Sevgi Denizi – Tahsin Kavak

Yepyeni bir denizi yüz yıl eskileştirsek
İşte bu kadar yıldır seviyordum ben seni,
Bir sahilin kumlarını tek tek okşamak gibi
Deniz minaresini bir ömre dizmek gibi

Denizlerimdeki yeşili sen çaldın
Rahat mısın bari?
Yapılır mı?
Korsan töresine aykırı
Sana o yeşil bize çok gerekli demedik miydi,
Hiç mi düşünmedin istiridyelerin yüreklerini?

Tut ki alaca karanlıkta bir şangırtı koptu şimdi,
Bir adam denize bıraktı kendini usulca,
Usulca ayaklarına bağlayarak sevgisini,
İki damla göz yaşı istesek, yollar mısın ki?

Deniz ölülerine mezar taşı dikilmez bilirsin,
Kaç yıl sonra da olsa bir deniz görsen,
Yanında kocan da olsa bir deniz görsen
Hala duruyorsa gözlerindeki o yeşil sevgi,
Ve denize bakınca buğulanırsa yeşil gözlerin
Kocandan sakla, kıskanır belki.

Şimdi kaç bin metre derindeyim bilmiyorum,
İndiğimde bir perişandı deniz dipleri,
Yosunlar yeşillerini unutmuşlardı
Tuz buz olmuştu istiridyelerin yürekleri,
Önce gözlerinin yeşilini anlattım yosunlara,
Verdim yanımda ne getirdiysem hepsini
Sonra, bir bir topladım istiridyelerin yüreklerini

Şimdi bir yeryüzü öyküsü ile ben onları avutuyorum,
Bütün denizaltı güzellikleri ile onlar da beni.

Reklamlar

Yaprakların Trajedisi – Charles Bukowski

kuraklığa uyandım ve eğreltiotları ölüydü,
saksı çiçekleri mısır gibi sararmış;
kadınım gitmişti
ve boş şişeler kanı çekilmiş cesetler gibi
sardı beni işe yaramazlıklarıyla;
güneş hala iyiydi ama,
ve ev sahibemin notu bükülmüş
hoş ve talepsiz sararmışlığında; şimdi gereken
iyi bir komedyendi, eski tarz bir şakacı
absürd acı üzerine şaka yapacak; acı absürddür
çünkü vardır, hepsi bu;
dikkatle traş ettim eski bir jiletle
bir zamanlar genç olan ve
dehası olduğu söylenen adamı; ancak
yaprakların trajedisi bu işte,
ölü otlar, ölü bitkiler;
ve karanlıklar bir hole yürüdüm
ev sahibemin dikildiği
tüm nefretiyle dediğim dedik,
sallayıp şişman, terli kollarını
canın cehenneme diye yırtınıp
yırtınıp kira kira diye
çünkü yamuk yapmıştı dünya
ikimize de.

Düşünüş – Ömer Aygün

bu kuş dirilirmiş küllerinden
geçip giden arabaların arasında gördüm ben onu.
aslında hindistan’dan gelmiş yaşarmış bin yıl
şarkı söylermiş…
insana mahsustur bizde şarkı
kuşlar öter bizde.
gökyüzüneymiş
yolu insanın.
?

……………………

bir hazine bulurmuş gökkuşağının ucuna ulaşan bahtlı kişi
sağnaktan sonra yeniden koklamaya başlıyor nitekim
siyah köpek, yolu,
insanlar, çıkıyor
toprağa teğet geçen güneş ışınları arasında,
gölgeleri kaplıyor tarlaları ve yamacın yarısını
ellerinde kazmalar kürekler halatlar yanlarında başka bir köpek
bulutlar yer değiştiriyor
köpekler koşuyor önlerinde o zaman.

……

adımlar, insan gücünde,
hafif yokuşun çiminde.
hızlı hızlı, trapez adımları,
kollar açık, kalp atışları,
dikenli telden sıyırıp omzu
dikenine katlanıncaya kadar
fark etmediği bir gülün,
üç boncuk kan sızdı.

……

bulutlar yer değiştiriyor heyecanlanan gökyüzünde
sanki külleri karıştırıyor biri değil mi taze bir alev bulmak için
sağlam bir kıvılcım, sağlam bir sağnak.
iki yılan dolanıyor birbirine
rüzgârda
yavaş yavaş,
adeta kendiliğinden.

evin bacasından hızla yürüyor duman rüzgâra doğru ay ışığında
gizli bir haber iletir gibi, kötü bir haber, yalan haber,
ama bir şey,
bir şey, pencereden uzaklaşan,
maddi, simetrik, insan gücünde,
bir adımda çekiyor perdeyi, kurtararak
ölüyü kapının önünde.

…..

brueghel’in o resmini hatırlıyor musun,
hani ikarus
gökyüzünden sığ suya düşmüştü çırpına çırpına
yukarıda sabanını sabırla sürerken
daha büyük çiftçi.
brueghel’in o resmini hatırlıyor musun,
diz boyu karda güçlükle yürüyorlardı
ellerinde kürekler, 16. yüzyılın karlarında,
gölde paten kayarken köylüler
aşağıda, dağın eteklerinde.

bir aşağı bir yukarı, oklar işte, gösteren.
şimdi anlıyor musun nedir bu utanmak gökyüzüne bakıp
bakıp geceleri
hani bazan,
1500-1600 metrede bulutlar yer değiştire değiştire
geçerken alnımızdan
anlıyor musun neden kazmalar kürekler halatlar
ve niye güzel, önlerinde köpeklerin koşması bu kadar

…..

anlıyor musun şansımız ne kadar, şansımız ne kadar az,
neden ikarus’un ağışını değil de düşüşünü yapmış
büyük pieter brueghel
ya da emanet sürüyü telaşa veren
ve sırtını dönüp elinde sopası kurttan kaçan
kötü çobanı.
hatırlıyor musun öteki resmi,
hani değneklerle kör topal yol alıyordu körler yeryüzünde
en önde giden de düşüyordu sığ suyun içine
ama sırt üstü.

…..

sokaktayken ya da televizyon izlerken
bir patlama sesi duyduğun olur mu
uzakta
hani
pat
kuşlar havalanır köpekler havlar
çıkar mısın peki pencereye bazı kereler binde bir
damla damla yüklendiğin vicdanı boşaltmak isteyip
bakarsın sokağa sokak boş
ya da senin gibi kulak kesilmiş tek tük insanlar
adımlarını kesmiş, ellerinde torbalar, bisikletinin frenini sıkmış,
dükkânlarından kafalarını uzatmakta

neyse

neyse deme
arka yolda lastik patlamamıştır
arka mahallede silah da atılmamıştır bir el
senin sorusuz tek ders sınavının şıkları hep bunlar
şimdi
çünkü şimdi
bir şey var
öyle ki biri tehlikede ama
daralıyor başkasının nefesi.

…..

bu kuş dirilirmiş küllerinden
ben görmedim hiç görmedim böyle şey
dirilirmiş, ama bak, kül değil kum değil baruttur
barut
o birkaç kıvılcımın sinsice tırmandığı

eğilmişsiniz
eğilirim aranıza
kulaklarınıza gitmiş elleriniz
yüzünüzü buruşturmuş kapatmışsınız gözlerinizi sımsıkı
beklerken biri komik bir şeyler söylüyor bazıları kıkırdıyor
biri bir sözcük
daralıyor ferah ferah vakit
pat
gözbebeğinin siyahı
buradasın
yüzünü gözünü görüyorum.

Dönmeyenler – Can Yücel

can yücel ile murat belge’nin uzun yıllar süren dostluklarının sona ermesine ve ikisinin can yücel ölene kadar da konuşmamalarına yol açan şiir.

bu şiirin yazılmasına neden olan olay, yani belgeli murat’ın bilgi üniversitesi’nin kuruluşunda yer alması, murat belge ile mina urgan’ın da dostluğunu zedelemiş ve can yücel’in aksine ikisinin bir daha konuşması için mina urgan’ın oğlunun ölmesi gerekmiştir.