Körler Ülkesi / Devremülk Fanzin

“Burası bizim değil bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi” (Tezer Özlü) alıntısını kaç kez okudunuz son bir yılda, kaç kez paylaştınız, kaç kez bu sözlere hak verdiniz? Sayısız değil mi?

İşin kötü yanı ne biliyor musunuz? Artık “bizi öldürmek isteyenlerin” dememize bile gerek yok. Bundan sonra okumamız, paylaşmamız ve hak vermemiz gereken yeni bir söz var:

“Bu ülkede ölenle ölünüyor. Çocuk ölüyor. Sonra annesi kahırdan ölüyor. Sonra öldürülmesini protesto eden de öldürülüyor. Ölüm tarlası.”

Kin, nefret, öfke, ötekileştirme, düşmanlık bu topraklarda yüzyıllardır var.

“Birbirine karışır tavuklarımız / Bilmezlikten değil, fıkaralıktan” diyen Ahmed Arif’in sözlerinin aslında olanı değil, olması gerektiğine inandığı şeyi anlattığını öğreneli çok oldu.

Gezi’de de öğrenmedik biz bu dersi, Gazi’de, Sivas’ta, Maraş’ta, Çorum’da, Dersim’de öğrendik. Defalarca öğrenmeye mahkum edildik, ölmeye mahkum edildik, ölerek öğrenmek zorunda bırakıldık.

Devlet-i âliyye’de aynıydı, sonrası da farklı olmadı.

Bunun için fazladan bir çaba bile göstermemize gerek kalmadı, kim olduğumuzu bilmeleri evlerimizin kapılarına işaretler koymalarına yetti katillerin, bizi bir otelde sıkıştırmaları, bir kahvehanede taramaları, yakmaları ya da “yasal mermileri ve bombalarıyla” ekmek almaya giden çocuğumuzu, – cemevi bahçesinde – kaybettiğine karşı son görevini yapan arkadaşımızı hedef almaları yetti.

Düştük, öldük, gözaltına alındık, öldük, kaçtık, öldük, durduk, öldük, ölümlere dur demek için sokağa çıktık, öldük.

Körler ülkesindeydik, bir gözümüzü alırlar sandık, onlar geldiler, yüreğimizi oydular.

Şimdi, hepimizde bir diş gıcırtısı, hepimizin ağzının içinde kendi kanımızın o demirsi tadı, izliyoruz.

“Can veririz, can almayız”dan geçtik, pimi çekilmiş bir bomba gibi patlamayı bekliyoruz.

Reklamlar

Eylemlere Dair Bir Eleştiri

Bu yazıyı aslında Facebook’ta durum güncellemesi olarak yazmaya başlamıştım, yazdıkça yazasım geldi, pes ettim, olduğu gibi kopyalayıp blog’da yayınlamaya karar verdim :) Bu nedenle, okurken imlâ hatası ya da anlatım bozukluğu görürseniz, mümkün mertebe gözardı edin lütfen.

Sansür karşıtı eylemimiz bitti değil mi, dünün gazını da aldık hep beraber, hah, artık süperiz sanıyorum!

Grev/Eylem kırıcı olmamak için şu sözleri söylemeden önce eylem bitsin diye bekledim, yalan olmasın.

Arkadaş, biliyorum hepiniz geçen yazdan aldınız o birliktelik denen şeyin tadını. Hepiniz dayanışmanın, omuz omuza ses yükseltmenin ne kadar değerli bir şey olduğunu gördünüz.

İyi, güzel…

İnternet ve sansür konusunda hiçbiriniz ilk kez dün sesini çıkartmak maksadıyla da çıkmadı alana, haksız mıyım?

Daha önce de İstiklal’i onbinlerce insan olarak doldurduk, omuz omuza, gözlerine soka soka!

Biri bana açıklar mı, şu güzel eylemi gündüz vakti yapmak varken neden akşam eylemleri yapmayı seçtik? Sadece dün için konuşmuyorum, bundan önceki seferler için de soruyorum bu soruyu.

Hangi kafa bize çıkıp da eylem saati 19:00 diyor, bu kafa neden 19:00’un yanlış bir saat olduğunu düşünmüyor ve biz neden bunun arkasında duruyoruz?

Bir kitle olarak varlığımızı gündüz saatinde neden göstermiyor/gösteremiyoruz?
Gündüz çuvala mı girdi?
Derdimiz ne?

Niye karanlık sokak köşelerinde polis abiler tarafından dayak yiyebileceğimiz, insan gözünün görmeyeceği saatlerde yapıyoruz biz bu işi?

Cumartesi akşamı, Taksim’deki mekânlara getirdiği ekonomik yükü tartışmıyorum. Gezi’de bize destek veren pek çok mekân bu işten geçen yaz çok çok zarar etti. Hâlâ da ediyor, bu yüzden kapanmış olanlar da olmuştur, eminim. Üstelik bu mekânlar bizim gittiğimiz mekânlar, bizim sosyalleşme alanlarımız, bizim ekosistemimizin parçası, bize saldıranların değil.

Biri bana doğru düzgün açıklayabilir mi?
Neden biz bu eylemleri daha önce olduğu gibi gündüz vakti yapmak yerine, polis bir şey yapacaksa da bütün medyayı zorla şahit edebileceğimiz bir saatte yapmak yerine akşam yapıyoruz?

Bu eylemlerden yeni bir Gezi doğmayacak, bana böyle bir tezle gelmeyin.
İnsanlar korktu, insanlar sindi, insanlar evlerinden izliyor olacakları.
Polisin saldıracağını biliyorlar, toplanma şanslarının olmayacağını biliyorlar, gözaltı ihtimalini biliyorlar, demem o ki, biliyorlar ha biliyorlar ve bu yüzden bu eylemlere katılmıyorlar.

Sen akşamın yedisinde eylem çağrısı yaparsan, “Sansüre karşı akşam akşam yürüyeceğiz!” dersen, herkes bunun alt metnini okur, ‘biz gaza geldik çatışacağız’ mesajını alır ve ona göre davranır.

Bu yüzden, gelin yeniden gündüze dönelim. Güneş altında dünyanın bütün renkleriyle direneceksek yine direnelim.

Aksi türlü, çağrıyı hangi platform yaparsa yapsın, ben akşam eylemlerine katılmayacağım. Ve biliyorum ki, katılan insan sayısı da gün geçtikçe azalacak.

İnsanların içindeki ateş küllenmesin diye yapılan şeyin aslında kendi bacağımıza kurşun sıkmaktan hiçbir farkının olmadığını bu metnin ulaştığı herkesin görmesi, -bir şeylerin iyileşmesi adına – aldığı kararları ve/veya kendi adına aldığı kararlara itimat ettiği grubu/platformu daha doğru ve sağlıklı bir eylem planı oluşturmak adına uyarması temennimle.

Yanaklarınızdan sevgiyle öperim.

Merhaba Başbakan, Ben Vicdan

Merhaba başbakan, ben vicdan, tanışmış mıydık?

İnsanlık tarihi kadar eskiyimdir ben, her doğan bebekle yeni.

Atalarınız iki ayağı üzerinde durmayı ve ellerini kullanmayı öğrendiğinden beridir saklıyım içinizde, yarattığınız ve yok ettiğiniz bütün tanrılardaki sizim.

Pek çok kez ama pek çok kez gösterdim tarih sahnesinde yüzümü. Masallarda, efsanelerde yaşadım. Bütün kahramanlık destanlarında ben vardım, güçlünün güçsüzü ezmediği bütün anlarda ben.

Bir deyim olarak dile geldim kimi zaman, bir öneri, bir tavsiye olarak. Beni dinlemeyen her insana hatırlatıldım, bir sesim olduğunu ve isteseniz beni dinleyebileceğinizi işledim içinize.

Bu topraklar, bu acımasız, bu haşin, bu şevkatli, bu anaç, bu dost topraklar, insan ayağının değdiği bütün topraklar kadar yurdumdu benim, dünya üzerindeki her kara parçası kadar vatanım.

Kardeşinin katline dayanamayıp ölen Şehzade Cihangir idim ben mesela, İzmir’e ayak basmayan Yunan Denizcilerdim ben. 6-7 Eylül’de komşularına ağlayan Müslümanlardım, Kore’ye gidenler gitmesinler diye sokaklarda yürüyenlerdim, 12 Mart’ta ve 12 Eylül’de çocuklar asılmasın diye meydan meydan bağıranlardım. Beni hatırlıyor musun?

Beyazıt’ta vuruldum, Madımak’ta yakıldım, Gazi’de tarandım. Ben ölmem başbakan, bilir misin? Seni yetiştiren, seni seven anne ve babanın yüreğinde nasıl yaşadıysam, çocuklarını düşünürken de senin yüreğinde filizlendim.

Ve ben bir mayıs akşamından beri İstanbul’da bir parkta sabahlıyorum. Bir mayıs akşamından beri Türkiye’nin bütün parklarında yürüyorum.

Bir polis tarafından vuruluveriyorum, sesimi duymayan yürekler tarafından dövülerek öldürülüyorum. Görevi beni dinlemesine engel bir memur tarafından vuruluyorum kafamdan, gözüm çıkıyor, kolum kırılıyor, parçalanıyorum.

Sana bir şey söyleyeyim mi başbakan, öldükçe çoğalıyorum insanların yüreklerinde. Vuruldukça çoğalıyorum. 30-40 insandan yükselirken sesim, binler, onbinler, yüzbinler oldum, milyonlar oldum, olmaya da devam edeceğim.

Ve sen gözünü kapattın bana, ve sen kulağını tıkadın bana. Kendini benim sesimden yoksun yaşamaya mahkum ettin.

Söylesene başbakan, halkının yöneticisi, halkların yöneticisi, bir insan nasıl insan olur vicdanı olmadan?

Ben senin dininim, ben 1500 yıldır insanlığa “Kul hakkı bütün haklardan üstündür”ü öğretenim.

Ben senin peygamberinim, ben asırlardan bugüne “Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır!” diyerek ulaşan sözlerim.

Söylesene başbakan, halkının yöneticisi, halkların yöneticisi, bir insan nasıl Müslüman olur vicdanının sesini duymadan?

Ben şimdi sokaktayım, ben şimdi tencere tava seslerindeyim, ben şimdi parklarda ve forumlardayım.

Ben, 2000 yıldır “Sana tokat atana öbür yanağını dön” diyen ben, şimdi sahnedeyim.

Senden tek bir isteğim var başbakan, beni tanı. Tanış benimle, duy sesimi, kulak ver bilgeliğime.

Yarından umut kesilmez başbakan, izin verirsen her şey çok güzel olabilir.

Beni duymamaya devam edersen, bana sağır, bana kör, bana dilsiz olmaya devam edersen…

Sanma ki ilk olacaksın, sanma ki son olacaksın.

Ama benim sayfalarımda yargılandığın gün, benden yoksun anılacaksın.

Başbakanlığın 170 Bin Gaz Bombası Siparişi ve İki Yılda Ne Kadar Değiştik?

– Bu yazının adı neden iki yılda ne kadar değiştik?

– Çünkü iki yıl önce bu sipariş verildiğinde, bugün alanlarda olanlar, bugün sokaklarda gaz yiyenlerin neden “gaz bombası” alındığına ve o bombalarla neler yapılacağına dair hiçbir gerçekçi fikri yoktu. Olsa bile, hiç de azımsanmayacak bir kısmı bunu makul buluyordu. Yapılmalıydı, uygulanmalıydı, devlet bu şekilde bastırmalıydı pek çoğunun gözünde. Oysa 2 yıl 2 ay sonra bugün, arşivimden çıkan bu yazıyı paylaştığımda, insanların durumu daha doğru bir şekilde kavrayacağına dair güvenim tam.

Neyse… Çok uzatmadan habere geçeyim, haberi okuyun. Zaten sonrasında çok söz söylemeyeceğim, sözü siz söyleyeceksiniz çünkü bu yazıyı okuduğunuzda. :

PKK’nın organize ettiği olaylarda, YGS krizinde eylem yapana, işten atılıp protesto edene, maçta olay çıkarana biber gazı sıkan polis, gazı tüketince imdadına Başbakanlık yetişti. ‘Örtülü ödenek’ten 2.3 milyon lira aktarıldı.

Kaynak : http://gundem.milliyet.com.tr/polise-ortulu-den-gaz-verdiler/gundem/gundemdetay/15.05.2011/1390462/default.htm

alıntı

yetkililer, egm’nin gaz mermisi alımlarının teslimatının parça parça yapıldığını da kaydetti. egm’nin yurtdışından gelen bu gaz bombası ve aparatlarının büyük bölümünü güneydoğu ve doğu anadolu’da oluşturulan bölge depolarına aktardığı öğrenildi.

/alıntı

doğu ve güneydoğu anadolu’daki depoların boşalması nedeniyle gerçekleşen bu siparişin sonucunu görmek ister misiniz?

17 Mayıs’ta Şırnak Silopi’de yaralanan çocuğu bulun. 25 Temmuz’da başına isabet eden gaz bombası nedeniyle hayatını kaybeden Doğan Teyboğa‘yı bulun. İnterneti kullanın, Google’da gaz bombası ile yaralandı ve öldü haberlerini arayın. Ne kadar uzun süredir, ne kadar insanın hayatının karartıldığını görün. Bir haber’den bir parça daha alıntılamak istiyorum :

alıntı —

silopi’de ise bir grup gencin yolda toplanması üzerine polisler demokratik çözüm çadırı’nın içine onlarca gaz bombası attı. kadın ve çocukların yoğunlukta olduğu çadırda birçok kişi baygınlık geçirdi. gaz bombası yüzüne isabet eden bir çocuk ise ağır yaralanarak hastaneye kaldırıldı. ilçede olaylar devam ediyor.

/alıntı

kaynak : http://jiyan.org/2011/05/batman-silopi-ve-diyarbakirda-polis-mudahalesi-1-cocuk-agir-yarali/ (Kaynak site kapanmış, güncel bir haber aramadım yerine. )

Bu siparişi neden bugün paylaştım, bu eski yazıyı neden bir kez daha gözden geçirdim? Çünkü bu haber, bu ülkede Kürt Sorunu’nun gerçekte nasıl bitirilmeye çalışıldığını gösteren bir eylem. Kabul edelim, iki yıl içerisinde bir insan ve onun düşünceleri öyle kolay kolay değişmez. Hele ki Erdoğan gibi değişmeyi hiç sevmeyen bir adamsa! Aynı adam “Benim için artık bu ülkede Kürt Sorunu bitmiştir” demişti aynı dönemde. 2 yıl geçti, hâlâ bir ilerleme yok.

Bu yüzden paylaştım bu haberi. Bu ülkenin Kürt kelimesi ile barışmasının devlet erkânınca gerçekleştirilmesinin mümkün olmayacağını bir anlamak için ise birçok veri elde ettik. Hükümetlerin, iktidarların el değiştirmesinin halkın kaderinin değişimine pek de bir etkisi olmadığını gördük. Bizim artık tamamen barışmamız gereken tek şey, çözümün yine halktan çıkacağı ve halkın iktidara dayatmasıyla gerçekleştirileceğidir. Ve Gezi Parkı süreci ile umarım bu konuda da tutarlı bir siyaset üretebilir, tutarlı ve çoğunlukçu bir fikrin ardında durabiliriz.

Habere doymayanlar için gelsin bu da : http://yurthaber.mynet.com/detay/sirnak-haberleri/iste-silopideki-buyuk-gercek/5970

Yarı-Zamanlı Devrimcinin Gezi Parkı Kazası

Yarı-zamanlı devrimcilik zor iş arkadaş!

Hafta içi mesaiyi bitir, git simit al, parka koş. Geceye kadar parkı ele geçirmeye uğraş, hadi ele geçirdin diyelim, içerideyken de polis gelecek mi diye hazır olmaya çalış.

Cuma akşamı gecenin bir yarısına kadar kal, sonra eve gidip dinlen, cumartesi öğleden sonra yine git pazara kadar parkta kal. Pazar öğlende yorgun argın eve git, gelebilirsen akşama gel, gelemezsen televizyon başından kalk(a)ma, gözlerin 59 TL’lik über süper fantastik Türk Bayrağı setlerinden kızarsın, kanlansın!

Liseliler anlamaz…

Neyse… Haziran ayının başı galiba, ilk hafta sonu olmalı, Gezi’deyiz. Kardeşim önceki gece Osmanbey’de direnmiş, biz İstiklal’de ezilmişiz. O gün ise hep beraber parktayız.

Eskiden biz bilmezdik Rennie ve Talcid’i. Limonumuz vardı bizim (bkz: 1 Mayıs Limonu), elma sirkemiz vardı bir de. Sanıyorduk ki, onlar yeter yeni bir dünya kurmaya! Yunanistan’dan öğrendik biz bu ilaçları, ki Balkan Bus Buluşması‘nda sohbet etme şansı bulduğumuz ve Gezi Parkı sürecini de yakından izleyen bir Rum Aktivist ile yaptığımız sohbet esnasında, bol bol teşekkür ettik onun nezdinde Yunanistan’da yaşayan tüm direnişçilere! :)

Neyse, konuyu dağıtmayayım, limonlar cebimizde, sirkeler çantamızda, biz gideriz Gezi ‘ye hey… Yok, bunun sırası değil, Gezi’deyiz. Kanımız kaynıyor, yerimizde duramıyoruz. Gümüşsuyu’ndan haber geliyor, Beşiktaş’tan haber geliyor. “Hadi gidelim!” diyoruz, ki benim kanım biraz fazla bitlenmiş olmalı – kardeşim tarafından bile – uyarılıyorum “Sakin ol!” diye.

Oradaki insanların durumuyla ilgili haberler geliyor, yerimizde duramıyoruz. Aşağıdan çocuklar geliyorlar, “Abi yardım edin!” diye, hırstan çıldırıyoruz. Dayanamıyoruz sonunda, kalkıp konuşmalar yapılan platformun yanına gidiyor ve orada yetkili bir ablayla tartışmaya başlıyoruz. Şöyleydi, böyleydi, “asıl korunması gereken park”tı, “asıl korunması gereken parka sahip çıkan çocuklar”dı derken, bir yere varamayacağımızı anlıyoruz. Hayal kırıklığı içinde terk ediyoruz platformu.

Hadi diyoruz, parkta boş boş oturmakla olmaz, kendi kendimizi gazlıyoruz, kalkalım, gidelim diye.

Kağıt maskelerin içine pamuklar yerleştirmek, pamuğun üzerine de sirke döküp kendimizi önceden korumaya almak gibi dahiyane bir fikir geliyor aklımıza! Ne kadar çok pamuk, o kadar büyük bir alanın kapanması; ne kadar çok sirke, o kadar geniş bir alanda biber gazı koruması derken, ipin ucunu kaçırıyoruz.

Maskeler boynumuzda, sirke kokusu burnumuzda eski otobüs duraklarına doğru yürüyüşe geçiyoruz. Merdivenlere geldiğimizde gözlerimiz yaşarıyor artık acıdan, “Gaz var!” diyoruz, hemen birbirimize fısfıs ile ilaçlı su sıkıyor, maskeleri ve gözlük kabilinden aparatları takıyoruz!

Millet şaşkın, bakıyor. Herkes iyi, bizler kıpkırmızı gözlü, öksüren adamlarız çünkü!

Gümüşsuyu’na doğru gidiyoruz, insanlar hâlâ normal, biz ise kesinlikle zehirlenmenin eşiğindeyiz. Boğazımız yanıyor, gözlerimiz yanıyor, burnumuz yanıyor, ölüyoruz, öyle böyle değil!

Bir biber gazı icat etmişler ki, kimseyi etkilemiyor, bir tek bizi etkiliyor. En sonunda aramızdan biri çıkarıyor maskeyi, uzaklaştırıyor suratından, derin bir nefes alıyor ve basıyor küfrü!

İşte biz o an, tükeniyoruz! Gülsek mi, ağlasak mı bilemeden kalakalıyoruz. Hepimiz maskeleri söküyor, bundan kimseye bahsetmemek üzere yemin ediyor, ondan sonra da gecenin geri kalanını maskeyi kendimizden olabildiğince uzakta tutarak geçiriyoruz. Biber gazının kokusu bile koymuyor çünkü bize!

Peki ne mi oluyor o gece? Dört bir yandan yanlış ve eski bilgiler yağıyor, Mis Sokak diyorlar, oraya gidiyoruz, Sıraselviler diyorlar, oraya koşuyoruz, Gümüşsuyu diyorlar, oraya zıplıyoruz. Bir ara, tam da meydanın ortasında dururken telefon geliyor “Taksim Meydanı’na gaz atmışlar, doğru mu?” Bakıyoruz sağımıza solumuza, kapatıyor telefonu, gidip Gezi Parkı’nda dinleniyoruz.

Sabaha kadar parkta oturuyor, müdahaleye hazır bir şekilde batak çeviriyoruz. Son birkaç günü Armutlu’da ve Lice’de geçiren Metehan ve Baytar da yanımızda – “Kalk!” çağrısı duyduğunda uzanmaktan hazrola bir göz kapama süresinde ve dizleri hiç kırılmadan geçebilen – bir dostlarıyla beraber takılıyorlar.

Sabah birer terörist olarak üstümüze düşeni yapıp, birkaç kapı cam tekmeledikten ve yanımızdan geçen çocukları korkuttuktan sonra eve gidiyoruz.

O günden beri, o sirkeli dakikalar hiç yaşanmamış gibi yapmaya çalışıyoruz.

Cumartesi Gecesi Ateşi : Gezi Seninle Güzel Gazi!

Cumartesi gecesi, anneannemin yanındayım ama kadıncağızla ilgilenemiyorum bile. Gözüm ekranda, Gezi Parkı bir kez daha baskın yemiş kolluk kuvvetleri tarafından, insanlar gaz bombası yiyor, şiddet görüyor, işkenceye maruz kalıyor.

Ve gözümü kırpamıyorum, bir kez daha olduğuna inanamıyorum. Her şey bu kadar güzelken yeniden ve yeniden bunun olduğuna inanamıyorum.

Dayanamıyorum, bir maske ve gözlük çantamda, kardeşimin maskesi ve gözlüğü de evde, yükleniyorum ikisini birden. Mehmet Ali’yi arıyorum, tek soru “Gezi’ye gidiyorum, geliyor musun?” Beş dakika süre istiyor, eşiyle konuştuktan sonra “Evet!” diyor.

Atlıyorum Avni’ye, yola düşüyorum. Beylikdüzü’nden çıkmak mümkün değil, Haramidere’deki AKP ilçe teşkilatının önünde binin üzerinde insan, slogan atıyorlar, tepki gösteriyorlar. Kendimi yan yollardan kurtarıyorum. Avcılar’dan Mehmet Ali’yi alıyorum, sahil yoluna çıkıyorum. E-5’i insanlar kapatmış, yürüyorlar! Dört bir yanda sesler, dört bir yanda direniş ve öfke!

E-5’i internetten kontrol ediyoruz, çıkılacak gibi değil, insanlar Cennet’te yol kapatmışlar, Bakırköy’de yoldalar. Dört bir yanda sokaktalar!

Sahil yoluna çıkıyoruz Florya’dan. Hem ertesi gün gerçekleşecek olan Kazlıçeşme Mitingi’nin hazırlıklarını merak ediyoruz. Merakımız tatmin oluyor, AKP’liler gecenin 00:30’unda yolları bayraklarla süslüyorlar, ağaçları süslüyorlar. En az 8-9 tane polis aracı onları korumakla görevli.

Kazlıçeşme’de VATANDAŞI koruyan polis, Gezi Parkı’nda VATANDAŞI öldürüyor!

Sinirbozukluğu içerisinde çıkıyoruz sahil yolundan. Unkapanı’ndan geçmek mümkün değil, Aksaray’dan yeniden E-5’e dönüyoruz. Okmeydanı Sapağı’ndan girip Dolapdere’de Avni’den inmeyi, oradan yukarıya vurmayı planlıyoruz.

Okmeydanı’ndan içeri girdiğimiz anda gaz kaplıyor dört bir yanımızı. Avni’nin camlarını alelacele kapatıyoruz, nefes alamıyoruz çünkü, arabayı süremiyorum bile. Öksüre öksüre geri kaçmaya çalışıyoruz Şişli istikametine. İlerleme şansımız yok, ortalık sis duman, önümüzü göremiyoruz.

Avni’nin içinde maskelerimizi takıyor, nefesimiz düzelene kadar bekliyoruz. Havada hâlâ gaz var. En sonunda İzzetpaşa’da bırakıyoruz Avni’yi. Yürüyerek gitmeye karar veriyoruz Taksim’e.

Şişli yoluna çıkıyoruz İtalyan Musevi Kabristanı’nın yanından geçerek. Mezarlığın kapısının önünde 50 polis dinleniyor. Çantalar maskemizde, erkenden gözaltına alınmak istemiyoruz çünkü. Şişli Camii’nin yanına olaysız varıyoruz. Çevremizde gözleri kırmızı, gözleri yaşlı, öksüren insanlar. Hepsi yorgun ve takatsizler.

Bir kısmı pes etmiş, artık terk ediyor, “Gitmeyin!” diyorlar, “Canınızı seviyorsanız gitmeyin!”

Bir bakıyoruz, arkamızda bıraktığımız polisler koşturarak ve bomba atarak geliyorlar yeniden. Görevleri çok önemli çünkü, sağlıklarından ve her şeylerinden önemli. Bizleri dağıtmalılar, ezmeliler, sindirmeliler.

Hepimiz dağılıyoruz, binalara sığınıyoruz, önümüzden akrep geçiyor, önümüzden polis geçiyor, merdivenlerin gölgesinden seyrediyoruz.

Devam ediyoruz, Gezi Parkı’na ulaşmamız lazım! Ne zaman ana yola çıkmak istesek insanlar tutuyor bizi, “Yapmayın!” diyorlar, “Tehlikeli!” Herkes sokakta, herkes ara sokakta, herkes kendini güvenceye almanın ve omuz omuza mücadele ettikleri insanlarla beraber durmanın peşinde.

Tırmalaya tırmalaya Ergenekon Caddesi’ne ulaşıyoruz.

İnsanlar barikat kurmaya çalışıyorlar, Şişli Belediyesi ilk yardım için binasını açmış, doktorlar ve ambulanslar bekliyorlar. Koşuyoruz yardıma, elden ele kaldırım taşlarını taşıyarak barikatı yükseltiyoruz. Ama biliyoruz, TOMA geldiğinde o barikat bize birkaç saniyeden fazlasını kazandırmayacak ve birkaç saniye bir insan hayatını kurtarabilir.

Bir saatten fazla taş taşıyoruz, bir yandan caddenin başında gençler atılan biber gazlarını geri fırlatıyor. polisin yaklaşmasını engellemeye çalışıyor. Bir süre sonra polis biraz daha ilerliyor, hepimiz gazdan etkileniyoruz, 100 metre geriliyoruz. Sonra az önce barikat kurduğumuz yere kadar geliyoruz geri, polisin ara sokaklara dağılmadını görüyoruz.

O sırada Gazi Mahallesi’nden çıkıp da yürüyerek bütün o yolu tepenler geliyor yanımıza. Genci ihtiyarıyla sayıları üçyüz ya var, ya yok! Muhteşem bir enerjiyle doluyoruz, alkışlıyoruz onları, coşkuluyuz, sevinçliyiz, mutluyuz. Daha da ilerliyoruz caddede, iyice yaklaşıyoruz Halaskargazi’ye.

Gazi Mahallesi’nden gelen gençler hemen eylem planları döküyorlar. “Biz arka sokaktan dolaşıp polisi uzaklaştıracağız, siz dikkatlerini dağıtın!” diyorlar. Millet şaşırıyor, “Aman diyorlar, amacımız bu değil!” “Ya ne yapacaksınız?” diyor Gazililer, “Bekleyeceğiz!” cevabını alıyorlar.

Pasif direniş Gazi Mahallesi’ne göre değil, onlar İstanbul’un sert çocukları. Onlar TOMA ve Akrep denen melanetin gölgesinde büyümüş çocuklar. Bizim eylem teorilerimizin her gün pratiğini yapanlar…

“Pekiyi o zaman diyorlar.” Ortak karara uyduklarını göstermek için bağırıyorlar, “Arkadaşlar pasif direniş! Herkes park hâlindeki otomobilleri devirsin, barikat yapıyoruz!”

Ben orada kahkaha atmaya başlıyorum. Direnişçilerin küçük burjuva damarlarına basıldığında, mülkiyetlerinin halk istediğinde onlara ait kalmayacağı gerçeğiyle yüzleşmeleri gerektğinde nasıl korkuya kapıldıklarını, nasıl betlerinin benizlerinin attığını görüyorum çünkü.

Ben gülerken genciyle ihtiyarıyla bir sürü insan Gazi Mahalleli çocuklara yapışıyorlar, polisten “Aman!” dilemeyen direnişçiler Gazi’den aman diliyorlar, “Gerek yok! Biz böyle kalalım!”

Gazililer’in kafa karışıyor. İş saldırmaya geldiğinde saldırmayan, korunmaya geldiğinde korunmayan insanların nasıl direniş gösterebileceklerini anlamaya çalışıyorlar çünkü. Buna da eyvallah diyorlar, yüzlerine doladıkları tişörtleri, ellerini sardıkları ıslak yırtık bezleriyle önlere geçiyor, bir tek el bombasını insanlara ulaştırmamaya yeminli bir şekilde direniyorlar.

Mehmet Ali ile ben de oradayız, ilerliyor, yardım gerektiğinde yardım ediyor, gerekmediğinde ise geri çekiliyoruz. Elimizde Talcid katkılı spreyler, Rennie-su karışımlı şişeler ile insanların yüzlerini temizliyoruz.

Gazi Mahallesi’nden 14-15 yaşında bir çocuk bitap bir şekilde yanaşıyor, “Abi o ne?” “Gel!” diyorum, çenesinden tutup yüzünü kaldırıyor, ilaçlı su ile temizliyorum. Bir dakika sürmüyor kendine gelmesi! Çenesi düşüyor çocuğun, “Abi!” diyor, “Bu ne güzel şeymiş! Bu bizde olsa, biz Ankara’ya bile gideriz!”

Hüzünleniyorum, biz akıllı telefonlarımızdan milyon tweet atarken, biz internetten her gün yeni ve daha etkili çözümler öğrenirken, bu çocuklar hiçbirinden haberdar olmadan direniyorlar. Canlarını hiç düşünmeden tehlikeye atıyorlar çünkü…

Şimdi bile düşünüyorum, ölen çocukların hepsi benden küçüktü yaşça, hepsi gencecik fidanlardı. Bu insanlar, o çocuklardan çaldıkları ömürlerinin hesabını verebilecekler mi? Üstelik sadece bu çocuklar da yok, Ankara’da bir temizlik işçisi, İstanbul’da bir ev kadını, Adana’da bir polis memuru… Kaybedilen yaşamların bedeli parayla ödenebilir mi? İstifa yeter mi? Sorumluları yargılamak rahatlatır mı vicdanları? Neyse…

Sabaha kadar direniyoruz orada, 2 ileri 1 geri. Sonra gün ağarırken polis çekiliyor, biz de büyük bir coşkuyla çıkıyoruz. Harbiye Orduevi’nin önüne kadar geliyoruz, gaz var, fazlası yok. İlerliyoruz, polisi ileride barikat kurmuş bir vaziyette görüyoruz.

Saatlerce orada oyun oynuyoruz polisle, bekliyoruz, insanlar gelecek, tanımadığımız dostlarımız bizimle olacak ve biz barikatı yıkacağız diye bir ümit bekliyoruz. Amcam ve arkadaşı çıkıp geliyor, onlar da maskesiz ve baretsiz. Utanıyorum içten içe, onlar gibi direnemediğim için, onlar kadar dayanıklı ve cesur olamadığım için. Mehmet Ali gidiyor o sıra, bu kadarı yetiyor ona. Sabaha kadar uyuyamayan eşinin yanına dönüyor.

Biz ise deliler gibi ilerliyor deliler gibi geriliyoruz. Hep bekliyoruz, hep bir gözümüz geride kalıyor orada. “Dostlar gelecek,” diyoruz birbirimize, “az daha direnin!” O gerideki gözümüz Harbiye Orduevi’nin arkasından çıkan polis grubunu yakalıyor, iki taraftan baskın yiyoruz bir anda! Arkamızdan dostlarımız yerine kolluk kuvvetleri geliyor. Ara sokaklara binalara sığınıyor ve yeniden polis tehlikesi uzaklaşana kadar çıkamıyoruz.

Sonunda ortalık sakinleştiğinde yine çıkıyoruz, bizi orada evlerinde ağırlayan, odalarında saklayan her bir insana ne kadar teşekkür etsem az gelir. Az geliyor da zaten, minnet borcuyla ayrılıyoruz evlerden, yine Harbiye’ye çıkıyoruz.

Karşımızda iki polis, sol tarafımızda on kişilik genç grubu, bir laf atışması süregidiyor. Gençler polislere “Korkmayın!” diyor, “Biz iki kişiye on kişi dalmayız, biz sizin gibi değiliz!” Polisler parmak sallıyor, gösterecekler bize günümüzü!

Telsize sarılıyor bir tanesi, bir TOMA ve akrep çıkageliyor. Onlar arkada biz önde Ramada Otel’e kadar sürülüyoruz. Akrep ara sokaklara yaklaşıp yaklaşıp mermi sıkarak geliyor, acelesi yok, vurabildiği kadar insan vursa yeter ona!

Ramada Otel, Divan’dan sonra en çok borçlu olduğumuz otel. Gece boyunca da bize kapılarını açan, bizi dinlendiren, prizler çekip cep telefonlarımızı şart ettiren otel.

İçeride iki kata yayılmış birkaç yüz kişi var. Bize yeniden ve yeniden gözaltına alınırsak yapmamız gerekenler anlatılıyor, prosedürler anlatılıyor, süreç anlatılıyor. Dinliyoruz.

Sonra umutsuzluğun getirdiği bir yorgunluk çöküyor üstüme, “Hadi!” diyorum amcama, “Bugünlük bu kadarı yetmeli!” ve kalkıp park hâlindeki TOMA ve yanından bize küfür edercesine bakan polislerden sıyrılıp bir taksiye biniyor, Mecidiyeköy’e geçiyoruz. Yolda bir haber alıyoruz ki, Ramada basılmış, içindeki insanlar gözaltına alınmışlar…

“Yeter,” diyoruz içimizden, “bu kadar insanlık dışı muamele bu insanlara yapılmaz!”

Ama onlar insanlıklarını kaybetmeye doymuyor, onlara yetmiyor daha da aşağılık yaşam fomları hâline gelmek.

Ankara’dan İstanbul’a…

Korkmayın!
İstanbul kanatlarımızın altında.

Ankara’da her yol denize çıkmaz.
Her yolun sonu ya bir bakanlık ya meclis ya başka bir kamu binasıdır. Ondandır ki Ankara’da polis her zaman daha sert olur, daha ağır emir alır.
Her seferinde daha çok dayak yeriz burada ve her seferinde daha çok düşünürüz “dün olmadı ama ya bugün tutuklanırsam, ya bugün işimi kaybedersem” diye.
Ama öyle bir avantajımız var ki yaşamadan bilemezsiniz. Her yerde muhalefet yaptığımız, eylem yapıp sesimizi duyurmaya çalıştığımız insanlar buradadır.
Bizden kaçabilecek yerleri yoktur.
Ankara, kaçıp sığınabilecekleri son noktadır ve Ankara bizimdir.
Bu yüzden buraya geldiklerinde gözleri korkuyla dolar.
Bu yüzden burada 20 değil 50 korumayla gezerler.
Bu yüzden burada konvoy yaptıklarında önlerindeki 25 km’lik yol tamamen kesilir.
Öcüdür çünkü Ankara.
Yaklaşmamızdan bile korkarlar, onun için burada amaç uzaktan korkutup kaçırmak değil, kaçacağımız tüm sokaklardan sıkıştırıp bizi ele geçirmektir.

Yine de deneyimliyizdir merak etmeyin.
Maskeleriniz çok güzel bu arada.
Bizim öyle yok. O bez maskelerden var ama terletiyor. Kaskımız da yok, plastik siperlikli boyacı şapkası takan işçi abilerimiz var.
Bir de kayak gözlüklerimiz yok, onlar çok güzel…
Onun yerine gözümüzü açamayacak duruma gelirsek kolumuzdan yakalayıp gözümüze solüsyon sıkan insanlar var.
Topuğuna basılmış bakkal ayakkabısıyla gaz bombasına gelişine vurur Ankara.
Suratına doğru gelen plastik mermiyi küfür ederek durdurur.

Bu yüzdendir şu, “Ankara İstanbul’un abisi gibi davranıyor. Dayak yiyen kardeşinin güvende olduğundan emin olduğunda gururla 10 kat fazla dayağını yiyor.
Benzetmesi olabilir, dişleri dökülüyor burada Ankara’nın ama sizlerin orada, annelerimizin yanında güvende olduğunuzu gördüğümüzde kırılan dişimizi tükürüp kanlı ağzımızla gülümseyebiliyoruz.

Bu arada annelerimize söylemeyin, “biraz geç gelecekmiş, kız meselesi heralde” diyin.. Bölüm sonu canavarıyla uğraşıyoruz, işimiz biraz uzun sürebilir.

Bir de özür dilerim… Biraz duygusalızdır. Denize bakarak iç çekemeyişimizdendir duygusal ve yalnız hissetmemiz.
Onun için gördüğünüz gibi iyi dramatize ederiz, abartıyorum aslında biz gayet iyiyiz.

18 gün diyorlar, o kadar oldu mu gerçekten emin değilim. Öyleyse eğer, 18 gündür her gün kovalanıp dövülüp sindirilip 2 saat uykudan sonra sabah 8’de işe gitmek insanı yoruyormuş.
Yoruyormuş ama gündüz hınzır İstanbul’u seyretmek ve kendini alamayıp mizaha katılmak paha biçilemez.
1 saat önce girdim eve, 18 gündür randımanlı nefes alamamaktan göğsüm yanıyor her gün.

Şimdi de yatıp uyumak belki en mantıklısı ama belki sokakta birisi kalmıştır diye Tunalı-Tunus üzerinden arabayla bir tur atmak lazım gelir.
Belki iki haftadır defalarca kurtarıldığım gibi ben de birilerini arabaya atıp evine götürürüm.

(Anakaralı bir direnişçi / Ötekilerin Postasından alıntı)

 

#direnankara
#direnankara