Hoşgeldin Otuz Yaşım!

Bugün, kendimi hiç de hazır hissetmediğim hâlde otuz yaşımın içinde buldum.

Tuvalette oturmuş laptoptan Gintama izliyordum, bir baktım telefonum titriyor. Saat 00:00 olmuş ve tam da 00:00’da doğum günümü kutlama konusunda hırslı bir takım insanların(!) mesajları telefonuma gelmiş bile. Neyse, sonuçta çalıştığımız şirketler – en azından pek çoğu – “Senin bugün doğum günün, hadi işe gelme, sana kıyak geçtik” demediği için, her ücretli köle gibi geceyi bir kadeh viskiyle taçlandırmak yerine (zaten evde içecek viski de yoktu), sabah işe patlak gözlerle gitmemek için yatağa girmek üzere terk ettim tuvaleti.

Yatağımda tanımadığım bir kedi buldum!

Evet, sokak kedisinin eve girmesi her zaman kötü bir şey değil, bunu kabul ediyorum ama mart ayında yatakta kedi bulmak, hiç de hayra alamet olmayabiliyor. Özellikle de o kedi erkekse ve eşyalarınızdan bir tanesini “kokusunu bırakmak için ideal malzeme” olarak görmüşse…

Kedi, kendisini yatağımda yakaladığım için benim gösterdiğim tepkiden daha fazla tepki gösterdi ve büyük bir panikle perdeye daldı! Odada ben, diğer kedinin muhtemelen eve girmesine yol açan kedim ve oğlanın babası tarafından yatakta basıldığı için panikle camdan kaçmaya çalışan bir dişi kedi ile karşıladık yeni yaşımı! Bana birkaç saat gibi gelen ve epeyce tırnak yeme tehlikesi atlattığım birkaç dakikanın sonunda kediyi camdan dışarı çıkarabilmeyi, perdeyi de patilerinin altından çekmeyi başararak evden uzaklaştırdım. Eğer perdeyi kurtaramasaydım, camdan dışarı çıktıktan sonra kornişi kafama indirecekti!

Eh, beni yakından tanıyanların çok da şaşıracağı bir durum olmazdı bu, hatta bu yüzden kafama birkaç dikiş yesem, geçmiş olsun demeden gülmeye başlardı insanlar. “Tam Canerlik!” der ve geçerlerdi, öyleydi çünkü…

Şimdi otuz yaşına geldim ya, klavyeyi önüme alıp bir hesap kitap falan yapmam gerektiğini düşündüm, otuz yaş olm bu boru mu?!

İnsanlar kararlar alıyorlar 30 yaşına gelince, hayatlarında değişiklikler yapmış oluyorlar, olgunlaşmış oluyorlar, büyüyorlar, kendilerini büyük görüyorlar, büyük hissediyorlar!

Geçen birkaç ayda bunun bunalımını yaptığımı bile söyleyebilirim, şimdi otuz olunca bir şey değişecek mi, kendimi daha farklı, daha yetişkin(!) mi hissedeceğim diye beklentiye girdim, sonra bir bok değişmediğini görünce bende yanlış bir şeyler mi var diye kendi içime döndüm baktım, kendime bakınca daha da yanlış olunamayacağı için bende olağandışı bir şey olmadığını fark ettim ve kendimi bıraktım.

Bütün umudumu bu sabaha bağlamıştım, bu sabah uyanacaktım ve sihirli değnek değmiş gibi olacaktı. Daha iki gün önce iş çıkışında Taksim’e gidip de sudan hallice 33’lük birayı saat 23:00’e kadar 3 TL’den satan mekândan içmeyi tercih eden adam geride kalacaktı. Sihirli bir değnek götüme girecek ve ben başka bir insan olacaktım!

Kedi benim yeni yaşımdan önceki son “Canerliğim” olacaktı.

Sonra sabah oldu, uyandım. Aynada saçımı kontrol ettim, bir anda beyazlar peydah olmamıştı, oysa hep olsun istemiştim. (O kadar dramatik bir geçiş olsun istemiştim ama ne yaparsam yapayım saçlarım gür ve saçmasapan bir renkte kaldılar, tek tel beyaz bile çıkmadı.) Sakalım hâlâ pis ve orantısızdı. Gözlerimin altında uykusuzluktan kaynaklanan bir miktar morluk vardı ve parmaklarım her zamanki gibi tombikti. Son zamanlarda çalıştığım iş nedeniyle biraz kilo almıştım, göbeğim bunu inkâr edecek gibi değildi.

Her şey yerli yerinde ve her şey aynı derecede boktan, aynı derecede sıradan ve yeterince dikkatli bakmazsan aynı derecede heyecan verici görünüyordu. Sağa sola baktım, ev aynı, sokak aynı, dışarı çıktım, otobüs kuyruğu aynı, işe geç kalışım aynı, boğazı geçen motor aynı, Marmaray’a tıkış tıkış doluşan, Metro’da itişen insanlar aynı, işe geç kaldım, amirler aynı…

Sonunda pes ettim, içten içe bilsem de hiçbir şeyin değişmeyeceğini, hâlâ gerçek dünya ile fantezilerindeki dünya arasında gidip gelen bir insan olarak, inkâr ediyordum gerçekliği. Bu sefer de gerçeklik kazandı, hâlâ adam olmamıştım toplumsal normlara göre, kutumda küçük hissediyordum! Evvelsi gece uykum kaçınca yatakta bütün konsantrasyonumu levitasyona verip zihin gücüyle uçmaya çalışmış ve yer çekimi karşısında yine yenilgiye uğramıştım zaten. Douglas Adams “düşmeyi unutunca uçacağımızı” söylemişti ve ben düşmeyi unuttuğum her seferinde yere kapaklanmıştım, belki böylesi işe yarardı!

Yıllardır inatla ve inatla anlatırım ya, “Yüzyıl önce yoktuk, yüzyıl sonra da olmayacağız. 1000 yıl sonra aramızdaki en muhteşem insanı bile hatırlayan kimse olmayacak. Üreme güdüsünün yarattığı ilkel canlılarız ve hayatımız aslında üreme çağına kadar gen havuzundan çıkmamızı engelleyebilen başarılı bir gen grubuna sahipsek üreyip ölmemiz üzerine kurulu. Dolayısıyla, bu hayatta bir tek kendimize karşı sorumluluğumuz olmalı, o da mutlu olmak olmalı.” sözleriyle hayata bakışımı, hah işte, bazen bu büyülü evrendeki küçücük yerimizi unutmak/geride bırakmak için birazcık hayal dünyasına dalmak, kendi sihrini yaratıp onun peşinden koşmak gerekir. 1 gün sabah tam 9:47’de Plüton gezegeninin Jüpiter’in arkasına geçmesi nedeniyle Dünya’daki yerçekimini geçici olarak azalacağını ve 9:47’de zıplayanların havada yüzüyormuş hissini yaşamaları fikrinin bile insanlara mantıklı geldiği ve yüzlerce insanın 9:47’de zıpladığı bir dünyada yaşıyoruz, Sir Terry Pratchett’ın üzerinde dolaştığı bir dünyada yaşıyoruz, bu yüzden bana havlumu çantama koyup bir uzay gemisine otostop yapmamam için bir neden söylemeniz lazım!

Neyse, ne diyordum yahu, otuz yıl önce bugün doğdum ben! Sabah tam dokuz on beşte üstelik! Hani yükselenimi falan hesaplayacak olan çıkarsa diye söylüyorum. O esnada gezegen yerine ebenim kütle çekim kuvvetine maruz kalmışım, ebemin burcundayım ben!

Ve aynadaki surat ne kadar yaşlı gösterirse göstersin, şimdiye kadar yaşadığım gibi, bol bol gülerek, kahkaha atarak, kötü şakalar ve espriler ile insanları yıldırarak, saçmalayarak ama mutlu olarak geçecek bir hayat görüyorum önümde. Bu otuz yılda başka türlü davranmayı öğrenemediğimi, bunu beceremediğimi ve becermeyi de istemediğimi görüyorum.

Çünkü sahip olduğum tek şeyin Neil Gaimann’ın Sandman’de ‘Ölüm’e söylettiği “Ne çok uzun yaşadın, ne çok kısa. Sadece bir ömür yaşadın!” cümlelerindeki gibi “sadece bir ömür” olduğunu ve doğama(!) karşı olan görevimi (aka yavrulamak!) kendime karşı olan görevimden (aka mutlu bir hayat sürmek) daha öncelikli bir konuma yerleştirmediğimi biliyorum.

Arada sırada herkes gibi ben de mutsuz oluyorsam da, bunu da hayatta olmanın bir getirisi olarak tadını çıkara çıkara yaşıyorum.

Bu yazıyı sabredip de buraya kadar okuyan, hayatımda olan bütün güzel insanlara da mutluluğumu paylaştığınız, beni mutlu ettiğiniz, sizi gülümsetmeme izin verdiğiniz için teşekkür ediyorum!

Birkaç otuz yıl daha yaşayalım lan böyle, hayatta olmak güzel bir şey, her şeye rağmen!