Körler Ülkesi / Devremülk Fanzin

“Burası bizim değil bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi” (Tezer Özlü) alıntısını kaç kez okudunuz son bir yılda, kaç kez paylaştınız, kaç kez bu sözlere hak verdiniz? Sayısız değil mi?

İşin kötü yanı ne biliyor musunuz? Artık “bizi öldürmek isteyenlerin” dememize bile gerek yok. Bundan sonra okumamız, paylaşmamız ve hak vermemiz gereken yeni bir söz var:

“Bu ülkede ölenle ölünüyor. Çocuk ölüyor. Sonra annesi kahırdan ölüyor. Sonra öldürülmesini protesto eden de öldürülüyor. Ölüm tarlası.”

Kin, nefret, öfke, ötekileştirme, düşmanlık bu topraklarda yüzyıllardır var.

“Birbirine karışır tavuklarımız / Bilmezlikten değil, fıkaralıktan” diyen Ahmed Arif’in sözlerinin aslında olanı değil, olması gerektiğine inandığı şeyi anlattığını öğreneli çok oldu.

Gezi’de de öğrenmedik biz bu dersi, Gazi’de, Sivas’ta, Maraş’ta, Çorum’da, Dersim’de öğrendik. Defalarca öğrenmeye mahkum edildik, ölmeye mahkum edildik, ölerek öğrenmek zorunda bırakıldık.

Devlet-i âliyye’de aynıydı, sonrası da farklı olmadı.

Bunun için fazladan bir çaba bile göstermemize gerek kalmadı, kim olduğumuzu bilmeleri evlerimizin kapılarına işaretler koymalarına yetti katillerin, bizi bir otelde sıkıştırmaları, bir kahvehanede taramaları, yakmaları ya da “yasal mermileri ve bombalarıyla” ekmek almaya giden çocuğumuzu, – cemevi bahçesinde – kaybettiğine karşı son görevini yapan arkadaşımızı hedef almaları yetti.

Düştük, öldük, gözaltına alındık, öldük, kaçtık, öldük, durduk, öldük, ölümlere dur demek için sokağa çıktık, öldük.

Körler ülkesindeydik, bir gözümüzü alırlar sandık, onlar geldiler, yüreğimizi oydular.

Şimdi, hepimizde bir diş gıcırtısı, hepimizin ağzının içinde kendi kanımızın o demirsi tadı, izliyoruz.

“Can veririz, can almayız”dan geçtik, pimi çekilmiş bir bomba gibi patlamayı bekliyoruz.

Sovyet Rusya Azerbaycan Özbekistan Bulgaristan Macaristan – Melih Cevdet Anday

elimdeki birinci baskı “ekim 1965″e tarihleniyor. gerçek yayınevi’nden çıkmış, fiyatıysa 7,5 lira.

hemen zıplayalım arka kapağına, zaten fazla söz yok orada :

— arka kapak —

melih cevdet anday, geçen yıl ilk olarak toplanan balkan yazarları konferansına katılmak üzere sofya’ya gitmişti. ondan sonra macar kültür münasebetleri enstitüsünün çağrılısı olarak macaristan’a gitti. son olarak da sovyet yazarlar birliği kendisini sovyetler birliği’ne çağırdı; yazar, bu yolculuğunda sovyet rusya’dan başka azerbaycan’ı ve özbekistan’ı da gördü. işte bu kitap adlarını saydığımız ülkeler üstüne yazılan yolculuk izlenimlerinden kurulmuştur. komşularımız olan sosyalist ülkeler halkarının yaşayışlarını merak eden okurlar, bu kitapta ilginç bilgiler bulacaklardır.

kapak: a.yeres

— arka kapak —

içim rahat etmedi bu kadarcıkla bırakmaya, bir de önsöz’ünü yazayım kitabın. eh, biraz vaktimi alacak, ama olsun :

— önsöz —

son iki yıl içinde beş sosyalist ülke gördüm, gerçi az kaldım her birinde, diyelim yirmi gün kimindeyse, kiminde üç gün; bir ülkeyi, hele dünyanın en yeni deneyimlerini yaşıyan ülkeleri tanımağa yeterli olmadığı açıktır bu kısa sürelerin, hazırlanmakla, incelemekle, gözlemlemekle olur tanıma; belli bir konu alacaksınız, ilk hazırlık çalışmalarını yapacaksınız daha yola çıkmadan, gittiğiniz yerlerde de yalnızca o konu ile ilgili kurumları gezip göreceksiniz, ardına düştüğünüz sorunları çözümlemeye yarar sorular soracaksınız, aldığınız cevapları gözlemlerinizle karşılaştıracaksınız, istatistik bilgilere baş vurcacaksınız sonra… bu yol, bilginleri, bilgince çalışmaya adanmış kimseleri başarıya götürür ancak, ben kendimden böylesini bekliyemezdim. peki, sanat, edebiyat incelemelerine mi kalktım? doğrusu, onu da yaptım diyemiyeceğim. o hiç olmaz. bir ülkenin edebiyatı, sanatı üstüne bilgi edinmek, bilimsel araştırma ve inceleme yöntemleriyle olmaz sadece. kitap baskı sayıları, sergi sayıları, konser sayıları.. olsa olsa sanat, edebiyat yaşamının canlılığı, geçerliliği üstüne bir bilgi verebilir, niteliği üstüne değil. kimi zaman bakarsınız, yalnızca bir kitap, yalnızca bir yazar, bir ülkenin edebiyatını temsil edecek duruma gelivermiştir; dahası, gördüğü işe damgalamıştır ülkesinin edebiyatını… diyelim azerbaycanlı kompozitör kara karayef, azerbaycan müziği için böyle bir addır işte. kara karayef’in müzikçi değerini ölçmek bana düşmez, ama şurası sanırım doğru ki, kara karayef modern azerbaycan müziğini gerçeklik alanına sokmuştur, adını koymuştur onun, bugün batı müziğidir modern azerbaycan’ın müziği. bizse çeşitli bocalamalardan sonra, kimi ilerici aydınlarımızın da destekledikleri bir görüşle, giderek alaturkaya yeni bir yaşam kazandırmak ardına düşmüşüzdür; atatürk’ün <<buna şapka derler.>> kestirmesini örnek alıp müziğin adını koyamamışızdır bir türlü. oysa bizim de kara karayef’in çalıştığı yolda giden değerli sanatçılarımız var. şimdi diyelim bir yabancı, yurdumuzda on onbeş gün kalacak bir yabancı, türk müziği üstüne nasıl, ne yoldan bir kanıya varabilir burada? konuşacağı kimselere bağlıdır bu, bakarsınız onu bir alaturkacıya götürmüşler, ya da bir cazcıya, bir çoksesli müzik yapımcısına götürmüşler… götürdükleri yere göre değişir izlenimleri. gerçekte onların tümü ile görüşmesi gerekir ya, bizim müzik sorunlarımızı iyice anlaması, kavraması için yalnız müzikçilerle konuşması da yetmez o yabancının, başka sorunlarla ilgilenmesi de gerekir.

sonra sanatçılar, yazarlar güç insanlardır, düşüncelerini kanılarını ortaya koyu koyuvermezler öyle, kendini beğenmişlikten de değildir bu, çoğu zaman o da bilmez sorulan sorunun kaşılığını, sanatçı boyuna kendi kendisi ile tartışmadadır çünkü, bu tartışmayı neresinden kessin de karşısındakine inandırıcı bir söz söylesin? yapıtlarına benzer sanatçılar, en azından iki şey vardır onlarda, ille karşıt iki şey değil, başka türden iki şey. gerçi her hangi bir anlarından katılabiliriz onlara, dinlemiye başlıyabiliriz onları, ama bilmeliyiz ki kesin bir sonuç vermez, tümden tanıtmaz bize sanatçıyı o bölüm, o parça. bakın, siyaset adamları öyle değildir, onlar ilk kez karşılaşırlar, iki saat konuşurlar ve bir anlaşmağa varırlar; çünkü aramıyorlardır onlar, durduruyorlardır geçici bir süre için, biblolaştırıyorlardır her şeyi. sanatçının ilk tanımı da bence, biblodan iğrenmesidir. konuşmada anlaşmaya yarayan, rahat orta malı söz kalıpları da birer biblo değil midir? siyaset adamı ile sanatçı arasındaki başlıca ayrım burda işte: siyaset adamı her şey bilir, sanatçı hiç bir şey bilmez. ama sanatçının bilmedikleri, siyaset adamının bildiklerinden daha evrenseldir. bu yolculuklarım sırasında en sıkıldığım anlar, edebiyat üstüne kanılarım sorulduğu anlardı; tartıştığım konular ise kesin kanılar oldu. bunlara <<tek kanılar>> demek istiyorum; sadece kendimi anlatmaya (o da gerçek bir içtenliğimiz varsa) yararlar ve bu özelliklerinden ötürü de baskı yapıcı niteliğindedirler bu tür kanılar. bu sözlerimden, sanatçıyı yalpalamaktan hoşlanır bir kişi saydığım anlamı çıkarılırsa yanlış olur. burada açıklıyayım, <<inanamıyorum, bağlanamıyorum!>> diyenlerin çoğu (belki de tümü) kendilerini ille akıllı göstermek için, aklın en yüce biçiminin küşümcülük olduğu inancı ile davrananlardır. bana ne küçümcülükten? asıl sanatçıdır inanan, bağlanan. hiç kimse onun kadar içten, onun kadar dayanıklı olamaz bu konuda. giderek, tutumu gereği, inanmaktan, bağlanmaktan, içtenlikten çoğunlukla uzak bulunan, uzak bulunmak zorunda olan siyaset adamı da çoğu kez sanatçı ile kurtarmak ister kendini, ayaküstü bağlantılar kurmağa kalkar sanatçı ile, yarın belki de bırakıvereceği, vaz geçivereceği bağlantılardır bunlar, inanmasını ister sanatçının. sanatçının inancı ise daha geniş bağlantıları kavrayacak bir niteliktedir. ölümsüz olanı, evrensel olanı demek istemiyorum, <<gününe kapanmış, kilitlenmiş>> olmayanı demek istiyorum sadece. işte bütün bu açılardan bakıldığında, üç gün de kalsanız bir ülkenin sanat yaşamını görebilirsiniz, ne var ki sanatçıyı göremezsiniz, tanıyamazsınız. e.. onu görüp tanımadan da bir ülkenin sanatı, edebiyatı üstüne bir şey öğrenilemez. bir birey sorunudur bu. geçmişin edebiyatlarını sadece kitaplardan nasıl öğreniyoruz diye sorulamaz burada, o zaman başka bir ülkeye gitmek tümden gereksiz düşer. bakın j.p. sartre, ikide bir msokova’ya gidiyor, (biz oradayken de oradaydı) ehrenburg ile konuşuyor… yapıtlarını ve düşüncelerini biliyorlar birbirlerinin, tanıyorlar birbirlerini, baştan başlamıyorlar konuşmaya. diyeceğim, bu yolculuk yazılarımda, gördüğüm ülkelerin edebiyatları, sanatları üstüne de bilgi veremezdim. ayrıca not da tutmadım. bir yerde insanlarla konuşurken, ya da ilginç bir şeye bakarken kaleme kâğıda sarılmak hoşuma gitmiyor benim. gördüm, konuştum, baktım, uyudum, içtim, öğrendim.. ama ayrıca çalışmadım bunları yazarım diye, izlenimlerime bıraktım kendimi. belki iyi değildir böylesi. bir yazar not almalı bir yandan. işte bu sosyalist ülkelerin gerek ekonomik-sosyal, gerek edebiyat, sanat durumları üstüne bekledikleri biçimde öğretici bilgiler getirmediğim için beni yerenler oldu ve olmuş ötede beride. biri, macaristan yazılarım için, <<bir az turistik oldu>> dedi. <<yok peyç diye tutturmuşun, yok tarih diye..>> evet, öyle yaptım, sosyalizmi gördüğüm yerde doğanın güzelliği ile, ya da tarihle karşılaştımsa görmezden gelemezdim; giderek sevdiğim şeyleri yazarken sosyal midir, değil midir diye düşünmedim. başka biri, pek kitap karıştırmaktan hoşlanmayan biri de, <<böyle olmaz kardeşim>> demez mi bana, <<gezdiğin ülkeler için basılmış kitaplar var, onları oku, bilgiler aktar oralardan yalnız gezi notları ile yetinilir mi?>> bir başkası dagene bilgi, istatistik bilgi eksikliği üzerinde durmuş yazılarımın, bir ad da vermiş, <<onun yazdıklarında bile rakam var.>> demiş. söylediği yazardaki rakamları, okuyanlardan kime sordumsa tekrarlayabilen çıkmadı, kimsenin belleğinde kalmamış. kendimde de denemişimdir, nice yolculuk yazısı, kitabı okudumsa, en beğendiklerimden bile bir kaç görünü, bir kaç tatlı öykü, ne diyeyim bir izlenim kalmamıştır belleğimde, hiç bir istatistik kalmamıştır.

ya ne için yazdın diyeceksiniz. sevdim gördüğüm yerleri, tatlı günler geçirdim oralarda. bizim halkımızın bilmediği, yıllardır bilmesi yasak edilmiş bir takım ülkelerdi bunlar. oralardan ufak tefek öyküler, görünüler getirdim sanıyorum. bu ülkelerle ilişkilerimizin artacağı, sıklaşacağı kanısındayım ben. neden derseniz, dünya sosyalizme gidiyor. biz bu gerçeği fark etmekte bile geciktik. tıpkı bizden yüz yüzelli yıl önceki kuşakların burjuva devrimini kavtayamamalarına benzer bir gecikmedir bu. ilerici padişahlardan iii. selim 28 yaşında tahta çıktığında yıl 1789 dur, batıda materyalist burjuva sınıfı gelişirken, iii. selim, sadrazamını seçmek için <<istihare>>ye yatıyordu. bu gecikmeden ötürü türk toplumunda bir aykırılık oldu, yirminci yüzyılın ortalarında, fol yok yumurta yokken, burjuva sınıfı yaratılmağa kalkışıldı. ikinci gecikmemiz sosyalizm konusunda olmuştur. sosyalizmin kaamus’u fransevi de karşılığı <<silk-i sakim-i iştirâkiyun>>dur. bir bilimsel akımın adına bile değer yargısı anlatan bir sözcük katma eğilimindeki tuhaflık, ne yazık ki, toplumumuzu çağ dışı bıraktıracak bir acı gecikmeye, geri kalmışlığa dek varmıştır. türk toplumu lâyik olmadığı bu durumdan kurtulacak ve çağının içindeki yerini alacaktır. bu sıçramayı yapacak büyük bir mânevi gücü var onun, her türlü belirtiler gösteriyor bunu. öyle ki, çağının hizasına sıçramış olan türk toplumu, o hizayı daha da ilerletecek gücler taşımakta, bana sorarsanız. uygarlıklar, yarışan toplumların ürünüdür, sosyalist ülkeler de değişiyorlar, yarışıyorlar, yaratıcılıklarını boyuna bileyorlar. kapitalist yoldan gelişme öyküsü kapanmıştır ülkemizde. geç kaldığımız sosyalist dünya konusunda çağımızı hizalamaz, sosyalist ülkelerin gelişme ve ilerleme nitelik ve çabalarına yabancı kalırsak, bu bizim için üçüncü bir gecikme olur ve akırılıklar doğurur. benim kanım, türk toplumu, yeni dünyaya katkıda buluncak gücleri ve olanakları taşımaktadır.

melih cevdet anday
1965

— önsöz —