Yunanistan’a Nasıl Yerleşemedim Bir Türlü – Kısım 2 – Teknik Danışman Olmaya Gelip Tesisatçı Olmak

Önceki yazının evi bulma kısmından sonrasını apar topar atlamıştım ya, hah, şimdi onu detaylı anlatacağım. Üzerimde süre baskısı da yok artık, serüvenleri yayarak anlatabilirim.

Daha yarım saat önce mutfaktan altı santim boyunda ve bir o kadar anten uzunluğuna sahip bir hamam böceğini atmış olmanın rahatlığıyla yazıyorum bu satırları. (USC’si varsa eve yumurtlamamıştır!)

Atina’yı nasıl bilirsiniz? Şöyle söyleyeyim : Tipik Akdeniz şehri, az katlı evler, bol siestalar, çalışmayan memurlar.

Bir elektrik sözleşmesi için sabah altıda kalkıp yedide kuyruğa girdiğin, 11’de sözleşmeyi yapınca – o da ikinci gidişte! – sevindiğin, su faturasının ne zaman geleceği asla belli olmayan – ki bize 4 ay sonunda geldi -, aldığın internet hizmetiyle 56 K modemleri aklına getiren bir şehir.

Hangi kurumun hangi gün saat kaça kadar çalıştığını, hangi günün tatil olduğunu asla anlayamadığın bir şehir. Hatta o kadar ki, geçen gün postahaneye gittik, kapanmış! Ulan devlet kurumu bu, nasıl tamamen kapatırsın? Niye kapatırsın lan?

Hazır aklıma gelmişken, Amsterdam’da ve Venedik’te kanallar vardır ya şehrin ortasından geçen, Atina da yapmaya çalışmış aynı şeyi, ama olmamış. Sular mı çekilmiş, kaynaklar mı kurumuş bilmiyorum. Şu anda balkona çıkıp evin cephesi boyunca uzanan kanala baktığımda, denize taşıdığı tek şeyin siyah-yeşil bir çeşit kimyasallı yarı akışkan olduğunu söyleyebilirim. Ne menem bir şey olduğunu anlamak için çubukla dürtmeyi denedim geçenlerde, çubuğu geri itti. Ben de kendisini daha fazla huzursuz etmemeye karar verdim. İyi zamanlarında – sağanak yağdığında mesela –  yağmur suyu ile çamurun oldukça endişe verici bir karışımına benzeyebiliyor ve yeterince iyimser bir insansanız, bununla mutlu olabilirsiniz… gerçekten!

Üstelik burada da Yunanca kelimeleri uzata uzata, yavaşça söyleyince karşı tarafın anlayabileceğini sanan ihtiyarlar var, bir tanesiyle komşuyum, oradan biliyorum. Adama aylardır “Kalimera, Yassas, Kalinihta” diyip geçiyorum ama adam geçmiyor. Ben de çaresiz her iki görüşmemiz arasında fazladan bir – iki kelime Yunanca öğrenmeye çalışıyorum ki, iletişimimizi bir adım öteye taşıyabileyim. Geçen gün “Nasılsın?” dedim Yunanca, USC belamı vereydi. “İyiyim” deyip geçsene dede, niye bana destan yazıyorsun nasılsın dedim diye? Ondan sonra mağara adamı gibi göğsüme vurup, ardından başımı tutup dışarıyı işaret edip parmaklarımı  yükselen buhar gibi yukarıya hareket ettirerek sıcak havanın beni nasıl mahvettiğini anlatırım tabii. Yemin ediyorum yirmibirinci yüzyıla hazırlıksız ışınlanmış neandertal gibi davranıyorum sayende dedecim! Bilseydim önceden FONO ile Yunanca Gramer kitabı falan bitirirdim!

Neyse… Çok dolmuşum, evi anlatacaktım!

Bir evin asli ihtiyacı nedir? Çamaşır makinesi? Buzdolabı? Ocak? Bilemediniz! Ketıl ve elektrik süpürgesi! Caner’in Marşmelovlu İhtiyaç Piramidi’nde evi bulduktan sonra ketıl ve süpürge geliyor. Çünkü o evin temiz olması ve içilecek bir sıcak çay/kahvenin yapılabilmesi lazım. Ve denediğim için söylüyorum, o çalı süpürgeleri – ki evet, burada da satılıyor, umarım Almanya’da da vardır da kendimi kötü hissetmem – temizlik denen zulüm için yeterli sayılmıyor.

Ya da biraz daha geriye gideyim, bu ev nasıl tutuldu, oradan başlayayım.

Önceki yazıda Stephanos Amca’dan bahsetmiştim. Yetmiş yedide Türkiye’den temelli gelmiş, sırf temelli gelmeden önce vatanını son bir gezmek için 2,5 ay yollara düşüp bütün ülkeyi dolaşmış bir amcadan bahsediyoruz. Bir de bunun çok eski bir arkadaşı var, Stathis Poumpouridis! Stathis Amca makine mühendisi, yıllardan beri de tekne işiyle ilgileniyormuş, kriz vesilesiyle o da batmış. Ofisinin olduğu binanın üçüncü katında da annesi yaşıyormuş, artık gelip gitmediği ve annesi de kendi kendine bakamayacak hâle geldiği için de, kısa bir süre önce annesini otuz yıldır oturduğu evden çıkarıp yanına taşımış. Stephanos Amca’nın bizi götürdüğü ev de tam olarak bu.

Bir de, binanın önü otoban. Binayla deniz arasındaki alanı şöyle çizeyim :

apartman | ayrılmış yol | tramvay | otoban | bir miktar bakımsız otluk alan | deniz

Neyse, en az otuz yıllık bir binadaki, ihtiyar bir teyzenin çıktığı evi tuttum ben. Salon zemini mermer – hamam mermeri de değil ha, delikli deşikli! -, iki yatak odası ve salonun da penceresi tek cam alüminyum alüminyum*. Duvarlar desen, nasıl anlatayım, tam dört ay geçti ve salonun bir duvarının alçısını daha geçen hafa yaptık, boyanması bile yeni bitti!

İki tane yatak odası var, birinin zemini parke olarak tanımlayabiliriz ama ötekinin parkesine artık parke diyebilir miyiz, pek emin değilim. Yani o odaya girip çıkarken bile yanlış bir adım ayağınızın burkulmasına yol açabilir. Bir nevi trekking alanı, karıncalar için dağlar ve vadiler var odada, üstelik taş çatlasın 12 metrekare alanda!

Siz hiç yeşil banyo gördünüz mü mesela? Bir nevi cangıl keyfi! Pisuvar yeşil, bide yeşil (evet evde çalışmayan bir bide var), küvet yeşil, fayanslar yeşil ve tavanı sadece 1.90! Küvete girip suyu kafana yukarıdan tutmak istediğinde, o duş başlığı her seferinde tavana çarpıyor, o derece! Bir de fayanslardaki çiçek desenleri, aman yarabbim, insanın burnuna ferah kokular doluyor onları düşünürken!

Peki siz hiç yeşil mutfak gördünüz mü? Yok yok, onu da betimlemeyeceğim, size yazık!

Neyse efendim, şimdi bir de şirketin danışmanından bahsedeyim. Bu emlakçılar ve ev sahipleri ile işin koordinasyonunu üstlenen Aleks isminde şahane bir adam var. Geçen yazıda bahsettiğim <<100 Euro kapora verdiğim evden vazgeçtiğim ve bu evi tutmaya karar verdiğim harikulade ân>> Aleks’e koştum, “Hacı emlakçısı olmayan bir ev buldum, bu işi nasıl yaparım” diye. Aleks masasından kalkıp sigara içmeye bahçeye çıktı ve bana bakıp “Emin misin?” diye sordu. “Evet hocu, ben bu evi tutacağız, eşyasız meşyasız, bir yolunu bulup yaşarız işte!” dedim. Aklımızdan zorumuz olup olmadığını anlamak istercesine baktı tekrar. Bu bakışı daha sonrasında, kapora verdiğim, kontratı yapmayı beceremediğim, elektrik sözleşmesini yapamadığım, mühendislik raporunu alamadığım her seferinde gördüm gözlerinde. Hatta birkaç gün önce, bakkalda kola alırken, Aleks ile karşılaşıp motor alacağımı söylediğimde dahi gördüm. “Yılmaz Güney Hastası Bakkal”ı terk ederken bana “En kısa zamanda masama gel!” hareketi çekti yeniden.

Bu kapora meselesini açmak lazım, siz hiç ajanda kağıdına yazılmış Yunanca iki cümle karşılığında 600 Euro kapora verdiniz mi? Ben verdim! Ne yazdığını anlamadığım hâlde üstelik. Ve daha bir gün önce Aleks yalvararak, “Bari 300 Euro ver!” dediği hâlde.

Neden mi? Çünkü Stephanos Amca bana kırık Türkçesi ile “Başkalarına güvenmeyebilirsin ama bana güven. Ben burda Türk İşi söz veriyorum, sözüm senettir!” dediği için. Ve bunu Türkiye’de bana babamın oğlu söylese – Evet Taner, senden bahsediyorum – yapmayacağım hâlde yaptım. Neden mi? Çünkü eşeğin… Neyse, çoluk çocuk okur, ayıp olmasın.

Begüm ile kaporayı verdikten sonra Aleks’in karşısına çıktığım ânı hatırlıyorum. Aleks yüzümdeki ablak sırıtışa bakıp, hâlden anlayacağını umarak Begüm’e dönüp, “Tamamını verdi, değil mi?” diye sordu. Ve konuşmasının sonuna kadar benimle muhatap olmadı, benden üçüncü şahıs olarak  bahsetti.

Bu da Stathis Amca’nın parayı aldığına dair belgesi :

kapora.jpg

Sonra Stathis Amca o parayla eve iki tane klima almaya gitti.

Neden eski kiracısı olduğu eve dair bütün işleri Stathis Amca’nın yaptığını çok geçmeden öğrendik. Mal sahibi aslında Down Sendromlu yaşlı bir kadın, aynı apartmanda üst katta bakıcısıyla birlikte yaşıyor lâkin onun bu konuyla ilgili bir şey yapabilme şansı zaten yok. Vasisi de Kavala’da, bir başka deyişle, Yunanistan’ın öbür ucunda ve ancak ay başında geliyor – ki zaten tek kelime İngilizce de bilmiyor.

****

15 Şubat 2017, seni hiç unutmayacağım. Önceki yazımda da bahsettiğim, 120 * 200 cm döşeğe sahip 130 * 190 cm ölçülerinde bir karyolada, başını içeri soksan ayak kısmından fırlayan, ayak kısmından soksan başı sıkıştığı için yılan gibi kıvrık bir forma kavuşan o antika yatakta, dönecek yerimiz olmadan, en ufak hareketimizde parçalanacağı sinyalini alarak yatmaya başladığımız tarih! Şimdi bile o günleri hatırlayınca, belimdeki o talihsiz fıtık sızım sızım sızlıyor.

Kampçılar için söyleyeyim : Çukur ve tümseklerle dolu bir zeminde, matınız olmadan yatmak böyle bir şey.

Neyse, eve girdik ama nasıl girdik, bir bize sorun. Otelden çalıntı dört havlu, dört kase, iki tane fincan ve tabağı, üç – dört su bardağı, iki tane kahvaltı tabağı, iki takım havlu ve dörder tane çatal, bıçak ve kaşıkla!

Met-Üst’ün vaktiyle Penguen’de yazdığı “Kimsesiz Bir Delinin Mal Beyanı” gibi bir yaşam.

“Avşa adasında üç daire, dört üçgen, beş dikdörtgen
Gökyüzünde bi bulut
Bitlis’te beş minare”

Sonra ketıl ve elektrik süpürgesini aldık. Sonra baktık giyecek don da kalmadı elde, Türkiye’deki karta yüklenip çamaşır makinesini de kapattık.

Yunanistan’da  bulduğumuz F/P anlamında en iyi çamaşır makinesinin Beko olmasına ne dersiniz?

Daha da acayibini söyleyeyim mi? Market market dolaştıktan sonra, Jumbo denen şüpheli harikalar merkezinde bulabildiğimiz en iyi “ithal” çamaşır askılığının markası : Bodrum – Ege!

Hayallerimde bambaşka canlandırdığım mobilya fiyatlarına gelirsek, Yunanistan’da mobilya alacağınıza, mobilya imâl etmeyi öğrenin, zira alacağınız bir koltukta, anladığım kadarıyla imalathânenin bütün yatırım parasını çıkarmaya ant içmiş bu insanlar!

Ancak geçen ay başında IKEA’dan aldığımız en ucuz karyola bile 200 Euro’yu geçmişti maliyet konusunda ve IKEA burada mağazalardan neredeyse yarı yarıya ucuz, bakın döşek mevzusuna hiç girmiyorum. Koltuğa gelince, parasıyla aldığımız ilk oturulabilir şey, 35 Euro satış bedeli + 20 Euro taşıma bedeliyle 55 Euro’ya mâl olan, bir tarafı çökmüş bir çekyat idi. O da geçen hafta bir başka arkadaşa hediye gitti – çünkü ben bir ticari dehayım!  Niko sağ olsun gerçi, bir koltuğu taşımak üzere anlaştığımız Niko, evin içler acısı durumunu anlayınca bize deposunda hiç kullanılmadan bekleyen bir çekyatı, 4 bahçe sandalyesi ve bir sehpayla beraber 100 Euro’ya verdi de – evet, buna şükrediyorum zira o çekyatı on yıl kullandıktan sonra ikinci elde bile 100 Euro’dan aşağı satmıyorlar – oturabilecek bir yerimiz oldu.

Devam edeyim, sonra mayış yattı ve buzdolabı arayışı başladı. Birkaç ikinci el mağazası gezip en son  onbeş-bin-dan sahibi bir dövüş ustası tarafından ağzı burnu kapağı motoru dağıtılmış bir buzdolabına bile 220 Euro fiyat çekildiğini görünce, çare sıfır buzdolabı oluverdi.

Bu sene doğum günü hediyemi kendim aldım, doğum günü akşamım kargoyla gelen buzdolabına sarılarak geçen romantik saatlerle anılabilir bu yüzden.

Tabii siz ne bilirsiniz buzdolabı bile olmayan bir evde yaşamanın ıstırabını!

Marketten alınan peynirleri bozulma endişesi olmadan saklamanın ne büyük bir mutluluk olduğunu yeniden keşfettik o gün. Konformist bir küçük burjuva yaklaşımıyla söylemek gerekirse,  21. yüzyılın bazı açılardan ne büyük bir nimet olduğunu da yeniden anladık.

Neyse, eve girdik. Şimdi ne yapmak lazım? Tabii ki evi boyamak! İş arkadaşlarımızla konuştuğumuz Whatsapp grubundan yardım istedik tabii, bir kişi yardıma geldi (Şşşş Kanpalta!), onun da yaptığı yerleri yeniden boyamak bize iki katına mâl oldu! Boya fiyatları Türkiye’den farklı değil, en azından o konuda şanslıydık.

Boyanın ilk günü, ben boya işini batırmamak için kendimi tesisata adamaya ve bu vesileyle ilk iş olarak akıtan sifonu tamir etmeye kafayı takınca; dört saat silikon, tesisat bandı ve yüzüme fışkıran sular sayesinde yaşanan ıslak ve seksi bir mücadele ile geçti! Boyaya karışmadığım için yediğim azar da cabası!

Sanıyorum, tesisat işine bu kadar ciddiyetle bulaştığım ilk sefer bu oldu.  Siz siz olun Youtube’da tutorial izleyerek ev tesisatını çözebileceğinize inanmayın, ya da inanın, deneme – yamulma yöntemi benim için bir yaşam biçimi zira.

Dört saatin sonunda ortaya en azından sağlıklı bir sifon çıksaydı, gam yemezdim. Sonuç tam bir faciaydı çünkü. Islandığı için kurumayan silikon, her sifon çekişte banyo zeminine daha fazla akan sular vesaire.

Sonra Stathis Amca bize acıyıp o sifonun yerine yenisini getirdiyse de, o işe el atmam oy birliğiyle yasaklandığı için, şirketteki eğitmenimiz Georgia’ya aracılık ettirerek bir tesisatçıyı eve getirtmeyi başardık ve sadece 35 Euro’ya yeni sifonu yerine taktı herifçioğlu!

Altı üstü bir sifon lan! O paraya 17 gün restoranda öğle yemeği yiyorum burada ben!

Sonra, boya işine el attım, Yunanistan’da bir mimari gelenek olarak kabul görmüş duvara iki kapak takarak gardrop yaratma ekolüne uygun tasarlanmış evimde ilk boya pratiğimi “kimse tarafından görülmeyecek olmasına güvenerek” dolapların arkasındaki duvarları boyayarak başladım. Siz siz olun, bu işin kolay olduğunu hiç düşünmeyin! Meğer ne çok ince iş varmış!

Sonra boya işinde şimdiye kadar keşfedilmemiş bir yeteneğim olduğunu fark ettim ve bütün kartonpiyer altı ince işlerini devraldım!

Sonra 3 delikli elektrik prizlerini ve Nuh-u Nebi’den kalma anahtarları yenilemeye karar verdim. İlk denememi banyo ve koridorun ikili anahtarında yapmak gözüme oldukça uygun göründü. Yalnız L ve N’nin anlamından bihaber olan ben, anahtarı yerinden çıkarınca gördüğüm kahverengi kablonun yanlış olduğuna kanaat getirip, kabloyu ortadan kesip öyle bağlayınca yeniden, bu sefer koridor ışığı kapalıyken çalışmayan bir banyo anahtarı ve prizi elde ettim. Bu da bir süre sonra keşfettiğimiz üzere, koridor ışığı kapalıyken çalışmayan bir çamaşır makinesi anlamına geliyordu! Günlerce anlayamadık çamaşır makinesinin yıkama süresinin nasıl bu kadar arttığını. Ha, sırf o çamaşır makinesi banyoda yürümesin diye eve su terazisi almak zounda kalışımız ayrı bir dramdır.

Bu arada o kahverengi kabloyu kesme işiyle uğraşırken üç kez çarpıldığımı, son çarpılışımda sol mememin kısmen kömür olma tehlikesi atlattığını söylememe gerek yok sanırım.

Alternatif Akım’ın icadından bu yana yapılmış bu en Akılsız Tasarım, kuzenim Ali’nin Whatsapp’tan kahkahalar atarak verdiği direktifler ile ben işi hâle yola koyana kadar sürdü. Bir kere bu işin nasıl olması gerektiğini öğrenen bendeniz, en sonunda geçen hafta banyoda saçmasapan bir kablonun ucundan sarkan 60 Wattlık ampülü ve ilkokul günlerindeki sınıfta muhakkak bulunan o ilk yardım kutularıyla bir örnek banyo dolabını bile söküp yerine LEDSJO ile raflı banyo aynası koymayı bile başardım.

Su tesisatı konusunda da gelişimim “taharet musluğu”nun boşluğunu doldurabilmek için Türkiye’den aldığım uzun taharet musluğunu önce “yanlışlıkla” sıcak suya bağlayarak on-saniyede-götü-haşlamadan-taharetlenebilme yeteneğini geliştirmemi sağladıysa da, ardından daha uzun bir hortum ile rahatlığa erişmemi sağlayabilecek boyuta geldi.

Yani anlayacağınız, artık evdeki su tesisatı işlerini çözebiliyorum, elektrik tesisatı için de, eh bütün evin tesisat yanmadığı sürece ustaya ihtiyacım yok. Boya yapma işini de kıvırdım gayet başarılı bir şekilde.

Hatta ahşap boyamak için fırça takımım da tamam, yakında boyayı alıp mobilya boyamaya da başlayacağım.

Atina’da Türkiye’den uzak, stressiz ve tembel bir yaşam hayali kurarken, şu anda Atina’da yaşayan hiçbir Türkiyeli’nin sahip olmadığı bir alet takımına sahip olma yolunda adım adım ilerliyorum. Yakında motosiklet ya da araba alacak ve sonra buradaki ustalara para ödememek için bütün bakımlarını da kendi kendime yapmaya başlayacağım.

Eğer siz de Atina’da yaşamaya başlama hayali kuranlardansanız, Yunanca öğrenmeye çalışmayın, tamir işlerini öğrenmeye başlayın. Burada ustalar ya gelmiyor, ya gelseler çok para istiyorlar ve üstelik işi tam anlamıyla da yapmıyorlar. En azından benim kişisel deneyimlerim bunu gösteriyor.

* : O ikinci alüminyumu kaldırıp yerine uygun bir küfür koyun.

Reklamlar

Yunanistan’a Nasıl Yerleşemedim Bir Türlü?

Haftalardır mesaj alıyorum arkadaşlarımdan,
– “Abi orada hayat nasıl?”
– “Keyfin yerinde mi?”
– “Dil problemi yaşıyor musun?”
diye gidiyor sorular listesi.

Herkesi bir bahane ile atlatıyorum, yuvarlak cevaplar veriyorum, bir şekilde geçiştiriyorum soruları en kaygan kelimelerle, öyle ki sorulamıyor bile başka soru.

Şimdi büyük harflerle itiraf edeyim de, içimde kalmasın : ABİ VALLA YUNANİSTAN’A YERLEŞEMEDİM BEN DAHA!

“1,5 ay oldu, daha nasıl yerleşemedin hayvan herif?” sorusuna  cevap hazırlamadım henüz, bu yazının ilerleyen paragraflarında doğaçlama olarak anlatacaklarımın bir cevap olacağını umuyorum.

En Bilâl Oğlan sesimle “Ya Hak!” diyerek okumu atıyorum, ilk günden bugüne Yunanistan maceramın özetine başlıyorum :

1 Şubat 2017 tarihinde, öğlene doğru neredeyse 32 yıllık – 41 gün vardı o tarihte hâlâ – ömrümde ilk kez İç Hatlar yerine Dış Hatlar’a yöneldim AHL’de. Free Shop dolu o gözalıcı ve cüzdan boşaltıcı alanda Yunanistan’da daha pahalı olduğunu duyduğum için dört karton tütünü poşetleyip, bir şişe de likör kaptıktan sonra, efendi gibi uçağı beklemeye başladık (Yazar burada Panik Atak Nöbeti geçirmek üzere oluşunu efendilikle maskeliyor).

Efenim, koskoca AHL’de bahtımıza düşe düşe Olympic Airlines’ın çift pervaneli, eski İkarus koltuklu uçağı düştü – ki bu da USC’ye dualar ettiğim ve hatırlarken bile kulağımda tıkanma yaratan bir yolculuğun başlangıcı oldu. Hatta şöyle anlatayım, uçağa binmeden önce son bir fotoğraf çektik, ki olur da o uçak Atina’ya varamadan infilak ederse, bu dünyada hasbelkader beni sevme gafletinde bulunmuş birkaç insan son fotoğrafıma bakıp gülebilsin.

Atina’ya indikten sonra yaptığım ilk iş, aceleyle bizi alacak olan araca gitmeye çalışırken ucuza kaptım diye sevindiğim likör şişesinin poşetini düşürmek, sonra Atina Havalimanı’nın temizlik görevlilerini bulmaya ve onlardan yediğim bok nedeniyle özür dilemeye 10 dakika harcayarak, bizi alacak olan araca en son varmak oldu. Gerçekten ya, ilk işim buydu!

İkinci iş de, aynı uçakla aynı iş için şirket tarafından Atina’ya getirtilmiş ve bir süredir bizi alacak olan aracın yanında bizi bekleyen insanlarla birlikte araca sığışmaya çalışmak ve havalimanından Kallithea’daki otelimize uzanan ve hiç de kısa olmayan yolculuk boyunca Yunanistan topraklarını gözlemleyip ne kadar da İç Anadolu’daki şehirlere benzediğine dair anlamsız ahkâmlar kesmemdi sanırım.

Neyse, akabinde otele yerleştik, kısa bir süre sonra da potansiyel iş arkadaşlarımız ile buluşup, içlerinden bölgeyi tanıyan birine güvenerek yakınlardaki bir Souvlaki Restoranı’na gittik ve orada 1977’de İstanbul’dan göçen ve kırk yıldır memleketine gitmemiş olan Stephanos Abi (Amca) ile tanıştım. (Yazar burada gözlerini okuyucunun gözlerine diker, bütün bu anlatımın bu isme varmak için olduğunu anlatan manidar bakışlar atar.) Şaraplar içildi, saatler tüketildi ve ertesi gün şirkete gitmek üzere planlar yapılıp dağılarak erkenden yatıldı tabii akabinde.

Atina’da bir yabancı olarak ev tutmak hayli sıkıntılı bir iş olduğu ve bizi işe alan şirket de bunun farkında olduğu için, ikinci gün şirkete koşturup anlaşmalı emlakçıları ile nasıl görüşme yapılabileceği, ev aramaya hemen o gün başlanıp başlanamayacağı ile ilgili bilgi almak istedim, Ertesi güne (Cuma) ve sonrasında da  Pazartesi gününe kadar beklemem gerektiği bilgisi ile kıçımın üstüne oturdum elbette. Oysa ki internette ev bulmak için onlarca saat harcamış, Glyfada’dan (az önce adını doğru yazmak için Google’a bakınca öğrendim Atina’dan başka bir şehirmiş, oysa ki sadece 13 km uzakta), Pire’ye (aslında bu da başka bir şehir, bunu da bir-iki hafta önce öğrendim, gerçek adı Piraeus, bu da Atina merkeze 12 km uzakta, çok acayip!) coğrafya üzerinde etraflıca konut araştırması yapmış, “26 metrekarelik dükkandan çıkmış bir insanın tüm hevesiyle(!)” üç oda beş salon 100 metrekare teraslı deniz ve dağ manzaralı evler bulup onlarda yaşamak için kendimi hazırlamıştım! Hatta işe adadan gidip gelebilir miyim diye bir merakla adalardaki konutlara da bakmaya başlamış ve şehirde bir daire kirasına çeşitli adalarda villalar bulmuştum.

Bütün bu mış ve muşların nereye bağlandığını anlamışsınızdır elbette…

Günü gelip de emlakçılar ile ev bakmaya çıktığımızda yaşadığımız hayal kırıklığından bahsedemem bile. 30 yıllık mobilyalar, tüplü televizyonlu evler, insanlığın apartman yapacak teknolojiyi geliştirmesiyle bugün arasında geçen sürecin başında takılıp kalmış yapılar ve neler neler… (Rafet El Roman tonuyla lütfen!)

Bir yandan da 3 Şubat’ta başlaması gereken süreç 6 Şubat’ta başladığı için yaşadığımız zaman kaybı ve elimizde kalan hepi topu dokuz günlük otel konaklaması süresinde yerleşebileceğimiz bir ev bulmak zorunda olmanın getirdiği stres var ki, ondan bahsetmek bile istemiyorum!

Sonunda üç kere baktığımız ve içimize sinmediği hâlde daha iyisini bulamadığımız için 6 aylığına kendimizi içine atmaya karar verdiğimiz bir eve 100 Euro kaparoyu bayıldık ve emlakçı Matina ile (ki kendisi bölgenin en cevval emlakçısı olabilir, onu da bir sohbette etraflıca anlatırım artık) ertesi gün kontrat yapmak üzere sözleşip, içimize akıttığımız gözyaşlarımızla ve cebimizdeki makbuzla Stephanos Amca ile tanıştığımız ve artık garsonların bizi “Merhaba” ile karşılar hâle geldiği restorana akşam yemeği yemek üzere teşrif ettik. Ki restoran ve müşterileri ile iletişimimiz öyle bir hâle gelmiş ki, bizim Türkçe konuştuğumuzu duyan bir başka müşteri bize bir şişe şarap ikram ediyor, biz bu ikramın altında kalmayalım diye onlara kazan dibi vs. gönderiyoruz, muhabbetler dönüyor, sabahlar olmuyor falan! Neyse,  Stephanos Amca bizi mekânda görünce hemen yanımıza geldi ve o çok sevimli Türkçesi ile dedi ki :

“Ya gençler, ben size bir ev buldum. Hem de çok yakında buraya, işinize de çok yakın ama arkadaşınızı gördüm dün, siz bir bulmuşsunuz galiba ben de onu başka çocuklara göstereceğim artık, kısmet değilmiş”.

Başımdan aşağı dökülen o hayali kaynar suları tahmin edebiliyor olmalısınız.

(Yazının tam burasında yazmaya ara verdim ve bu yazıyı yazmaya başladığımı yazmaya başladıktan 2,5 ay sonra hatırladım. Bugün 1 Haziran 2017 ve bakalım ben bu yazıyı tamamlayabilecek miyim?)

Sonra mı?

Sonrası şu : Stephanos Amca’ya yalvardık ve işten izin alıp zor bela o evi görmeye gittik. İş yerinin tam olarak 150 metre dibinde ve 3. katta bir daire. Üstelik tam cephe deniz manzaralı olmasa da, balkona çıktığında denizi görebildiğin bir daire! Fakat bomboş! İçinde eşya niyetine eski kiracının annesinin kullandığı tahmini 30 yıllık bir yatak dışında hiçbir şey yok. Şifa niyetine bir tabak, bir çatal bile yok ve tabii ki evi bok götürüyor.

Aşırı dahice bir plan yaparak, öteki eve 380 Euro kira + yol parası vereceğime (ki Atina’da yol parasından anladığımız şey denetime yakalandığında hemen iki dakikada çaktırmadan online bileti aktifleştirmek, yakalanmadıysan, yolculuk bedeve -bedava değil!) bu eve 300 Euro kira verip senede oluşacak 960 Euro farkı da mobilya alımına harcamaya karar verdim.

Tabii ki evdeki hesap çarşıya uymadığından, artık giyecek temiz donu bile kalmamış bir insan evladı olarak, apar topar çamaşır makinesi almak zorunda kaldım. Sonra bir ay buzdolabı olmadan çekilen azap, ardından buzdolabı gelince yaşanan buruk mutluluk.

130 * 190 yatağın içine konulmuş 120 * 200 döşeğin üstünde bel fıtığı ağrılarıyla geçen 1,5 ay ve bir sonraki maaş ve ailemin desteğiyle alınan yatak ile yaşanan buruk mutluluk.

Bu ay başında alınan şifonyer ile dört ayın sonunda artık çamaşırları koyacak bir yere sahip olmanın sevinci…

Evet arkadaşlar, dört ay geçti, biz hâlâ yerleşemedik!

“Ulan hani iyiydi maaş, o paralar nereye gidiyor?” derseniz, “Abi biz de bilmiyoruz, paranın bereketi yok galiba!” diyeceğim.

Yani Yunanistan’da yeme – içme Türkiye’ye kıyasla şahane ucuz olsa da, mobilya fiyatları el yakıyor, orası kesin!

Bir de, USC aşkına, tuttuğunuz evin banyosu, mutfağı temiz olsun!

Burada tesisat işçiliği o kadar pahalı ki, ben elektrik tesisatı çekmeyi, banyo tesisatı tamir etmeyi öğrendim şu dört ayda!

Belki geçen aya kadar doğru düzgün çalışan banyo ve koridor lambalarını tek anahtarla çalışır hâle getirmiş olmam dahiyane bir elektrik işçiliği sayılmaz ama bu daha başlangıç, mücadeleye devam ediyorum :)

Ya ben bu yazıyı bağlayamadım galiba, neyse, yayınlayayım gitsin!