Yarım Kalmış Bir Gezi Yazısı – GAP Faciası

kültür turu kesinlikle rehber eşliğinde ve bir tur operatörünün garantörlüğünde yapılmalıdır.
bu işten ne kadar anlarsanız anlayın, kendi başınıza çıkmayın.
yaşayacağınız maceralar ile yapmayı planladığınız kültür turu, kültür turu olmaktan çıkabilir pekâla.

size kendi küçük gap turumuzdan alıntılarla durumu anlatmaya çalışayım.

her şey onur air’in 5000 tane uçak biletini 49 tl’ye indirdiğini açıklamasıyla başladı. bu haberin ertesinde eşine sürpriz yapma sevdasıyla, mecnun kardeşiniz diyarbakır’a gidiş için iki tane promosyon bilet aldı. hatalar silsilesi burada başlamıştı, gidişle beraber dönüş bileti almayan mecnun, “amaaan sabiha gökçen olsa ne olur, döndükten sonra başımızın çaresine bakarız” diyerek sunexpress’ten almıştı çünkü dönüş biletini.

bilet alımından yaklaşık üç hafta sonra, elsa ve mecnun’dan oluşan ikili, akşam haberlerinde o hafta diyarbakır’ı sıcak hava dalgasının vuracağını izlerken, bu geziyle ilgili şüpheler zihinlerinde oluşmaya başladı – tamam itiraf ediyorum, elsa onu öldürseler yaz sıcağında oraya gitmeyeceğini söylemişti zaten üç hafta boyunca ve başında et kalmayan mecnun zaten bin pişmandı biletleri aldığına – ama çok geçti.

otel rezervasyonu bile önceden yapılmış ve ücreti ödenmişken, yola düşmekten başka seçenek yoktu zaten.
ayrıca büyük bir aymazlık sonucu, mecnun kişisi orada kalacakları süre boyunca diyarbakır’da konaklayacaklarını düşünmüş ve planlarını ona göre yapmıştı – eğer gap’a giderseniz, bunu asla yapmayın! üç gün mardin’de kalın, çok daha iyi!

uykusuz ve düşünceler içinde geçen bir gecenin sabahında, mecnun ile elsa yola çıktılar. parfüm vs. tehlikeli maddeleri havaalanında devletin şevkat dolu kucağına terk ettikten sonra uçağa yerleştiler ve yükseklik korkusu olan mecnun’un (korkusuz korkak) sızlanmaları eşliğinde, sıkış tepiş üstelik bebek feryatları arasında uçakta başladı maceraları.

diyarbakır’da indiklerinde, oradaki taksilerin dört bir yana astıkları fiyat çizelgelerine bakmadan ilk taksiye atlayıp otele gitmek istediler – yapmayın, önce fiyatlara bakın, sonra taksiciyle pazarlık yapın ve eğer class hotel’de kalıyorsanız, bunu sır gibi saklayın!

otele ufak bir diyarbakır turu yaparak ulaştıklarını kısa süre içinde öğrenecekti ikili, çünkü sonraki taksi kullanımlarında gördüler ki, diyarbakır’ı baştan aşağı dolaşmadıkça bir taksiye o kadar yüklü bir ücret ödenmiyor.

otelde isimlerini verdikleri gibi, odalarına çıkarıldılar ve elsa’nın hijyen konusundaki hassasiyetini bilen mecnun’un önceden ayarladığı bu otelde ilk hüsranlarını üzerinde “temizlenmiş” yazan ama aslında temizlenmemiş olan tuvaleti gördüklerinde yaşadılar elbette!

neyse ki, zaten sinirli ve uykusuz olan elsa daha ağzını açamadan mecnun resepsiyonu aradı ve gerekli düzenlemeler yapıldı.

diyarbakır’da kahvaltıcılarıyla ünlü bir hasan paşa hanı, o hanın da üst katında insanlara sunulan mükellef kahvaltı sofraları vardır. bilirsiniz değil mi?
sizi uyarıyorum, kahvaltılık malzemelerinizin temizliğine güvenseniz de, ekmeklerinize dikkat edin!

güne güzel bir başlangıç yapmak için gidilen kahvaltıcının pidesinden, hamurla pişmiş bir böcek çıkabiliyor çünkü. ve inanın dostlarım, önünüzde on beş çeşit kahvaltı, elinizde böcekli bir ekmekle kahvaltı yapabilmek… eh, pek mümün değil!

kahvaltılarını bitirdikten – yani yarım bıraktıktan – sonra ikili mecnun’un programına uygun bir şekilde turlarına başladılar.

1. gün programı : hasankeyf – midyat – mardin – diyarbakır

yapmayın! bir gün içerisinde, eğer arabanız yoksa, bunu yetiştiremezsiniz!

taksiden gözü korkan ikili minibüsle ve son durağa kadar ağlayan bir bebek ile ilçe otogarına gittiler ve otogarda etrafları onlarca çocukla çevrili bir hâlde, batman minibüsüne doğru ilerlediler.

( gözlemlerimize göre çocuk rehberler diyarbakır, mardin, batman ve midyat’ta oldukça yaygın olmakla birlikte, onları çok para karşılığı az şeyi anlatan cüzdan düşmanı yaratıklar olarak tanımlamak da mümkün. )

orada kendilerine minibüsün kapısına kadar yapışan bir rehbere – geriden gözleyen iki rehbere daha yetecek – parayı verdikten ve rehber kaçtıktan sonra, onların bağımsız çalıştığını ve diğer iki rehberin de para beklediğini gördüler. daha fazla baş ağrısı yaşamamak için de o iki rehbere para verip, diğerini dövmeye gönderdiler. yani en azından öyle yapabilmeyi arzuladılar içten içe, küçük çakal parayı kaptığı gibi toz olmuştu çünkü. diğer iki hain çakal(!) ise bozuk parası olmayan çiftin para bozdurmasını beklediler.

( dip not : hasankeyf’e gitmek için önce batman’a sonra da oradan midyat minibüsüne binmek gerekiyor. ulaşım için ford transit minibüsler kullanılıyor ve diyarbakır batman 8 tl, fazlasını almıyorlar. hasankeyf’e gidince çocuk rehber alın yanınıza, dinlemesi keyifli. )

ve sıcakta, çalıştığı hâlde şoförün çalıştırmaya yanaşmadığı klimayla – bunu ancak yolculuğun sonunda öğrendi çift – bir buçuk saatlik yolculuk başladı tozlu yollarda. ( yolda askeri araç görmeyeni dövüyorlarmış. )

( ve diyarbakır-batman-mardin üçgeninde istanbul’un bilinen en önemli yeri kanarya mahallesi’dir tezi doğrulandı. çünkü binilen bu ilk minibüsün şoförünün kardeşi, batman’dan binilecek diğer minibüsün şoförünün yeğeni ve mardin’de sohbet edilen insanların çoğu hayatlarında en az bir kez kanarya mahallesi’ne gelmişlerdi. )

batman’da durmadı elsa ile mecnun. kısa bir mola verip hasankeyf minibüsüne atladılar yine. ve hasankeyf’e giden sarsıntılı yolculukları başladı.

hasankeyf hakkında bilgi vermeyeceğim burada, hepimiz çok iyi biliyoruz en nihayetinde hasankeyf’i. ama mecnun’un bilip elsa’nın bilmediği şey, geziden yaklaşık 1 – 1,5 ay önce toprak kayma neticesinde bir kişinin ölmesi nedeniyle hasankeyf’e giriş çıkışların yasaklanmış olmasıydı.

ve mecnun’un belki de aradan sıyrılıp kaçak göçek gezdiririm dediği yerde dikilen polis otosu sayesinde, elsa günün ikinci büyük darbesini aldı. bölgede görmeyi en çok istediği şeye ulaşamıyordu. hasankeyf’e giriş kapatılmış, etrafı çevirilmiş ve nöbetçi polisler dikilmişti.

polislerin beklemekten sıkılıp gideceklerini beklemekse, düpedüz hayalperestlikti! (onu da denedik, biliyoruz. )

ve sonunda, yakalarına yapışan çocuk rehber sürüsünden balbazar’ı seçen eyş edasıyla rehberlerini seçip, hasankeyf’i bir de ondan dinlediler. hayatını anlatmayı hasankeyf’i anlatmaktan daha fazla önemseyen bu hergele, sorularımıza verdiği “abey bilmiyorum” cevaplarıyla içimizi ferahlattı. heyhat, suç çocukta değil. ona bunu yaptıran ailede de değil, hasankeyf’i bu hâlde bırakan devlette.

( demirel düze inme vaadi verene kadar yöre halkının hasankeyf’te yaşadığını bilmiyorduk habir de o köprüde yaşayan ailenin tapusu olduğunu. )

ve hasankeyf’ten de istediğimizi alamamış bir şekilde ayrılmak üzere minibüs yoluna çıktık.

( batman – hasankeyf : 4 lira. hasankeyf – midyat : 4 lira. minibüsle tüm o yolları tepmenin mabadda yarattığı acı hissi : paha biçilemez! )

her şeyi dakik bir şekilde planlamış olan mecnun’un hesaplamadığı üzere, yoldan ne boş minibüs geçti, ne de midyat minibüsü. yaklaşık bir saat boyunca elsa ve mecnun’un yaptığı tek şey su içmek ve midyat minibüsü beklemekti bu yüzden ve eğer seçeneğiniz varsa, beklemeyin!

sonunda gelen minibüste bir kişilik tabure kaldığından – evet tabure -, elsa kişisi midyat’a tabure, mecnun kişisi ise iki büklüm bir şekilde varabildi. ve o bozuk yollarda, çığlık çığlığa bebek ağlamasıyla geçen yolculuk boyunca, elsa’nın bakışları altında bir böcek misali ezilen mecnun’un ömründen bir kaç yıl da öylece gitti.

bu arada, ikili ne zaman bir toplu taşıma aracına binse bir bebek ağlıyor fark ettiniz değil mi? şaka olsaydı gülmezdiler, gerçek olunca çıldırdılar elsa ile mecnun. çünkü ne zaman toplu taşıma aracına binseler bebekler ağladı ve üstelik bunun mecnun’un tipi ile zerre alakası yoktu.

midyat…
midyat’ın nesi güzel? telkari işlemeciliği…
peki ya bir buçuk saat süren ve ağlaması bitmeyen bir bebekle yapılan bir minibüs dolusu kızgın ve terli insanla birlikte varılmışsa oraya nesi güzel olur?
nefes alması…
o da alınabilecek kadar serin olursa!

işte bu halde varmıştı elsa ile mecnun midyat’a. sinir bozukluğu içindeki elsa, bulduğu eczaneden ihtiyaç duyduğu ilaçları alırken, mecnun da elindeki kağıda aldığı notlara bakarak gitmeyi planladığı yerlere kendilerini ulaştıracak rotaları öğreniyordu.

ama midyat’ı gezmeden önce, oturup çay içmeli, düşünmeli ve sakinleşmeliydi elsa. mecnun bunun için, kendisini oldukça güzel görünen taş bir binanın iç avlusundaki çay bahçesi/restorana soktu. bir adı vardı oranın ama…

elsa, hayatında karşı karşıya kaldığı en kirli çay bardağı karşısında sinirden köpürürken, özür mahiyetinde o bardağı alıp yeni bardakta çay getiren garsonun getirdiği bardaktaki dudak izi ve lekelerini görmesiyle kayışın kopması bir oldu. garsona, mecnun’a, o esnada gözlerini diken adamlara ve yolda yürüyen amcaya bağıran elsa hışımla terk etti ortamı, lavaboya yüzünü yıkamaya gitti.

mecnun da, bir ayıyla boğuşma macerasını burada elsa’nın dışarı çıkmasını beklerken yaşadı. her şeyden habersiz gelip erkekler tuvaletine giren öğretmen kılıklı bir amca, içeride işini görürken ve mecnun kadın ve erkek tuvalatlerinin kapılarının açıldığı holde beklerken ayı sessizce mecnun’a yanaştı. o iri varlığı son âna kadar fark edemeyen mecnun, bir omuz darbesiyle ileriye fırladı ve dönüp de “noooluyo lan” demeye çalışırken,  ayının erkekler tuvaletinin kilitli kapısını da diğer omzuyla aştığını gördü. zavallı öğretmenin içeriden gelen o tiz “doluuuuu” feryadı, yaşanan trajediyi anlatacak en iyi sestir herhâlde. fakat ayı o kadar kolay vazgeçecek gibi değildi, erkekler tuvaletinde yaşadığı hadiseden ders almamışçasına kadınlar tuvaletine yöneldi ayı. içerideki elsa’yı korumaya çalışan mecnun ise “dolu birader” diye erkekliği korumaya çalışarak önüne atıldı ayının.
ufak bir itişmeden sonra “hırmfhırmf biz orayı da kullanıyoruk” diye homurdanan ayı – ki onun sesini taklit etmemin imkânı yok – sallana sallana çayırlara – ya da ormana – doğru ilerlemeye başladı – nereye gittiğini bilmiyorum, aşikâr olduğu üzere uydurdum. ama adam geldi, yapmadı, gitti. evet manyaktı! –

bir iki dakika geçmeden öğretmen tipli amca çıktı tuvaletten. önündeki ıslaklığı gizlemek için, kenardan ve gölgelerden yürüyerek terk etti mekânı.

elsa da az sonra çıktı, nasıl bir tehlikeden kurtulduğunu asla bilemeyecekti. (eğer ben 1001231231 kez anlatmasaydım!)

midyat’ı daha uzun anlatabilmeyi isterdi mecnun, ama elsa tüm bu trajedilerin üstüne onu ilk uçakla eve götürmesi konusunda baskı yaparken görülebilecek bir iki yeri görmeye çalıştılar ve yağmur başladı, üstelik sağanaktı. elsa ile mecnun sırılsıklam oldu.

( “yağmur altında sucuğa dönmüş bu zavallı çifti okullarına kabul eden, kiliselerini geziden ve tarihlerini anlatan süryani kilise görevlisi ve cemaatine teşekkürü bir borç bilirim.” )

sonrası mı? bulabildikleri ilk minibüse atlayıp bebek çığlıkları eşliğinde mardin’e gittiler, hiç durmadan diyarbakır minibüsüne atladılar. ve bebek ağlamasının olmadığı tek minibüs diyarbakır – mardin minibüsüydü. diyarbakır’dan otele gidene -yine bebek çığlıkları –  ve yatana kadar – homurtular – mecnun ile konuşmadı elsa.

bu yazının bu kısmını bir buçuk ayda tamamladım. ikinci ve üçüncü günü de önümüzdeki aylarda yazarım herhâlde.

bu yazıdan çıkarılacak ders : mutlu olmak istiyorsanız, kültür turu yapmak istiyorsanız… bizim yaptıklarımızı yapmayın! hiçbir şey daha kötü gidemez çünkü!

( bu yazıyı 2010 yılında yazdım. elbette o ikinci ve üçüncü günü anlatacak bir yazı yazmaya teşebbüs bile edemedim. :) şimdi bahar vesilesiyle kanım yeniden bitlenmişken* , gezmeye gitmek için çeşitli dahiyane(!) yollar kafamı meşgul ederken bu yazı aklıma geldi ve paylaşmak istedim, umarım eğlenmişsinizdir, çünkü biz hiç eğlenmedik :) ve evet, elsa benimle tatile çıkmamak için kapıya, bacaya, hatta duvara yapıştı o günden sonra.  aslkdisaliaşlsdialisdl

kanı bitlenmek – ki kendisini yıllardır kullanım – aslında yanlış kullanımmış. doğrusunu ekşi sözlük’ten bayanlazarus söyledi : biti kanlanmak.

mallığıma tüküreyim, nasıl benim aklıma gelmedi ki bunca yıl? :) üstelik vermek istediğim anlama da yaklaşmıyor bile. o zaman onu “kanı kaynamak” olarak okumuş sayın kendinizi. şahsen ben “para”lamış değilim çünkü! )

 

 

Reklamlar

Balkan Bus Buluşması

Şimdi karar verdim, bu hakikaten günlük tadında bir yazı olacak, okumazsanız da bir şey kaybetmezsiniz. Gittim gördüm, kendi gözümden Balkan Bus Buluşması’nı anlatmak istedim.

Bilen bilir, yıllardan beri etkinliklere hep “Belki” diye katılım belirtir, hiçbirine gidemem. Ne iş yaşantım, ne de özel yaşantım istediğim kadar gezmeme müsaade etmez çünkü.

Bu buluşma için geçen kış Dursun ve Metehan ile birlikte tek araç keşfe İğneada’ya gittiğimizde de, katılım durumum belkiydi. Belli olmazdı çünkü, gelememe ihtimalim hiç de az değildi!

Aylar ayları, haftalar haftaları kovaladı, buluşmanın vakti geldi çattı. İki hafta öncesinde arkadaşım Levent ile sözleştik beraber gideceğimiz konusunda. Tek bir sıkıntım vardı, o da Avni’nin en son 2 ay önce bir karbüratör bakımı görmüş olmasıydı, frenlerinin vs. aksamının bakım gördüğü son sefer 2011 yılıydı çünkü! Askerliğim de araya girince, 2012 yılında usta yüzü görememişti Avni.

Yola çıkacağım hafta, kesinlikle ustaya götürmeye kararlıydım, -di’li geçmiş zamanda konuşmamdan anlamışsınızdır, götüremedim. Ama’dan önce söylenen sözlerin hepsinin yalan olması kadar doğal bir durum bu.

Evet, 1,5 yıldan fazladır yürürü kontrol edilmemiş bir vosvosla çıktım yola. Avni hakkındaki tek iyi şey, 2012 sonbaharında muayeneden geçebilmiş olmasıydı!

Neyse efenim… Perşembe günü başlayan etkinliklere işimden ötürü cumartesi sabahı katılma kararı aldık. Sabah 05:30’da Murat Palut, Furkan, Salih Amca (Söğütçü) ‘nın da dahil olduğu grupla Mahmutbey’de buluştuk. İlk iş Avni için önceden hazırladığımız çarşafa dört bir koltan sloganımızı yazmak oldu!

Her Yer Taksim Her Yer Direniş Vosvos

Her Yer Taksim Her Yer Direniş Vosvos

Akabinde çıktık yola. Az gittik, uz gittik, Silivri’ye varmadan, bizden yarım saat önce yola çıkmış karavancıları yakaladık!

İhtiyaç molasıydı, benzin alımıydı derken bir baktık, yine arkada bırakılmışız, frenleri zorlasak tutmayacak gariban Avni ile bastık gaza, yetiştik öndekilere. Saatler tıkır tıkır geçerken vosvosumuz da kilometreleri bir bir deviriyordu. 90 km ortalama hız bizim gibi bir konvoy için gayet iyiydi bence :)

Dağlar vadiler derken, yolu bildiklerini söyleyenler geçti önce, bizi kestirme olduğunu iddia ettikleri bir yola sürdüler, 12 km kısaltıyormuş! Peki arkadaş, demezler mi adama “12 km dağ tepe tırmandıktan sonra o yol kısalsa ne olur?” diye. Demedik! Efendi gibi manzaraların tadını çıkara çıkara, derelerde buz gibi soğuk suda ayaklarımızı bıcı bıcı yapa yapa ve yoldaki enteresan noktaları ziyaret ede ede (bkz: Demirköy Dökümhanesi) devam ettik yola. En sonunda midemizde yeterince çay ve börekle vardık piknik alanına.

Biz geldiğimizde Bulgaristan, Romanya, Yunanistan ve Almanya ekipleri çoktan yerleşmişlerdi, atladığım varsa affetsinler.

Biz de Avni’yi uygun bir yere çekip başladık arazi keşfine. T1’inden T3’üne, Pre 68’inden Süper serisine 200’ün üzerine vosvos, yerleşmişti bile alana – ki bizden sonra gelenlerle sayı 250’yi geçmiş, öyle diyorlar! Annemin böreğiyle karnımızı şişirmiş olmanın rahatlığıyla, aheste aheste ve büyük bir beceriksizlikle Levent ile çadırı kurduk. Yetmedi, bütün kamp boyunca kullanmadığımız – odun ateşinde çay demleyen acayip semaver dahil – pek çok malzemeyi çıkardık Avni’den.

Şurasıydı, burasıydı derken bir gruba kaynak olduk ve Levent’in “abi masaya gerek yok, bende var” diyerek yanıma masa aldırmadığı, sehpamsı şey ve sandalyelerimizi grubun ortak alanlarının kenarına konuşlandırdık. Yalan değil, onları kullanmaya çok ihtiyaç duymadık! Çünkü kamp alanına ulaştıktan sonraki tek derdimiz “ilk bira”larımızı içmek için çarşıya geri dönüp alışveriş yapmaktı.

Netekim, tavla turnuvasına kayıt olduktan sonra Anatolia Vosvos Derneği’nin manevi başkanı Mustafa Dermanlı’ya bizim maçları sona almaları ricasını yapıp koştura koştura indik İğneada’ya. Aldık biraları, çarşıda dolaşan vosvosların ve vosvos gördükçe gülümseyen insanların arasından geçe geçe geri döndük. Tavla turnuvası için bir ağacın dibine kurulduk.

Dermanlı’dan beni ilk maçta Salih Amca ile karşılaştırmamasını rica edeceğime, Süha (Senir) Abi ile karşılaştırmamasını rica etmişim. Murphy sağolsun, ilk maçta Salih Amca ile karşı karşıya kaldım ve bu yüzden ilk maçta 2-1 (sadece 3 sayılık hızlı partilerdi) yenilerek elendim turnuvadan. Ne yazık ki Levent de Eskişehir’den bir dernek başkanına yenildi. İkimiz de avucumuzu yaladık, kazanana büyük rakı vardı bir de!

Neyse, nasıl olduğunu çok net hatırlamıyorum – sarhoşluktan değil canım – ama biraları içe içe akşamı etmişiz. Bu arada İğneada’da yüzme planı yapmamış iki insan olarak gaza gelip Karadeniz’de yüzmüş, ardından kumsalda uyuyakalmışız (sadece ben de kalmış olabilirim :) )! Yetmemiş, üç kere toplamda üç kere çarşıya inip çıkmışız. İki mangal acemisi olarak araçlardan uzakta bir yerde mangal yapmakla neredeyse 2 saat zaman harcamayı başarıp, sonunda Levent’in 12 köftemizin (sayıyla almıştık evet) beş tanesini mangal ateşine/küllerine dökmesi nedeniyle tabaklarımızda sembolik olarak karın doyuracak bir miktar et ve bolca ekmekle kalakalmışız. Neyse ki komşu masadan ikrâmlar geldi de, azıcık daha doyabildi karnımız.

Sonra kamp ateşinin etrafında toplanıverdi genci yaşlısıyla herkes. Kara Düzen adında bir müzik grubunun her dilden ezgileriyle başlayan konser, yanlarında enstrüman bulunan vosvosçuların dinletileriyle devam etti. Yanılmıyorsam Sırbistan’dan gelen, ağzında armonikası, elinde gitarıyla rock’n roll tarihinden eserler seslendiren vosvosçu, hepimizi dans ettiren ilk ve tek kişiydi. Yanına klarnet de gelince o ezgiler bambaşka bir hâl aldı, yalan değil. Sonra bir grup daha çıkmaya çalıştı ama… gecenin o kısmını hafızamdan silmeye çalışıyorum. Kutman Böğürtlenli Şarabımda bitmişti – özellikle vurguluyorum Vin Cent değil – zaten, elimde kalan tek şey uyumaktı.

Uyumak iyiydi, hoştu da, önce ben uyuyunca Levent’in uyuma şansı olmadı! Evvelsi geceden de uykusuz olduğum için ben kükremeye başlayınca, Levent’in bitmek bilmez gece nöbeti başladı. Dayanamayıp yürüyerek İğneada’ya giden Levent, bir dolu resim ve kıpkırmızı gözlerle karşıladı beni sabah.

Onun bu hâlini görünce dayanamadım tabii, yola erken çıkma kararı aldım, erken ama ne erken! Önce onu yüzmeye gönderdim, bir yandan bulaşık işlerini halledeyim dedim. Yine annemin böreği ve kekiyle kahvaltı yaptım – biraz kavun, domates ve salata takviyesiyle elbette – ve ortalığı toplamaya başladım.

Karadeniz’in buz gibi soğuk sularından gelen Levent, yine buz gibi suyun altında duş alınca bir başka güzel oldu! Zorbela çadırı topladık ve insanlarla vedalaşmaya başladık. Sanıyorum kampın en komik dakikaları bizim için o anlardı.

Anatolia Vosvos Derneği’nin çağrısıyla saat 12:00 gibi herkes meydanda toplantı, tek sıra oldu ve el sıkışmaya başladı. O saate kadar gidenler gitmişti ama kalanlar 100 kişinin üzerindeydik. Sıranın başındaki herkesin elini sıkarak sıranın sonuna doğru yürümeye başladı. Evet, hepimiz el sıkıştık! O kadar insan birkaç saniyeliğine de olsa birbirimizin gözlerine baktık ve bir araya gelebilmenin mutluluğunu paylaştık birbirimizle!

Ben dayanamadım, sıraya ikinci kez girdim galiba, elim ısınmıştı zaten, daha birkaç yüz kişinin elini sıkabilirdim!

Akabinde yola düştük, İğneada’daki yegâne benzincide benzinin “bitmiş” olduğunu öğrenince, yanımızda stokladığımız bidonda ne kadar benzin varsa depoya aktardık, Demirköy’e doğru yola koyulduk – yolda kalma korkusuyla! Az gittik, uz gittik, Demirköy’e bizim gibi tırıs tırıs gelmiş birkaç vosvosçuyla benzincide buluştuk. Oradan Dupnisa Mağarası‘na da gidecektik ama 28 km olduğunu görünce vazgeçtik.

Yola tek başına gitmemek için ufak gruba kaynak olduk. Bizi fevkalade güzel bir köfte yemeye götüreceği konusunda defalarca teminat veren rehberimiz, “camiden sola dönünce varacağımızı sandığımız” ama camiden sola döndükten sonra 26 km ileride olan(!) Ahmetbey’e götürdü bizi. Bir de utanmadan(!) orada kimden köfte yenir diye soruşturarak bir mekân buldu. Ahmetbey Belediye Başkanı ile yaptığımız birkaç dakikalık muhabbetten sonra Ahmetbey’i bir daha asla ama asla görmemek üzere terk ettik.

Yolun tam TEM’e bağlanacağı noktada benzin almamız gerekince gruptan ayrı düştük. Onları el sallayarak uğurladıktan sonra tıngır mıngır da olsa E-5’ten gitmeye karar verdik. Levent’in yazlığını kesinlikle görmemiz gerekiyordu çünkü :)

İyi ki de görmüşüz, çok güzel bir yerde, çok sevimli bir evdi. Hem bu sayede Avni’nin yağını kontrol etme şansım oldu ve 2,75 litre yerine 1 litre yağımızın bile kalmadığını – Avni’nin çok güzel yağ yaktığını keşfettmiş oldum. Hemen en yakın benzin istasyonuna koşturup yağ takviyesini yaptık ve ardından yola koyulduk.

Ömrümün en uzun, ömrümün en sıcak, ömrümün en korkunç yoluydu! Yazlıklarından dönenler, Ramazan başlamadan tatilini yapıp dönüş yoluna koyulmuş olanlarla birlikte kalınca, önce Selimpaşa’da E-5’ten TEM’e kaçtık, sonra da TEM’de mahsur kaldık.

İyi ki İğneada’da boşalan benzin bidonumuza bir 10 TL’lik benzin daha koymuşuz, yoksa TEM’de kalakalacaktık. Hadımköy gişeler civarında attığımız o son benzinle zor bela Avcılar çıkışından kendimizi E-5’e atabildik, Beylikdüzü’nden bir kez daha benzin alarak kendimizi İstanbul trafiğinin çilesine bıraktık.

Yanlış hesaplamadıysam Beylikdüzü’nden Mecidiyeköy’e varmamız 3 saat sürdü, ki bu süre ortalama bir otomobilin İstanbul’dan İğneada’ya gitmesinden bile uzun bir süre.

Neyse… Önümüzdeki yıl buluşmanın aşağı yukarı aynı tarihte ve Romanya’da olacağını söylemiş miydim?!

Hazırlıklarınızı yapın dostlar, önümüzde uzun bir yol var ;)