belki de bu türden Türkiye dışında olan sitelerin “gerekli durumlarda” tamamen erişime kapatılabileceği yani sansürlenebileceği de anlaşılıyor. Başbakan herhalde yine Twitter kapatılınca “Ben giriyorum siz de girin.” diyecek Youtube 2 yıl sansürlendiğinde söylediği gibi. Ama Facebook için “Bunlar berbaddddd  teknolojiler, çirkiin” ve “Sosyal medya toplumların baş belasıdır.” dediğini de unutmayalım.

 

Hükümetin iddiasına göre temel amacı çocuk pornografisi ve istismarı ile mücadele olan 5651 Sayılı Kanun zamanın meclis artimetiğinde Atatürk’e hakaret suçunun da eklenmesinin kabulü ile ana muhalefet partisinden de  destek görmüş ve 2007 yılında yasalaşmıştı.

Yasanın ilk çıkarıldığı dönemde de aklı başında pek çok yazar ve akademisyen bunun adım adım gelecek bir sansürün kılıfı olduğunu dünyadan örneklerle delillendirerek savunmuştu ve haksız da çıkmamışlardı. Bununla birlikte hep söylediğimiz gibi yasa yapım sürecinin halkın katılımına açılmadığı ve yasa yapıldıktan sonra bile halkın eleştirisine kapalı tutulduğu, hatta yasa yapım sürecinin gizli kapaklı, halktan uzak, kimselere danışılmadan “bir takım” güç odaklarının baskı ve siparişi üzerine yapıldığı da TBMM’nin standart çalışma şekli haline getirildiği bir dönem yaşıyoruz.

17 Aralık 2013 tarihli Hükümette ve AKP çevrelerinde yolsuzluk ve rüşvet skandalı ve devamında gelen operasyonlar ve sonrasında yaşananlara bakınca İnternet sansürünü artıran ve hızlandıran bu teklifin, AKP Milletvekili Zeynep Hanım tarafından 18 Aralık’ta Twitter hesabından duyurulmuş olması da oldukça manidar. Bugüne kadar da kendisine bu duyurusunun ardından yazılanlara ise hiç cevap vermemiş durumda: https://twitter.com/zkarahanuslu/status/413423658326315008

Var olan İnternet sansürünü az ve yavaş bulan vekillerin hazırladığı anlaşılan düzenlemenin gerekçesi de bu tür sansür yasalarının artık tüm dünyada telif koruması ve terörizmle birlikte üç temel gerekçesinde biri olan ‘Aile, çocuk ve gençlerin korunması; elektronik istismarın engellenmesi’ olarak gösterilmiş teklif metninde. Vekiller gerekçelerinde:

”Bilindiği üzere medya, neyin dikkate değer olduğunu ve toplumun neleri görmesi ve duyması gerektiğini belirleyerek önemli bir işlev üstlenmektedir. İnternet günümüz medyasında en yaygın kullanılan araç olarak öne çıkmaktadır.” diyerek aslında kendi esas amaçlarının da İnternet medyasını tahakküm altına almak ve kitleleri yönlendirmek olduğunun da bir şekilde açık etmiş durumdalar.

TBMM’nin resmi içeriği arasında da http://web.tbmm.gov.tr/gelenkagitlar/metinler/266126.pdf sayfasında tamamı görülebilen bu değişiklik tasarısı artık bi torba kanun içerisinde geçirilecek kadar saklanmaya ve önemsizleştirilmeye çalışılmaktadır bugün itibarıyla.

 

5651 Sayılı Kanun’da yapılacak değişiklikler neler getiriyor?

5651 Sayılı Kanun’daki İnternet sansür mekanizmasını hızlandırmak, genişletmek ve ağırlaştırmak amacını taşıyan ve uzun adı “İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi”  olan ilgili taslak geçicilerle birlikte toplam 12 madden oluşuyor. Ama bu 12 madde zaten hali hazırda Türkiye’de İnternet sansürü anlamında ciddi derecede insan hakkı ve basın özgürlüğü ihlaline de yol açan 5651 Sayılı Kanunu bu anlamlarda iyileştirmek şöyle dursun kanunun sansürleme konusunda yaşadığı bir takım eksikleri gidermek derdine hizmet ediyor ve bu tasarı yasalaşırsa aşağıda detaylarını tek tek vereceğimiz tüm bu maddelerin hepimizin hayatını nasıl da çekilmez bir hale getireceği kesin ve açıkça bir diktatörlük tarafından yönetildiğimizin yeni bir göstergesi olarak hayatlarımızı karartacağı da şimdiden aşikar.

Tasarı, hali hazırdaki kanunun erişim engelleme yani site sansürleme yöntemine DNS değiştirerek girmeyi engelleyecek şekilde olmak üzere IP tabanlı kısıtlama ve tüm sitenin değil ve fakat sadece “sakıncalı” içeriğin erişime engellenmesini yani sansürlenmesini sağlayacak URL adresi tabanlı engelleme getiriyor.

Öyle ki bu türden IP tabanlı erişim engellemeler nedeniyle bir dönem Google şirketinin aslen engellenmemesi gereken yani hakkında karar olamayan hemen bütün sayfalarının/uygulamalarının/sitelerinin Türkiye’den erişilemez olmasına yol açan bir uygulamayı da yaşamıştık. Çünkü IP numaraları bir şirkete ait pek çok hizmet için değişik zamanlarda kullanılabilmekte ve bir İnternet sitesi sansürlenmeye çalışıldığında eğer bu IP numarası üzerinden yapılırsa o sansürün boyutu sansürcünün bile düşündüğünden/amaçladığından çok daha geniş noktalara gidebilmektedir.

URL yani adres tabanlı engelleme de ise tezlere de konu olduğu gibi bu gibi tüm içeriği gözetleme/kaydetme/filtreleme gibi bir süreç gerektiren engelleme yöntemlerinin Türkiye İnternet trafiğini aşırı derecede yavaşlatacağı ve hatta bu yavaşlamayı ve bu tür bir kişisel veri gizliliği ihlali sonucunu TİB’in dahi talep etmediği pek çok kez kurum içinden dahi dile getirilmiştir.

Ne siteler gördüm zaten yoktular…

Tasarının bırakın bizim gibi “gazı alınacakları”, İnternet Geliştirme Kurulu’na (İGK) ve hatta Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB)’na bile sorulmaksızın hazırlandığını işte tam da bu nedenle düşünüyoruz. Çünkü ya TİB bu görüşlerini değiştirdi ve/veya İGK kenedi yayınlamış ve üzerine görüş toplamış olduğu 5651 Sayılı Kanun değişikliği metninden vazgeçti çünkü o metinde bu yeni taslaktaki hususlar yer almıyordu. Ya da şu anda İGK, kanunda ki görevlerinden biri olan İnternette “Türk kültürünü, dilini, tarihini” geliştimekle uğraşıyor.

Tasarıdaki bir diğer yenilik ise; Türkiye’de barındırılan sitelerden uyarı alan “hukuka aykırı” içeriğin Türkiye’deki yer sağlayıcılarca çıkarılması ve de içeriği yerli olsun yabancı olsun yurtdışında barındırılan sitelerin ise içeriği çıkartılamasa bile ilgili sayfalara Türkiye’den erişimin engellemesi. Yani yine deve kuşu oluyoruz ve başımızı yine kuma gömüyoruz. “Siteyi biz Türkiye’de görmüyorsak o site zaten yok ki” ya da “ne siteler gördüm zaten yoktular” şeklinde şiirsel bir yaklaşıma bizi gark eden zihniyetle karşı karşıyayız.

Tasarıdaki en derin hatalardan biri de “Halkın bir kesimini sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet ve bölge ayrımına dayanarak aşağılama” suçunun  da artık site sansürleme nedenleri arasına alınmış olması. Türkiye’de son derece muğlak ve yoruma açık olan bu TCK maddesinin aslen sürekli olarak İslam, Müslümanlık, Türklük, Sünnilik vb. “temel” değerleri “aşağılamak” yönünden işletildiği ve Fazıl Say, Sevan Nişanyan gibi pek çok aydının dahi bundan dolayı hapis cezası aldığı yenidonem.com gibi sitelerin kapatıldığı bir ülkede hangi sitelerin şimdiden bu son derece “insani” gözüken maddeye dayanılarak kapatılabileceğini size sıralayabiliriz.

Tüm muhalif fikirlere ait siteler bu kapsamda değerlendirilecek ve bir bir kapatılacak ama hiçbir savcı “öteki” kavramının içerisinde olan yani “temel değer” kabul etmediği değerlerin “aşağılanmasını” suç kabul etmeyecektir. Türkiye’de hep olduğu gibi işin uygulamada bittiği bir ortam olduğunu gözden kaçırarak “samimi” duygularla nefret suçu dediğimiz aslen dünyada da kabul görmesi gereken ötekinin daha da ötekileştirmesini engelleme amacı taşıyan bu maddenin İnternet sansürüne dayanak yapılması, Türkiye’deki kamplaşmayı da artık onarılamaz hale getirilebilir. Ötekileştirilenlerin en önemli ifade özgürlüğü mecrası olan İnternetin de ellerinden alındığında neler yapmasını bekliyoruz?

Mevcut yasaya göre İnternet’teki bir içeriğin yayından çıkarılması için önce içerik ve yer sağlayıcılarına başvurma şartı aranırken, yapılacak değişiklikle içeriğin çıkarılması için doğrudan mahkemelere başvuru hakkı tanınıyor. Öte yandan doğrudan mahkemeye başvuran kişi içeriğin çıkarılması talebinin yanı sıra söz konusu İnternet içeriğine erişimin engellenmesini de talep edebilecek.

5651 Sayılı Kanun’un 9. maddesindeki “uyar-kaldır” usulü de tamamen değiştiriliyor. Buna göre, içerik nedeniyle haklarının ihlal edildiğini iddia eden kişi

(i) içerik sağlayıcısına, buna ulaşamaması halinde yer sağlayıcısına başvurararak içeriğin yayından çıkarılmasını isteyebileceği gibi

(ii) doğrudan doğruya sulh ceza hakimine başvurarak içeriğe erişimin engellenmesini ve/veya içeriğin yayından çıkarılmasını da isteyebiliyor artık.

En nihayetinde uyarılmadan kaldırmak insan doğasına bile  aykırı öyle değil mi?

 

Jet  Fadıl hızında adalet…

 

İnternet’teki “hak ihlallerine” yönelik başvuruların hakimler tarafından ise 24 saat içinde karara bağlanması yeni değişiklikle zorunlu hale getirildi. Yani jet hızıyla “adalet” söz konusu. Tüm hakimlerimizin İnternet’in ne olduğunu, erişim engelleme sonuçlarını vb. çok iyi bildiğinden ve 24 saat içinde son derece “adaletli” kararlar verebileceklerine inancımız tam! Bununla birlikte bu türden hakim kararlarını uygulamayan kişilere de 500 ile 1000 gün arası adli para cezası uygulanacağını hatırlatalım da tam olsun. Yani Digiturk vb. kurumların Türkiye’nin en “ücra” köşelerinden siparişle aldıkları “erişim engelleme” kararları artık 24 saatte neredeyse noter gibi sadece onaylanmak suretiyle verilecek ve uymayan da para cezası ödeyecek. Çok güzel hareketler bunlar!

Bu konularda ki izleme, filtreleme, engelleme, uygulama, denetleme vb. yetkisi de İnternet Geliştirme Kurulu‘na bırakılmış. Kurulun bu National Security Agency (NSA) benzeri görevleri de yine kendisine kanunla verilmiş olan Türk kültürünü, tarihini, dilini İnternet’te ilerletmek vazifesinin yanına çok yakışacaktır.

Şu an itibarı ile 5651 Sayılı Kanun’’un 5/2 maddesinde; yer  sağ­la­yı­cıların  yer  sağ­la­dı­ğı  hu­ku­ka ay­kı­rı içe­rik­ten ha­ber­dar edil­me­si ha­lin­de ve tek­nik ola­rak im­kân bu­lun­du­ğu öl­çü­de hu­ku­ka ay­kı­rı içe­ri­ği ya­yın­dan kal­dır­mak­la yü­küm­lü­ olduğu düzenlenmişken yeni tasarı ile altı çizili ve italik kısım olan “teknik olarak imkan bulunduğu ölçüde” ibaresi çıkarılmış ve yer sağlayıcılara bu yönde mutlak bir zorunluluk getirilmiş olmaktadır. Önerilen teklifteki bu değişiklik şu kapıya çıkıyor: Teknik imkanın olsa da olmasa da içeriği yayından çıkaracaksın…

Şu an yürürlükte bulunan mevzuat yer sağlayıcıların trafik bilgilerini (IP log kayıtlarını) 6 ay ila 2 yıl arası saklaması öngörülmüşken yeni değişiklik metinde ise 6 ay ibaresi 1 yıla çıkarılmış durumdadır.

 

Yer sağlayıcıların yeni çıkarılacak bir yönetmelikle belirlenecek usul ve esaslar çerçevesinde yaptıkları işin niteliğine göre sınıflandırılarak yükümlülüklerin farklılaştırılabirileceğine dair bir madde de mevcuttur ki; yer sağlayıcıların yükümlülüklerinin ve hatta sınıflandırmalarının (?) kanunla değil de yönetmelikle yapılacağının sinyalleri verilmiş durumda. Anlaşılan yer sağlayıcıları çok çok zor dönemler bekliyor ülkemizde.

 

Öyle ki yeni metinde yer sağlayıcılık bildiriminde bulunmayan veya Kanundaki yükümlülüklerini yerine getirmeyen yer sağlayıcı hakkında ikibin-elli bin Türk Lirası arasında idari para cezası öngörülmekte. Şu an yürürlükteki mevzuata göre bildirimde bulunmamanın cezası ikibin – onbin arası Türk Lirası idari para cezası ve italik-altı çizili yazılan tüm kanunu kapsayan bir yaptırım ise şu anki mevzuatta mevcut değil.

 

Yer sağlayıcıların bunların hepsinin dışında aile ve çocukların korunması ve suçun engellenmesii yönlerinden yaptırım beklemeden önlem alması da değişiklik maddelerinde yer alıyor. Yani kanun koyucu İnternetin bel kemiği olan yer sağlayıcı şirketleri doğrudan bir otosansüre sürükleyecek yolu bilerek ve isteyerek açmış oluyor.

Değişiklik tasarısında tanımlar bölümünde “Erişimin engellenmesi yöntemi” de tanımlanmış ve  ‘alan adından erişimin engellenmesi, IP adresinden erişimin engellenmesi,  içeriğe URL erişiminin engellenmesi ve benzeri yöntemler” diye ifade edilmiş durumdadır. Buradaki ‘benzeri yöntemler’ ifadesinin de son derece muğlak, soyut ve kanun yapım tekniğine uygun olmayan bir tanım olduğu ve de böylece belirli olmayan yöntemlerle dahi sansür yapılabileceğini ortaya koyduğu gözükmektedir.

Erişim Sağlayıcıları Birliği yeni Saadet Zinciri mi?

Değişiklik tasarısında bir diğer son derece sakıncalı husus ise; oluşturulacak Erişim Sağlayıcıları Birliği’ne üye olmayan İnternet servis sağlayıcılarının faaliyette bulunamayacak olmasıdır. Öyle ki erişimin engellenmesi kararlarının uygulanmasını sağlamak üzere Erişim Sağlayıcıları Birliği’nin kurulması ve bu birliğin tüzüğünü devlet onayından geçmesi kararlaştırılmıştır. Birlik, yetkilendirilen tüm İnternet servis sağlayıcıları ile İnternet erişim hizmeti veren diğer işletmecilerin katılmasıyla oluşan ve koordinasyonu sağlayacak bir yapı olarak öngörülmüş olup erişimin engellenmesi kararlarının gereği için Birliğe gönderileceği ve bu kapsamda Birliğe yapılan tebligat erişim sağlayıcılara yapılmış sayılacağı tasarıda yer almıştır. Birliğe katılımın zorunlu olması, tüzüğün devlet onayı gerektirmesi, katılmayanlara ceza ve faaliyet durdurma yaptırımı getiriliyor olması da yine siyasi otoritenin sansürü sürdürme ve tek elden hızlı ve etkin bir şekilde sürdürme konusunda ne kadar da inatçı ve kendinden emin olduğunu göstermektedir.

Erişim Sağlayıcıları Birliği öyle bir birlik ki “sözü İnternet dünyasında geçen ağır abiler”den oluşacak. Örneğin, bu birliğin yapısı ve yetkilerinin hüküm altına alındığı 6/A maddesine baktığımızda öncelikle haraç kesermiş gibi tüm İnternet servis sağlayıcılarının bu birliğe üye olması şart koşulmuş aksi halde faaliyette bulunamayacakları belirtilmiş, birliğe üye olmayanların bir manada afaroz edilmesi, hatta bununla da yetinilmeyip  üye olmayan servis sağlayıcılar için para cezası öngörülmüş.(Geçici Madde 3 /4) Aynı zamanda 6/A/5 ‘te belirtildiği üzere erişim engelleme kararlarının “gereği”(?!) için Birliğe göndileceği belirtiliyor. Birliğe yapılacak olan tebligatlar erişim sağlayıcılara yapılmış sayılacak.  Geçici Madde 3 eklenerek Birliğin nasıl faaliyete geçeceği belirlenmiş. Anılan maddenin ikinci fıkrasına göre “Birlik mevcut İnternet servis sağlayıcıları ile erişim hizmeti veren işletmecilerin en az dörtte birinin katılımıyla imzalanan Birlik tüzüğünün Kurum tarafından incelenerek uygun bulunmasını müteakip faaliyete başlar.” Bu nadide Birliğimizde hangi servis veya erişim sağlayıcılarının söz sahibi olacağı ve hangilerinin kendi cumhuyetlerini kuracakları merak konusu.

 

Erişim sağlayıcıları Birliği’nin haftalık veya yıllık toplantılarında koca göbekleriyle lahmacun partileri yapıp Tarkan şarkılarında göbek atmalarına şahit olur muyuz? Ama en nihayetinde lahmacun soğanlı gider.

 

Mahkemelerin Birlik ile çokca defalar dirsek temasında bulunacağı m.9/3(a)-(c) de belirtilmiş.Yine aynı maddede “kolluk” ifadesi yer alırken, buradan da anlaşıldığı üzere sulh ceza hakimi, birlik ve kolluk kafasına estiği ve isteği ölçüde, derecede ve zamanda bu kararları vererek uygulayacak ve servis sağlayıcıların bu konuda hiçbir söz hakkı olmayacak.

 

Aslında demokratik toplumlarda tüm erişim sağlayıcıların bu yönde bir tasarıya tek ağızdan itiraz etmesi ve asla bunu kabullenmeyeceklerini güçlü bir biçimde dillendirmeleri beklenir ama ülkemizde bir tane bile erişim sağlayıcı buna ses çıkarmamış ve bu da aslında erişim sağlayıcıların faaliyetlerinin durdurulması noktasında ne kadar da savunmasız ve bastırılmış şekilde idarenin boyunduruğu altında anti-demokratik bir şekilde yönlendirildiklerinin bir göstergesidir. Ayrıca bu birliğin masraflarının da ilgili firma gelirlerinin bilmemkaçta biri ile sağlanması yasalaşıyor ki bu da bizlere yani İnternet kullanıcılarına faturalarımızın artması anlamında yeni bir külfet olarak geri dönecek artık raporlara yansımış bir gerçek olan dünyanın en yavaş ve en pahalı İnternetlerinden birini kullandığımız şu ülkede.

 

Tasarıdaki bir diğer önemli nokta da ticari amaçla olup olmadığına bakılmaksızın bütün İnternet toplu kullanım sağlayıcıları, konusu suç oluşturan içeriklere erişimin engellenmesi ve kullanıma ilişkin erişim kayıtlarının tutulması hususlarında yönetmelikle belirlenen tedbirleri almasının (Burada kayıt (log) tutma süresinin dolmasıyla bu kayıtlara ne olacağı, bunların nasıl ve hangi standartlara göre imha edileceği konusu da halen meçhuldür) ve yine ticari amaçla toplu kullanım sağlayıcılara ailenin ve çocukların korunması, suçun önlenmesi ve suçluların tespiti kapsamında usul ve esasları yönetmelikte belirlenen tedbirleri alma zorunluluğunun getirilmesi ve bu yükümlülükleri ihlal eden ticari amaçla toplu kullanım sağlayıcılarına da uyarma, 3 bin TL ila 15 bin TL arasında idari para cezası verilmesi veya üç güne kadar ticari faaliyetlerini durdurma müeyyidelerinden birine karar vermeye mahalli mülki amirin yetkili kılınmış olmasıdır.

Tanımlar kısmında toplu kullanım sağlayıcılar; “kişilere belli bir yerde ve belli bir süre İnternet ortamı kullanım olanağı sağlayanlar” olarak ifade edilmiş bulunmaktadır. Yani İnternet toplu kullanım sağlayıcıları; kablosuz İnternet sahibi kafeler, üniversiteler, İnternet kafeler ve hatta belki de Gezi sürecinde çokça gördüğümüz ve bizim de desteklediğimiz şekilde kablosuz ağ isim ve şifrtelerini sosyal medya üzerinden paylaşıma açmak da kapsam dahilinde değerlendirilip yaptırımlar genişletilebilir.

Maddedeki terimler muğlak olmakla beraber “suçun önlenmesi ve tespiti” kısmının  özellikle ve önemle vurgulanması gerekmektedir. Bahsi geçen tespitin nasıl yapılacağı ve yapılırken nasıl metodlar uygulanacağı belirsiz olmakla beraber önceden de bu konuda gördüğümüz pratiklere bakıldığında şeffaf olmayacağını tahmin etmek o kadar zor değildir. AB uyum yasalarının öngördüğü şeffaflığın sadece lafta kalacağı ve bu maddeden bir çok kişinin canının yanacağını tahmin etmek oldukça kolaydır. Sonuç olarak çıkarılması gereken  şudur ki bi kafede kahvenizi yudumlarken girdiğimiz bir İnternet sitesi yüzünden hem bizim hem de o kafenin sorumluluğu doğacaktır. Herhangi bir suç işlenmese dahi “suçun önlenmesi” başlığı altında işlem yapılması kuvvetle muhtemeldir.

Hükümetin amacının tüm İnternet aktörlerini sıkı bir şekilde denetlemek ve sansür hatta kendisi için daha iyisi otosansür mekanizmasını en etkili biçimde yani ticari faaliyetten dahi men etme cezaları çerçevesinde tüm ülkede daim kılmak ve erişim sağlayıcı, yer sağlayıcı ve toplu kullanım sağlayıcı şirketlerin hakkında kanun, karar vb. olmasa dahi kendi algılarına göre soyut gerekçelerle İnternet üzerinde her tür “tedbiri” almasının hatta almak zorunda bırakılmasının ve bunun genel bir uygulamaya dönüştürülmesinin önü açılmış olmaktadır. Sansür kanunlarından daha da tehlikeli olanın sansürü topluma, şirketlere vb. kurumlara bırakan soyut ifadelerin yer aldığı otosansürün yerleşmesini amçlayan kanun ve uygulamalardır. Ülkemizde son dönemde insanların tüm şu kadar Twitter mesajını incelemeye aldık vb. ifadelerle korkutulması ve çoğu kişinin “başına bir şey gelmemesi” için Gezi sürecinde yazdıklarını silmesi bunun yaşanan örnekleridir.

 

Yine hukukumuza eklenen yeni bir diğer terminoloji 10. maddede yer alan “ bilişim şuuru” ibaresi. Belli ki bu zamana kadar hepimiz şuursuz bir şekilde dolaşmışız. Bir de İnternet’in güvenli kullanımı var ki bu konuda da bilgi sahibi değiliz. Sanırım yine şuur eksikliğinden kaynaklanıyor.

 

Teklifin 8. madddesinde belirtilen Kanun’un 10. maddesinin 5. fıkrasında yapılan değişiklik ise İnternet Geliştirme Kurulunca filitreleme, izleme ve (!fişleme!) yapılacağı. Önceden bu güzide kurumun adı  İnternet Kurulu iken geliştirilmesine karar verilmiş ve İnternet Geliştirme Kurulu olmuş. (gelişme, geliştirme falan bunlar güzel şeyler!)

 

Gerekçeye baktığımızda “notice and take down”(uyar ve kaldır) yönteminin AB ve ABD hukukundan açıkça kopyala yapıştır mantığıyla alındığı ve yine bu hususunda ele, göze ve başka yerlere bulaştırılacağı şimdiden aşikar. AB hukuku düzleminde kopyala-yapıştır-uygula geleneğinden Elektronik Ticaret Direktifi (E-Commerce Directive) ve Bilgi Toplumu Direktifi (Information Society Directive) örnek alınmış durumda.  Aynı zamanda anılan direktiflerde hiçbir adli para cezası veya hapis cezası öngörmemekte ve bu direktifleri iç hukuklarına uygulayacak olan AB üye devletlerinin de bilgi ve ifade özgürlüğüne uygun yaptırımlarda bulunması ve iç hukuklarının özgürlükler çereçvesinde şekillendirilmesi gerekliliği de bu mevzuatların lafzından anlaşılmaktadır.

 

Sonuç olarak şunu belirtmek gerekir ki: erişime engelleme kararları yerine İnternet demokrasisine uygun bir şekilde şeffaf bir uyar-kaldır mekanizmasının işletilmesi sağlanmalıdır.

Kanunda erişim engelleme kalacak ise yeterli şüphe kavramı yerine mutlaka kuvvetli şüphe kavramı ile birlikte bir süreçte tanımlanmalıdır. Aynı zamanda en azından erişime engellemenin, yalnızca hukuka aykırılığın başka tedbirlerle giderilemeyeceği durumlarda ve ölçülülük ilkesi çerçevesinde uygulanabileceği bir tedbir olarak düzenlenmesi sağlanmalıdır.

 

5651 Sayılı Kanun, çok müstehcen…

 

Ayrıca yer sağlayıcılara yönelik faaliyet belgesi alma zorunluluğu da tamamen mevzuattan çıkarılmalıdır. Türk Medeni Kanunu, Türk Ticaret Kanunu, 551 Sayılı ve 556 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnameler vb. mevzuatların katalog suçlara asla dahil edilmemesi gerekmektedir. Katalog suçlar başta müstehcenlik olmak üzere derhal kaldırılmalıdır.

 

Türkiye yasaklama yapan ülke olma görünümünden hızla uzaklaşmalıdır. Kanunda mutlaka katalog suç sayılmak isteniyorsa bunların içeriğinin de uluslararası hukukta ön görülen asgari noktalar baz alınarak çocuk pornografisi, şiddete çağrı, nefret söylemi, ve soykırımı teşvik halleri olması kabul edilebilir ve fakat bunların uygulamasının da demokratik toplumun gereklerine göre ve orantılılık, ölçülülük ilkeleri çerçevesinde, AİHS’e ve AİHM kararlarına uygun şekilde yapılması yine mevzuatta açıkça yazılmalıdır. İmzalamış bulunduğumuz Avrupa Komisyonu Siber Suç Sözleşmesi’de çocuk pornografisi ve  fikri hakları İnternet’te uluslararası ihlal örneği olarak saymakta ve fakat  erişimin engellenmesi yaptırımını öngörmemektedir.

 

Mahkeme ya da TİB kararlarıyla yapılan İnternet sitesi erişim engellemelerinin kalıcı bir çözüm getirmeyeceği artık herkesçe kabul edilmektedir. Engellenen siteler Youtube örneğinde olduğu gibi başbakan dahil herkesçe ziyaret edildiğinden ülkenin en çok ziyaret edilen siteleri sıralamasından inmemektedirler. 5651 Sayılı Kanun’un çıkmasından beri engellenmiş sitelerden hiç biri bugün için Türkiye’den tamamen ulaşılamaz değildir; dolayısıyla aslında bu siteler engellememiş, sadece kişilerin bunlara erişimi bir anlamda zorlaştırılmış olmuştur.

 

Erişime engellenmiş pek çok sitenin ülkemizde halen popüler kalıp, yüksek oranda ziyaret edilebilmesi de bize Türkiye’de yaşayan kişilerin çeşitli erişim engelleme yöntemlerini oldukça yaygın bir biçimde kullanıyor olduğunu gösterir ki esasen bu tür İnternet içeriğindeki sansürü aşmaya yarayan değişik teknik erişim engelleme aşma yazılım ve araçlarının kullanılması bilgisayar güvenliği açısından ciddi riskler oluşmasına neden olmaktadır.

 

Öyleyse İnternet düzenlemeleri yapılırken yetişkinlerin her türlü İnternet içeriğine erişim hakkına saygı duyan, İnternet’in teknik doğasına uygun ve şeffaf yöntemler ve uygulamalar tercih edilerek madde hükümleri bu anlayışla oluşturulmalı ve uygulanmalıdır. İnsanların bilgiye ulaşmaları anlamında hukuki yönden ve teknik olarak mümkün olan en az müdahale ilkesinin gözetildiği bir mevzuat herkes için hakların en az ihlal edildiği sonuçları doğuracaktır.

 

Erişim Sağlayıcılar Birliği gibi zorunlu sektörel birlikler kurdurtup köhnemiş sansür mekanizmalarını hortlatmaktan derhal vazgeçilmelidir. Öyle ki tarih bu tür adı “birlik” olan ama aslında egemenler tarafından kurulan uygulayıcı topluluklar ve güç odaklarıyla doludur, bunlar çıkarları için herşeyi yaparlar ve asla “devlet”in sözü dışında hareket etmezler. Örnek verecek olursak da 4 Mayıs 1557′de London Company of Stationers’a (Londra Kırtasiyeciler Topluluğu) ilk “tekel” hakkı verildi. İsmine de “copyright”yani telif hakkı denildi. Sansür aygıtı olarak oldukça başarılıydı. Konuşma özgürlüğünü bastırmak için endüstriyle işbirliği yapmak işe yaramıştı. Kırtasiyeciler özel bir sansür bürosu gibi çalışıyorlardı; lisanssız kitapları yakıyor, tekeli ihlal eden matbaaları ya haczediyor ya da yok ediyor, siyasi olarak “uygunsuz” kitapların gün ışığı görmesine engel oluyorlardı. Yalnızca şüpheli durumlarda kraliçenin diğer sansür aygıtlarına danışıyor, neye izin olduğunu ve neye olmadığını soruyorlardı. Çoğunlukla birkaç danışmadan sonra cevap kendini belli ediyordu. Basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü vb. demokratik hakların kullanımı her zaman için “devlet”ler için can sıkıcı olmakta ve bu tür hak/özgürlük kullanma pratikleri mümkün olduğunca kısıtlanmaya çalışılmaktadır.

 

Öyle ki AİHS’nin 10. maddesi ve TC Anayasası’nın 26. maddesi ile ortaya normatif hükümlerle konulan basın hürriyetinin iki boyutlu bir özgürlük olduğu yaklaşımının yargı kararlarıyla da desteklendiği görülmektedir. AİHM’in pek çok kararında belirttiği gibi: “haber vermek kadar almak da bu özgürlüğün bir parçasıdır ve basının haber ve düşünceleri iletme görev ve hakkını kamunun haber alma hakkı ile bir bütündür.” Unutulmamalıdır ki yorum ve eleştiri de basın hürriyetinin ve onun da üzerinde demokrasinin varlığı için gerekli bir diğer serbestlik alanını oluşturmaktadır. İfade özgürlüğü hakkı sadece demokrasinin köşe taşı olmakla kalmayıp AİHS tarafından kutsanan  pek çok hak ve özgürlüğün kullanılması açısından da bir ön gerekliliktir. Özellikle de 10. maddenin 2. paragrafını incelendiğimizde; ifade hürriyetinin sadece lehte, zararsız veya ilgilenmeye değmez  görüneler için değil, aleyhte olan, şoke eden, rahatsız eden ‘bilgi’ ve ‘düşünceler’ için de uygulanacağı görülmektedir.

 

Ahmet Yıldırım  1 – Türkiye 0

 

Bu anlamda önemle üzerinde durmak gerekir ki AİHM, 18.12.2012 tarihinde  Ahmet Yıldırım / Türkiye davasında çok önemli bir karara imza atmıştır. Bu kararın alınma sürecinde yaşananları kısaca aktarmak ve de Türkiye’nin kararlarının iç hukuk hükmünde olduğunu resmen kabul ettiği AİHM’in şu anki maddelerinin bile daha da genişletilmesi tehlikesiyle karşı karşıya olduğumuz 5651 Sayılı Kanun hakkında hangi kararı verdiğini görmek açısından son derece önem taşımaktadır.

 

Karardan önce dava ile ilgili raporlarda da açıkça belirtildiği yönde olmak üzere Türkiye pek çok kez Avrupa Birliği’nce eleştirilmesine neden olan İnternet sitesi erişim engelleme konusu nedeniyle AİHM tarafından bu davada tazminat ödemeye mahkûm edilmiş olmuştur. AİHM, Google Sites sisteminin tamamının bu sistem üzerindeki tek bir blog sayfasının erişime engellenmesine ilişkin yargı kararı nedeniyle kapatılmasına ilişkin olan davada ilgili Türkiye mahkemesi kararına konu blog sayfasının sahibi olan Ahmet Yıldırım’a Türkiye’nin 8.500 Euro tazminatı mahkeme masrafları da dahil olmak üzere ödemesine karar vermiştir.

 

“Kemalizmin Karın Ağrısı” başlıklı bir makaleye yer veren bir blog Denizli Asliye Ceza Mahkemesi tarafından ilgili makale içeriğinin 25/7/1951 tarihli ve 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun’u ihlal ettiğinden bahisle 23 Haziran 2009’da erişime kapatılması ve mahkeme kararının sadece tek bir bloga yönelik olmasına rağmen TİB, sitenin sahibinin yurtdışında yaşaması nedeniyle suça konu sitenin engellenebilmesi için ellerindeki tek teknik aracın bu olduğunu ifade ederek tüm Google Sites sitelerine erişimi engellemesi üzerine başvurucunun durumunu düzeltebilmek adına daha sonraki bütün girişimleri söz konusu mahkeme kararı nedeniyle başarısız olmuş ve hiç bir ilgisi bulunmayan bir ceza soruşturması nedeniyle kendi blogu da yasaklanmış olan Ahmet Yıldırım konuyu açtığı dava ile 12.01.2012’de AİHM’in gündemine getirmiştir.

AİHM davada şu başlıklar üzerinde özellikle durmuştur:

5651 Sayılı Kanun’un, yasama yetkisi olmayan ve sadece idari bir organ olan TİB’e belirli bir site ile ilgili olarak verilmiş engelleme kararlarının uygulanmasında çok geniş yetkiler tanımaktadır ki bu da AİHS’in ihlaline yol açmaktadır.

 

5651 Sayılı Kanun’un bir sitenin tümünün engellenmesinin hukuka uygun olup olmadığı ve de daha az kapsamlı bir tedbirin alınıp alınamayacağının araştırılması konusunda mahkemelere herhangi bir sorumluluk yüklememiş olmasının sözleşmenin ihaline yol açmıştır.

 

5651 Sayılı Kanun’un 8. maddesinin uygulanmasından kaynaklanan bu tür bir erişime engelleme şeklindeki temel haklara müdahale esasen Sözleşme’nin temel hususlarından “öngörülebilirlik” şartını karşılamaya uygun değildir.Dolayısıyla ilgili verilmiş bulunan tedbir kararının uygulanmasının etkileri keyfi kalmış ve son tahlilde de istismarları önlemek adına erişimin engellenmesi kararlarının yargısal denetimi de yetersiz olduğundan AİHS’in 10. maddesi ihlal edilmiş durumdadır.

 

Türkiye hükümetinin savunma yapmamayı tercih ettiği davanın sonucunda ise AİHM, İnternet suçlarıyla ilgili 5651 Sayılı Kanun’un 8. maddesinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) ifade özgürlüğüyle ilgili 10. maddesiyle bağdaşmadığına karar vermiştir. AİHM’in Ahmet Yıldırım / Türkiye kararında vardığı iki temel husus şunlardır: Türkiye’de İnternet erişiminin engellenmesine ilişkin mevzuat ve yargı kararları hukuksuzdur ve yasaklamanın kapsamını düzenleyen katı bir hukuki çerçeve ve olası kötüye kullanımları önleyecek bir yargısal denetim güvencesi oluşturulmaksızın İnternet erişiminin kısıtlanması ifade özgürlüğünün ihlalini oluşturur.

 

AİHM, 5651 Sayılı Kanun’un sadece 8. maddesini değil ve fakat tamamını açıkça AİHS’e aykırı ilan edip ‘sansür yasası’ olarak nitelemiş olmasına rağmen bugün 5651 Sayılı Kanun’u AİHM kararlarını yok sayarak genişletmeye çalışan sansürcü zihniyet elbet aslında ne yaptığının çok da farkında olan bir anti demokratik güçler odağıdır.

 

Bir ülkenin ve halkın ilerlemesinin bilimsel çalışmalarla ve bilimsel çalışmaların da eğitim ve ifade özgürlüklerinin tam olarak kullanılmasıyla gereçekleşeceği unutulmamalıdır. İnternette sansürün artırılması basın özgürlüğünü kısıtladığı gibi bilimsel araştırma özgürlüğünü de baltalamaktadır. Bilimsel araştırmacılar, öğrenciler, akademisyenler ve her kesimden insan kendi ilgi alanlarındaki bulguları test etmek ve daha da geliştirmek amacıyla başkalarının incelemesine ve kullanmasına sunarlar. Buna araştırmacılıkta bilim etiği denir. Bununla birlikte, İnternet özgürlüğü ifade özgürlüğünün koruyucusudur. Ayrıca, İnternet özgürlüğü ile araştırma özgürlüğü girifttir. Çünkü, günümüzdeki en etkin araştırma metodu İnternette kaynak taraması, içeriklere rahat ve sansürsüz erişimden, test ve bulguların İnternet’te paylaşılmasından ve tartışılmasından geçer. İfade özgürlüğü olmazsa da araştırma özgürlüğü bundan olumsuz yönde etkilenir. Bilgi akışının, açık, şeffaf, sansürsüz ve herkesin erişimine izin vermediği durumlarda bilimin ilerlemesi söz konusu  olamaz.

 

Tüm bu değerlendirmelerimiz göz önüne alınmaz, kanunda gerekli iyileştirmeler yapılmaz ve gündemdeki değişiklik tasarısı yasalaşırsa; ilgili 5651 Sayılı Kanun’u tanımadığımızı AİHM kararları, Anayasa uygulamamız ve evrensel hukuk kuralları ışığında ilan ediyor, Türkiye ve dünya kamuoyu ile mevcut Türkiye Cumhuriyeti hükümetini bu hususta uyarıyor ve bilgilendiriyoruz.

 

05.01.2014

 

“Bir Avuç” İnternetsever

Kaynak : http://korsanparti.org/2014/01/05/internet-yine-ve-yeniden-tehlikede-sansur-artiyor/

Okul Çıkışında Türban Takan İlkokul Öğrencileri

Bu yazıyı 04/02/2008 yılında, Özlem ile Eyüp’te yaşarken yazmıştım. 2013 yılının sonuna gelirken, Mustafa Durdu’nun “Ortaokulda Örtünmek ve Başörtülü Çıplaklar” yazısını okuyunca aklıma geldi ve yeniden yayınlamaya karar verdim.

Sürç-i lisan ettiysem, affola.

Mustafa Durdu’nun yazısı için : http://www.habervaktim.com/yazar/61657/ortaokulda-ortunmek-ve-basortulu-ciplaklar.html

———

önce basit bir tanım koyayım, olur da tedbirsizlik eder, sonradan unuturum : gelecek kuşağın nasıl yetiştiği konusunda ibretlik birer örnek olarak kullanılabilecek, masum çocuklar.

gözlemlemek adına özel bir çaba dahi sarf etmeden, eşimle birlikte gözlemlediğimiz kadarıyla 7-17 yaş grubuna mensup kız çocukları arasında “okul çıkışında türban takmak”, tıpkı aynı marka bot giyme modası gibi gittikçe yayılıyor.

kırsal kesimde değil, bilakis, istanbul’un merkezindeki okullarda gördüğümüz bir gerçek bu.

ve bu başlıkla “özellikle” altını çizdiğim üzere bu çocuklar ortaokul öğrencileri bile değil, ilkokul çağındaki çocuklar.
yani, kandilli kız lisesi’nde okuyan kızların çıkışta başını kapatması başka bir şey benim için.
onlar belli bir soyut düşünme yeteneğine, belli bir karar mekanizmasına sahipler çünkü. ne kadar bağımsız oldukları ayrı bir konu, ama vicdanım kabul etmese de, islami terminoloji’ye uygun bir şekilde söylersek liseyi bitirmeye yakın bir öğrencinin akli baliğ olmadığını söylemek mümkün değil, bu yüzden onların seçimleri hakkında çok da sarf edebilecek bir sözüm yok.

konuya dönersem, yakın ya da uzak gelecekte baba olacak bir birey olarak, gözüme çarptıkça içimi acıtan şey, 7 – 11 yaş arasındaki o kız çocuklarıdır.

daha ip atlamaktan, elinde taşla seksek oynamaktan, kokulu arı maya silgileri taşımaktan, cindy/barbie bebeklerle oynamaktan başka bir şey bilmeyen, bilmemesi gereken o kız çocuklarının hâlidir.

eskiden okul çıkışında önlüğün düğmelerini açılırdı, yaka çıkarılırdı, kravat gevşetilirdi ama yoktu o zamanlarda okul çıkışında türban takan çocuklar.

çocuklar, ne anlardı ki türbandan?!

peki bugünkü çocukları ayıran ne, bunu anlayamıyorum. ve şaşkınlığa düşüyorum bu yüzden, “okul çıkışında türban takan ilkokul öğrencileri”nı her görüşümde.

anlayamıyorum, nasıl ikna edildiğini o çocukların.

çantalarının bir köşesinde sakladıkları o örtüyü, o son zil çalar çalmaz takmaları gerektiğini bilinç altlarına nasıl işlediklerini bilmiyorum.

çünkü o kızlar daha soyut düşünmeyi öğrenmemiştir, onlar bilmezler ahlâkın, ahlâklı olanın, ahlâksızlığın ne olduğunu…

o kızlar en ileri birliktelik oyuncak bebeklerini filmlerde gördükleri gibi öpüştürmektir…

ve bunu kötü bir şey olarak yapmazlar, maksatları bile çocukçadır, büyüklere özenirler…

yazı elimin altında uzadıkça uzuyor, nereye varmak istediğimi bile bilmez oldum.

nasıl anlatayım, eğer birileri sekiz dokuz yaşında çocuğun saçının telinden tahrik oluyorsa gerçekten, bu sapıkları yarattığımız ve yaşattığımız için – eğer varsa gerçekten – tanrı bizi tümden yok etmeli, türkiye’yi haritalardan silmelidir…

eğer öyle değilse ve anne babalar çocuklarını kocaman adamların saçlarından tahrik olduğuna inandırmayı başarabiliyor ve üstelik buna kendileri de inanıyorsa, onların akli dengesi kontrol edilmelidir…

eğer gerçekten – var olduğuna inanılan o – tanrı’ya atfedilen bir emirse daha düşünmeyi öğrenememiş, cinsel kimliği oturmamış çocuklara birer cinsel obje muamelesi yapmak, bunu atfedenlerle birlikte o – varsayımsal – tanrı da silinsin insanlığını bugününden ve yarınından.

üzgünüm, üslubum sert olmuş olabilir, yirmi, yirmibeş ya da otuz yaşında bir “kadın”ın kendisini örtmesi başka bir şeydir.
ama el kadar sübyanın örtünmesi, bir insanlık problemidir.

ve birileri o küçücük çocukların beyinlerini, daha anlayamadıkları şeylerin korkusuyla doldurur, onların o küçücük beyinlerini zehirler/o beyinlere tecavüz ederken, kalkıp da orada burada “üniversitede ya da kamuda türban”ın tartışılmasını anlamıyorum…

önce o çocukların ellerinden fütursuzca (ç)alınan özgürlüğü ve içlerinde yetiştirilen korku düşünülmeli, ve bunun önüne geçecek bir çözüm bulunmalıdır.

Demokrasi İslam’a Hakarettir!

habervaktim ekibinden mustafa durdu isimli şahsın isyan çığlığı!

2008 yılında, şimdinin âkil adamı hayreddin karaman‘ın “müslümanlar gönüllü olarak laik bir düzen kurmaz” yazısını paylaşmıştım burada, incelemiş, tartışmıştık üzerinde. 5 yıl sonra dönüp baktığımızda aynı camianın bir adım ilerlemeden aynı şeyleri söylüyor olduğunu görmek, çok da şaşırtıcı olmasa gerek.

neyse, yazıya bakalım kısaca:

— alıntı
yaşadığımız asırda pek çok müslüman düşünür, entelektüel ve yazar büyük bir zihin bulanıklığı içerisinde olduğundan ve bilinç altlarında kalan islâmî düşünceyi göstermek, uygulamak ve eylemselleştirmede pasif davrandıkları gerçeğini gördüğümüz için herkesin bildiği veya bildiğini düşündüğümüz fakat ifşa etmeyi konjonktüre uygun görmediği ve böyle devam ettiği müddetçe zındıkanın modern bir hâlde dimağları kuşatacağı endişesinden hareketle bazı hakikatleri yeniden gür bir seda ile ifade etmemiz gerektiğini düşünüyorum.
burada demokrasinin kelime ve terim anlamlarını veya tarihsel gelişimi içinde aiol, ion ve dor medeniyetleri şeklinde inkişaf eden eski yunan kültür ve medeniyetinde demokrasinin nasıl ortaya çıktığını ve bu sistemin roma cumhuriyetinde ve akabinde kurulan ceneviz ve venedik cumhuriyetlerinde nasıl geliştiğinden bahsedecek değiliz.
— /alıntı

tamam, mustafa durdu’nun oturup sözlük açtığını – kimbilir belki nişanyansözlüktür – ve demokrasi üzerin birkaç satır okuduğunu anladık. bahsedecek değiliz dediği de, “kopyala/yapıştır yapacak materyalim bitti”nin kibarcası aslında. ve bu arada düşünürlerin, yazarların, entelektüellerin zihin bulanıklığı dönemde, durdu ve çevresinin kaya gibi sağlam olduğunu anlıyoruz bu iki paragrafta.

— alıntı
demokrasinin islâm dışı bir sistem olduğunu ve islâmî sistem ile bağdaşmayacağını bugün hâlâ tartışıyor olmamız, bizim buna yeterince ehemmiyet vermememizden ve özellikle de baskı ve şiddet dönemlerinde demokrasiyi bir kurtuluş aracı olarak görme gibi bir yanılgıya düşmemizden kaynaklanmaktadır. böyle bir hata yapmamız neticesinde demokrasinin, islâmî düşünceyi benimsemiş insanları nasıl tahrif ettiğini de açık bir şekilde müşahede edebiliyoruz.
—/alıntı

bu kısmı yazıda vurgulamış, ben de ayrı bir alıntı olarak aldım. “baskı ve şiddet dönemlerinde demokrasiyi bir kurtuluş” olarak kullanan müslüman kardeşlerimizin bir yanılgıya düştüklerine işaret edilmesi, hayrettin karaman’ın imâ ettiğinden çok da farklı değil sanki?
demokrasinin ve getirdiği özgürlük ortamının islâmi düşünceyi benimsemiş insanları nasıl tahrif ettiğini anlayamadım ben. herkesin istediği gibi, inandığı şekilde yaşama özgürlüğüne sahip olması, inanç üzerinde nasıl bir etkiye sahip?

alıntı
yukarıda belirttiğim gibi islâmî sistemi benimsediği hâlde demokrasinin olanaklarını islâmî hizmete verdiği faydadan etkilenerek demokrasi taraftarı olan veya hiç değilse demokrasiyi beyhude yere islâmî sistemde arayan yahut demokrasiyi bir araç olarak gördüğü hâlde zamanla onun en büyük savunucusu durumuna gelen düşünür ve yazarlar, farkında olarak veya olmayarak islâmî düşünce yöntemini tahrif ediyorlar.
islâm’ın kendisi nasıl ki fıtrî bir sistem, temiz bir nizam ise yöntemlerinin de temiz ve fıtrî olması zaruridir. buna göre islâmî düşünce sistemi nasıl ki allah ve rasûlü’nün emirleri doğrultusunda şekilleniyorsa yöntemin yani metodolojinin de islâmî düşünceye uygun bir şekilde olması icap eder. yöntem ile düşünceyi birbirinden ayıramayız. hatta yöntem de islâmî düşüncenin bizzat kendisi gibi önemli ve saygındır. buna göre demokrasi dini tıpkı diğer sapkın dinler gibi araç, vasıta dahi yapılamaz. bu durum, takiyye yönteminden daha şiddetli bir tahrifattır.
—/alıntı

kilisenin iktidardan elini çekmesiyle hristiyan dünyası’nda yaşanan özgürleşme sürecinin islam dünyası’nda da yaşanmasından duyulan korku değil de nedir bu cümleler?
dinin sadece ibadethanelerde ve bireyin kendi içinde kalması gerektiği yaklaşımı bu insanlara, bu çevreye neler kaybettirecek? çok merak ediyorum, gerçekten bak!

alıntı
yöntemin ve islâmî düşüncenin birbirinden ayrılmazlığını rasûlullah’ın hayatında, tebliğ sisteminde açık bir şekilde görebiliriz. bunun detayını sirette ve pek çok ayette de görebiliriz.

en geniş anlamı ile demokrasi bireysel özgürlüklerin ve toplumsal gerçekliğin ışığı altında fikir ve eylem hürriyeti ve bireylerin hiçbir şekilde başka sistemlerin boyunduruğunda bulunmaması hâli ve hakikatlerin çoğunluğa kurban edildiği düşünce sistemidir. buna göre demokrasinin kendisine göre kuralları, normları, haramları ve sevapları vardır. dolayısıyla demokrasi, beşerin oluşturduğu ve kaynağını ilahî sistemden almayan insan yapımı bir nizam ve sahta ilahları olan bir dindir. burada dikkat etmemiz gereken en önemli nokta cumhuriyet sistemi ile demokrasinin farklı alanlara münhasır olmasıdır. cumhuriyet devlet reisinin seçilme yöntemini halkın reyine ve reyin çokluğuna has kılan bir yöntemdir. demokrasi ise başlı başına bir nizam, hayata bakış şekli ve bireyin dünya görüşüdür. bundan dolayı demokrasi, dinin etkinlik alanını içine alarak onun hak ve salahiyetlerini tanımadan kendi hak ve salahiyetlerini oluşturur.
—/alıntı

demokrasiye “beşerin oluşturduğu ve kaynağını ilahî sistemden almayan insan yapımı bir nizam ve sahta ilahları olan bir din” demek süper bir şey lan! hani sözlük’ten baktığı tanımı almış almış almış, son cümlede iki kelimeyle kendi düşüncelerini ekleyip, çat! diye damgalamış.
ne güzel lan!
evet, demokrası insan yapımı ve insanı baz alan bir nizam. insan düşünme özgürlüğüne sahipse, kendi nizami sistemini kurmayı akıl edebilir, bu doğal bir şeydir. üzgünüm ama mevcut nizamın ilahi nizamdan daha iyi ve daha güzel bir dünya yarattığını düşünüyorum. cumhuriyet falan, bunlar laf salatası, geçiyorum tanımlarını.

alıntı
islâm ise kaynağını allah’tan alan, allah ve rasûlü’nün emirleri ile şekillenen insana var oluş gayesini açıklayan, en büyük hakikatleri ifşa eden ve adaletin yegane kaynağı olan ilahî bir nizam ve bütün beşeri dinleri reddeden ve geçerli olan tek dindir.
—/alıntı

buyrun hâlil ibrahim sofrasına! pekiyi kardeşim, sen neye inanıyorsan, senin için o. ne diyeyim? sen de haklısın kendince…

alıntı
yukarıda da belirttiğimiz gibi yapılan en büyük hatalardan biri de yöneticinin seçilme işini düzenleyen cumhuriyet ile başlı başına bir hayat nizamı olan demokrasinin bilerek karıştırılması olayıdır. bununla birlikte modern zamanlarda cumhuriyet ile demokrasi etle tırnak olmuş, demokratik cumhuriyet şeklinde kendisini geliştirmiştir.
biz cumhuriyeti yöneticinin yani emirin seçilme şekli olarak algılıyoruz. bunun islâmî düşüncedeki geçerliliği ayrı bir tartışma konusudur. fakat demokrasinin hayat nizamı olarak beşerî bir din şeklinde ortaya çıkması hadisesini görmezden gelemeyiz ve bu durumun islâmî düşünceyi nasıl tahrif ettiğini de düşünmeden edemeyiz.
—/alıntı
asdifaşlskdfşlaskdifalksdiflasd kıvırmanın dik alâsı! “biz cumhuriyete dost, demokrasiye düşmanız!” bu da islam cumhuriyeti modelinin altyapısı. demokrasi düşmanlığını açıklayan cümlelerdeki zehir yine muhteşem, “demokrasinin hayat nizamı olarak beşerî bir din şeklinde ortaya çıkması hadisesini görmezden gelemeyiz”. din olarak göstermeye devam ederseniz, bunu “ilahî” anlamda ötekileştirirseniz, görmezden gelemezsiniz zaten. işinize bu şekilde saldırmak geldiği için sahte ilahlar yaratmak ne güzel!

alıntı
ahzab 36’da ifade edilen “allah ve resûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. kim allah’a ve resûlü’ne karşı gelirse, şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır.” ayeti ile pek çok ayette belirtilen allah ve rasûlü’ne itaatın islâm dininin esası olduğu hakikati başka şekilde düşünmeye mahal bırakmaz ve beşeri din ve ideolojileri toptan reddeden kelime-i tevhidi kalbine nakşedenleri sapıklığa düşürmez.
—/alıntı

bak bu konuda bir şey söyleyemem, okudum biliyorum. metin bu, dolayısıyla uymak mecburi. itiraz eden, şuradan buyursun :http://www.kuranikerim.com/melmalili/ahzab.htm
ha, uyanı uymayanı yargılamak bana düşmez, bu adamlara da düşmez. temel mesele de bu!

alıntı
“şüphesiz allah katında din islâm’dır. kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra sırf, aralarındaki ihtiras ve aşırılık yüzünden ayrılığa düştüler. kim allah’ın âyetlerini inkâr ederse, bilsin ki allah hesabı çok çabuk görendir. âl-i imrân 19)” ayetinde ifade edilen din olan islâm nasıl ki tek ilahî din ise diğer dinler de beşerîdir ve sapkın ideolojiler ve nizamların bütünüdür.
—/alıntı

kendini meşrulaştırmanın yolu, kendin olmayan her şeyi ötekileştirmektir. bu bir siyasettir, buna sözüm yok. yine de “sapkın ideolojiler ve nizamlar bütünüdür” demenin nefret söylemi olduğu gerçeğinin gözardı edilmemesini istiyorum. kendilerine gelince “inanmasan da saygı duy!” diyen insanlar, neden görünüşte de olsa azıcık saygı duyamıyor?

alıntı
allah ve rasûlü’ne itaat ile etme ile şekillenen islâm hem dünya hayatındaki mutlak adaletin hem de ahiret hayatındaki sonsuz mutluluğun reçetesidir. bundan dolayı, bu kritere uyan yöneticiler caizdir.
“ey iman edenler! allah’a itaat edin. peygamber’e ve sizden olan ululemre (idarecilere) de itaat edin. eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -allah’a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız- onu allah’a ve resûl’e (sünete) götürün (onların talimatına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir. nisâ’ 59.”
yakın tarihimizde cehaletin verdiği en güzel örneklerden biri olan islâm demokrasi partisi gibi düşünce sistemi ve adı ile açıktan islâm’a hakaret eden bir garabetin ortaya çıkması, günümüzde demokrasi ile islâm’ı bağdaştırmaya çalışan bilinçli hareketten daha çok tehlikeli değildi.
bugün demokrat müslüman kavramı ile kast edilen şey putperest müslüman ile kast edilen şeyden farksız değildir. bir insan ya müslüman’dır yahut gayrimüslimdir. gayrimüslimliğin içinde bütün beşerî dinler ve ehl-i kitap olarak bilinen zümreler mevcuttur.
—/alıntı

demokrat müslüman ~= putperest müslüman!
delinin biri kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış. “bir insan ya müslüman’dır yahut gayrimüslimdir.” diyerek çok âşikar bir şeyi söylüyormuş gibi davranıyor bir de. 1 veya 0. önermeler mantığı böyle diyor, lâkin burada “bir insan ya müslüman olduğu için demokrasi karşıtı olur, ya da demokrasi adlı beşeri dini seçtiği için müslümanlıktan çıkar”dan başka bir şey söylenmiyor. biraz daha kibarca, biraz daha üstü kapalı bir şekilde…

alıntı
bütün bunları belirttikten sonra günümüzün müslüman yazar ve düşünür olarak takdim edilen şahsiyetlerine bakalım.
medyada neşvünema eden pek çok müslüman yazar demokrasi ile islâm arasında sıkışmış, bazen demokrasinin kriterlerini alan bazen islâm’ın kurallarına göre konuşan çelişkili bir konumda ömrünü tüketen bir garip taifedir.
keşke islâm’ın garipleri olsalardı. maalesef arada kalmışlığın, ezilmişliğin, çıkar yol olarak demokrasi dini ile islâm dinini birleştirmeye çalışarak tatmin olmaya çalışmanın verdiği bir geçici rahatlık içinde kitlelere kötü bir çığır açmakta ve belki iyi niyetlerle tahrifatın boyutlarını büyütmektedirler.
bugün islâm’a yapılabilecek en büyük ihanetlerden biri demokrasinin islâm’ın özünde var olduğu iftirasını atmaktır. bilerek veya bilmeyerek şirk bataklığında sürüklenen insanlar için şunu demeliyiz ki cehalet büyük şirkte mazeret olamaz.
—/alıntı

– demokrasinin islam’ın özünde olduğu yalanı bir daha söylenmeyecek!
– emredersiniz!
– demokrat olmak şirk koşmaktır!
– filiz, moda sahillerinde çılgınlar gibi şirk koşalımmı? asdflşaksidfaksifklaidfkasdf

alıntı
modern çağların müslüman yazarları özellikle de medyada yer edinenlerin pek çoğu demokrasiyi sadece bir geçici aygıt olarak gördüklerini söyleyerek onun ölçülerine göre hareket etmekte ona göre konuşup ona göre yazmakta hatta ona göre yaşamaktadır. bu aygıt onlar için zaman içinde başvurulacak yegâne ölçüt ve yegâne nizam hâline gelmiş olmasına rağmen hâlâ demokrasinin geçici bir vasıta olduğundan bahsedebilmektedirler. bu yanılgı onları kuşatmış, hayatlarının tek düsturu hâline gelmiştir. bundan kurtulmanın tek yolu geçici veya sürekli, araç veya yöntem, hedef veya hayat bütün bir fikriyatın islâmîleşmesi, bütünüyle islâm’a teslim olmasıdır. kurtuluş ancak ve ancak islâm’dadır.
ama sadece islâm’da.
—/alıntı

yazıyı bitireceğim diye göbeğim çatladı, keşke birkaç paragrafını paylaşıp sözümü söyleyip gitseydim.
evet, islam’da zor durumda kendi yüzünü göstermemek, farklıymış gibi davranmak ve araçları amaçlarına uygun şekilde kullanmak amacıyla her yola başvurmak meşrudur. ama hocamız bu araçlar tarafından değiştirilen, nefsi zayıf müslümanlar’a çok kızgın belli ki.