Yarım Kalmış Bir Gezi Yazısı – GAP Faciası

kültür turu kesinlikle rehber eşliğinde ve bir tur operatörünün garantörlüğünde yapılmalıdır.
bu işten ne kadar anlarsanız anlayın, kendi başınıza çıkmayın.
yaşayacağınız maceralar ile yapmayı planladığınız kültür turu, kültür turu olmaktan çıkabilir pekâla.

size kendi küçük gap turumuzdan alıntılarla durumu anlatmaya çalışayım.

her şey onur air’in 5000 tane uçak biletini 49 tl’ye indirdiğini açıklamasıyla başladı. bu haberin ertesinde eşine sürpriz yapma sevdasıyla, mecnun kardeşiniz diyarbakır’a gidiş için iki tane promosyon bilet aldı. hatalar silsilesi burada başlamıştı, gidişle beraber dönüş bileti almayan mecnun, “amaaan sabiha gökçen olsa ne olur, döndükten sonra başımızın çaresine bakarız” diyerek sunexpress’ten almıştı çünkü dönüş biletini.

bilet alımından yaklaşık üç hafta sonra, elsa ve mecnun’dan oluşan ikili, akşam haberlerinde o hafta diyarbakır’ı sıcak hava dalgasının vuracağını izlerken, bu geziyle ilgili şüpheler zihinlerinde oluşmaya başladı – tamam itiraf ediyorum, elsa onu öldürseler yaz sıcağında oraya gitmeyeceğini söylemişti zaten üç hafta boyunca ve başında et kalmayan mecnun zaten bin pişmandı biletleri aldığına – ama çok geçti.

otel rezervasyonu bile önceden yapılmış ve ücreti ödenmişken, yola düşmekten başka seçenek yoktu zaten.
ayrıca büyük bir aymazlık sonucu, mecnun kişisi orada kalacakları süre boyunca diyarbakır’da konaklayacaklarını düşünmüş ve planlarını ona göre yapmıştı – eğer gap’a giderseniz, bunu asla yapmayın! üç gün mardin’de kalın, çok daha iyi!

uykusuz ve düşünceler içinde geçen bir gecenin sabahında, mecnun ile elsa yola çıktılar. parfüm vs. tehlikeli maddeleri havaalanında devletin şevkat dolu kucağına terk ettikten sonra uçağa yerleştiler ve yükseklik korkusu olan mecnun’un (korkusuz korkak) sızlanmaları eşliğinde, sıkış tepiş üstelik bebek feryatları arasında uçakta başladı maceraları.

diyarbakır’da indiklerinde, oradaki taksilerin dört bir yana astıkları fiyat çizelgelerine bakmadan ilk taksiye atlayıp otele gitmek istediler – yapmayın, önce fiyatlara bakın, sonra taksiciyle pazarlık yapın ve eğer class hotel’de kalıyorsanız, bunu sır gibi saklayın!

otele ufak bir diyarbakır turu yaparak ulaştıklarını kısa süre içinde öğrenecekti ikili, çünkü sonraki taksi kullanımlarında gördüler ki, diyarbakır’ı baştan aşağı dolaşmadıkça bir taksiye o kadar yüklü bir ücret ödenmiyor.

otelde isimlerini verdikleri gibi, odalarına çıkarıldılar ve elsa’nın hijyen konusundaki hassasiyetini bilen mecnun’un önceden ayarladığı bu otelde ilk hüsranlarını üzerinde “temizlenmiş” yazan ama aslında temizlenmemiş olan tuvaleti gördüklerinde yaşadılar elbette!

neyse ki, zaten sinirli ve uykusuz olan elsa daha ağzını açamadan mecnun resepsiyonu aradı ve gerekli düzenlemeler yapıldı.

diyarbakır’da kahvaltıcılarıyla ünlü bir hasan paşa hanı, o hanın da üst katında insanlara sunulan mükellef kahvaltı sofraları vardır. bilirsiniz değil mi?
sizi uyarıyorum, kahvaltılık malzemelerinizin temizliğine güvenseniz de, ekmeklerinize dikkat edin!

güne güzel bir başlangıç yapmak için gidilen kahvaltıcının pidesinden, hamurla pişmiş bir böcek çıkabiliyor çünkü. ve inanın dostlarım, önünüzde on beş çeşit kahvaltı, elinizde böcekli bir ekmekle kahvaltı yapabilmek… eh, pek mümün değil!

kahvaltılarını bitirdikten – yani yarım bıraktıktan – sonra ikili mecnun’un programına uygun bir şekilde turlarına başladılar.

1. gün programı : hasankeyf – midyat – mardin – diyarbakır

yapmayın! bir gün içerisinde, eğer arabanız yoksa, bunu yetiştiremezsiniz!

taksiden gözü korkan ikili minibüsle ve son durağa kadar ağlayan bir bebek ile ilçe otogarına gittiler ve otogarda etrafları onlarca çocukla çevrili bir hâlde, batman minibüsüne doğru ilerlediler.

( gözlemlerimize göre çocuk rehberler diyarbakır, mardin, batman ve midyat’ta oldukça yaygın olmakla birlikte, onları çok para karşılığı az şeyi anlatan cüzdan düşmanı yaratıklar olarak tanımlamak da mümkün. )

orada kendilerine minibüsün kapısına kadar yapışan bir rehbere – geriden gözleyen iki rehbere daha yetecek – parayı verdikten ve rehber kaçtıktan sonra, onların bağımsız çalıştığını ve diğer iki rehberin de para beklediğini gördüler. daha fazla baş ağrısı yaşamamak için de o iki rehbere para verip, diğerini dövmeye gönderdiler. yani en azından öyle yapabilmeyi arzuladılar içten içe, küçük çakal parayı kaptığı gibi toz olmuştu çünkü. diğer iki hain çakal(!) ise bozuk parası olmayan çiftin para bozdurmasını beklediler.

( dip not : hasankeyf’e gitmek için önce batman’a sonra da oradan midyat minibüsüne binmek gerekiyor. ulaşım için ford transit minibüsler kullanılıyor ve diyarbakır batman 8 tl, fazlasını almıyorlar. hasankeyf’e gidince çocuk rehber alın yanınıza, dinlemesi keyifli. )

ve sıcakta, çalıştığı hâlde şoförün çalıştırmaya yanaşmadığı klimayla – bunu ancak yolculuğun sonunda öğrendi çift – bir buçuk saatlik yolculuk başladı tozlu yollarda. ( yolda askeri araç görmeyeni dövüyorlarmış. )

( ve diyarbakır-batman-mardin üçgeninde istanbul’un bilinen en önemli yeri kanarya mahallesi’dir tezi doğrulandı. çünkü binilen bu ilk minibüsün şoförünün kardeşi, batman’dan binilecek diğer minibüsün şoförünün yeğeni ve mardin’de sohbet edilen insanların çoğu hayatlarında en az bir kez kanarya mahallesi’ne gelmişlerdi. )

batman’da durmadı elsa ile mecnun. kısa bir mola verip hasankeyf minibüsüne atladılar yine. ve hasankeyf’e giden sarsıntılı yolculukları başladı.

hasankeyf hakkında bilgi vermeyeceğim burada, hepimiz çok iyi biliyoruz en nihayetinde hasankeyf’i. ama mecnun’un bilip elsa’nın bilmediği şey, geziden yaklaşık 1 – 1,5 ay önce toprak kayma neticesinde bir kişinin ölmesi nedeniyle hasankeyf’e giriş çıkışların yasaklanmış olmasıydı.

ve mecnun’un belki de aradan sıyrılıp kaçak göçek gezdiririm dediği yerde dikilen polis otosu sayesinde, elsa günün ikinci büyük darbesini aldı. bölgede görmeyi en çok istediği şeye ulaşamıyordu. hasankeyf’e giriş kapatılmış, etrafı çevirilmiş ve nöbetçi polisler dikilmişti.

polislerin beklemekten sıkılıp gideceklerini beklemekse, düpedüz hayalperestlikti! (onu da denedik, biliyoruz. )

ve sonunda, yakalarına yapışan çocuk rehber sürüsünden balbazar’ı seçen eyş edasıyla rehberlerini seçip, hasankeyf’i bir de ondan dinlediler. hayatını anlatmayı hasankeyf’i anlatmaktan daha fazla önemseyen bu hergele, sorularımıza verdiği “abey bilmiyorum” cevaplarıyla içimizi ferahlattı. heyhat, suç çocukta değil. ona bunu yaptıran ailede de değil, hasankeyf’i bu hâlde bırakan devlette.

( demirel düze inme vaadi verene kadar yöre halkının hasankeyf’te yaşadığını bilmiyorduk habir de o köprüde yaşayan ailenin tapusu olduğunu. )

ve hasankeyf’ten de istediğimizi alamamış bir şekilde ayrılmak üzere minibüs yoluna çıktık.

( batman – hasankeyf : 4 lira. hasankeyf – midyat : 4 lira. minibüsle tüm o yolları tepmenin mabadda yarattığı acı hissi : paha biçilemez! )

her şeyi dakik bir şekilde planlamış olan mecnun’un hesaplamadığı üzere, yoldan ne boş minibüs geçti, ne de midyat minibüsü. yaklaşık bir saat boyunca elsa ve mecnun’un yaptığı tek şey su içmek ve midyat minibüsü beklemekti bu yüzden ve eğer seçeneğiniz varsa, beklemeyin!

sonunda gelen minibüste bir kişilik tabure kaldığından – evet tabure -, elsa kişisi midyat’a tabure, mecnun kişisi ise iki büklüm bir şekilde varabildi. ve o bozuk yollarda, çığlık çığlığa bebek ağlamasıyla geçen yolculuk boyunca, elsa’nın bakışları altında bir böcek misali ezilen mecnun’un ömründen bir kaç yıl da öylece gitti.

bu arada, ikili ne zaman bir toplu taşıma aracına binse bir bebek ağlıyor fark ettiniz değil mi? şaka olsaydı gülmezdiler, gerçek olunca çıldırdılar elsa ile mecnun. çünkü ne zaman toplu taşıma aracına binseler bebekler ağladı ve üstelik bunun mecnun’un tipi ile zerre alakası yoktu.

midyat…
midyat’ın nesi güzel? telkari işlemeciliği…
peki ya bir buçuk saat süren ve ağlaması bitmeyen bir bebekle yapılan bir minibüs dolusu kızgın ve terli insanla birlikte varılmışsa oraya nesi güzel olur?
nefes alması…
o da alınabilecek kadar serin olursa!

işte bu halde varmıştı elsa ile mecnun midyat’a. sinir bozukluğu içindeki elsa, bulduğu eczaneden ihtiyaç duyduğu ilaçları alırken, mecnun da elindeki kağıda aldığı notlara bakarak gitmeyi planladığı yerlere kendilerini ulaştıracak rotaları öğreniyordu.

ama midyat’ı gezmeden önce, oturup çay içmeli, düşünmeli ve sakinleşmeliydi elsa. mecnun bunun için, kendisini oldukça güzel görünen taş bir binanın iç avlusundaki çay bahçesi/restorana soktu. bir adı vardı oranın ama…

elsa, hayatında karşı karşıya kaldığı en kirli çay bardağı karşısında sinirden köpürürken, özür mahiyetinde o bardağı alıp yeni bardakta çay getiren garsonun getirdiği bardaktaki dudak izi ve lekelerini görmesiyle kayışın kopması bir oldu. garsona, mecnun’a, o esnada gözlerini diken adamlara ve yolda yürüyen amcaya bağıran elsa hışımla terk etti ortamı, lavaboya yüzünü yıkamaya gitti.

mecnun da, bir ayıyla boğuşma macerasını burada elsa’nın dışarı çıkmasını beklerken yaşadı. her şeyden habersiz gelip erkekler tuvaletine giren öğretmen kılıklı bir amca, içeride işini görürken ve mecnun kadın ve erkek tuvalatlerinin kapılarının açıldığı holde beklerken ayı sessizce mecnun’a yanaştı. o iri varlığı son âna kadar fark edemeyen mecnun, bir omuz darbesiyle ileriye fırladı ve dönüp de “noooluyo lan” demeye çalışırken,  ayının erkekler tuvaletinin kilitli kapısını da diğer omzuyla aştığını gördü. zavallı öğretmenin içeriden gelen o tiz “doluuuuu” feryadı, yaşanan trajediyi anlatacak en iyi sestir herhâlde. fakat ayı o kadar kolay vazgeçecek gibi değildi, erkekler tuvaletinde yaşadığı hadiseden ders almamışçasına kadınlar tuvaletine yöneldi ayı. içerideki elsa’yı korumaya çalışan mecnun ise “dolu birader” diye erkekliği korumaya çalışarak önüne atıldı ayının.
ufak bir itişmeden sonra “hırmfhırmf biz orayı da kullanıyoruk” diye homurdanan ayı – ki onun sesini taklit etmemin imkânı yok – sallana sallana çayırlara – ya da ormana – doğru ilerlemeye başladı – nereye gittiğini bilmiyorum, aşikâr olduğu üzere uydurdum. ama adam geldi, yapmadı, gitti. evet manyaktı! –

bir iki dakika geçmeden öğretmen tipli amca çıktı tuvaletten. önündeki ıslaklığı gizlemek için, kenardan ve gölgelerden yürüyerek terk etti mekânı.

elsa da az sonra çıktı, nasıl bir tehlikeden kurtulduğunu asla bilemeyecekti. (eğer ben 1001231231 kez anlatmasaydım!)

midyat’ı daha uzun anlatabilmeyi isterdi mecnun, ama elsa tüm bu trajedilerin üstüne onu ilk uçakla eve götürmesi konusunda baskı yaparken görülebilecek bir iki yeri görmeye çalıştılar ve yağmur başladı, üstelik sağanaktı. elsa ile mecnun sırılsıklam oldu.

( “yağmur altında sucuğa dönmüş bu zavallı çifti okullarına kabul eden, kiliselerini geziden ve tarihlerini anlatan süryani kilise görevlisi ve cemaatine teşekkürü bir borç bilirim.” )

sonrası mı? bulabildikleri ilk minibüse atlayıp bebek çığlıkları eşliğinde mardin’e gittiler, hiç durmadan diyarbakır minibüsüne atladılar. ve bebek ağlamasının olmadığı tek minibüs diyarbakır – mardin minibüsüydü. diyarbakır’dan otele gidene -yine bebek çığlıkları –  ve yatana kadar – homurtular – mecnun ile konuşmadı elsa.

bu yazının bu kısmını bir buçuk ayda tamamladım. ikinci ve üçüncü günü de önümüzdeki aylarda yazarım herhâlde.

bu yazıdan çıkarılacak ders : mutlu olmak istiyorsanız, kültür turu yapmak istiyorsanız… bizim yaptıklarımızı yapmayın! hiçbir şey daha kötü gidemez çünkü!

( bu yazıyı 2010 yılında yazdım. elbette o ikinci ve üçüncü günü anlatacak bir yazı yazmaya teşebbüs bile edemedim. :) şimdi bahar vesilesiyle kanım yeniden bitlenmişken* , gezmeye gitmek için çeşitli dahiyane(!) yollar kafamı meşgul ederken bu yazı aklıma geldi ve paylaşmak istedim, umarım eğlenmişsinizdir, çünkü biz hiç eğlenmedik :) ve evet, elsa benimle tatile çıkmamak için kapıya, bacaya, hatta duvara yapıştı o günden sonra.  aslkdisaliaşlsdialisdl

kanı bitlenmek – ki kendisini yıllardır kullanım – aslında yanlış kullanımmış. doğrusunu ekşi sözlük’ten bayanlazarus söyledi : biti kanlanmak.

mallığıma tüküreyim, nasıl benim aklıma gelmedi ki bunca yıl? :) üstelik vermek istediğim anlama da yaklaşmıyor bile. o zaman onu “kanı kaynamak” olarak okumuş sayın kendinizi. şahsen ben “para”lamış değilim çünkü! )

 

 

Reklamlar

Vosvos

akşam akşam heves ettim, size bir fıkra anlatmaya karar verdim.

bektaşi’nin biri bir gün heveslenmiş vosvos almış.

almış almasına amma, bektaşi’nin bahtı malum, hangi ustaya gitse bir bela almış başına, neresini yaptırsa vosvosun bozulmuş bir başka tarafı.

neyse efenim, bizim bektaşi gitmiş bir başka bektaşi’ye. gerçi o da dertten yana bizimkinden daha nasipsiz değil aslında.

başlamışlar dertleşmeye. “vay efendim, nedir bizim bu çektiğimiz… canım efendim yetti gayrı…”

sonunda kaldırmışlar ellerini yukarı, seslenmişler mevlaya.

“bre körolmayasıca, biz ne ettik de bize çatar durursun. tavuğuna kışt mı dedik, berikiler gibi beş vakit senin huzurunu mu kaçırdık. sen bize karışmadıkça, biz de senin işine karışmadık. ne verdiğin cânı aldık, ne yarattığına kötü gözle baktık. ağzımızdan yalan çıkmamış şu dâr ı dünyada. peki sen ne diye taş korsun yolumuza. bak ikimiz de vosvos sahibiyiz. ya bir gömü buldur bize yaptıralım şu garibanları, ya da bela çıkarma başımıza da üç kuruş beş kuruş biriktirdik, bari az bir şey yaptıralım.”

sözlerinin bitmesini beklemeden, bir bakmışlar ki, gelen bektaşi’nin vosvosu geri geri gidiyor. yanında bir araba almış onu götürüyor.

“yandım allah!” demiş koşmuş bizimki. bir bakmış ki, diğer araba sürtmüş çamurluğa boydan boya, yetmemiş, vosvosun tamponunu takmış kendi gövdesine, hâla ilerlemeye çalışmakta.

ne oldu, olmadı derken. inmiş arabadan acemi, başlamış veryansına.

“bre bektaşi, yüzü gülmez bektaşi, neden parkedersin arabanı buraya? bak işte gördün mü, gitti güzelim emanet araba.”

bizim bektaşi şaşkın seslenmiş, “kardeşim, sen çarpmadın mı? ne kusur ararsın bana?”

diğeri yaman çıkmış, “ben polisim bektaşi, devlet benim burada, asıl sen bende kusur arama.”

diğer bektaşi fırlamış, “yahu bir soluklan kardeşim. sen polissen biz de vatandaşız. biz olmasak sen nasıl varolacaksın? biz devletiz devlet biziz, asıl sen bizi hafife alma.”

sensin benim, benim sensin, haklısın haksızsın derken başlamışlar tartışmaya.
üçtür beştir derken, gelmiş başka polisler, evrakları döktürmüşler ortaya.

tabbi, bektaşi’nin şansı mâlum. bizimkinin ehliyeti daha yeni çalınmış. trafik sigortası o esnada yanında değil. muayenesi eksik, şu bu derkeeen bizim bektaşi kabahatli çıkmış yine. (aslında vuran polis olduktan kelli, vurulmuş olanın haklı çıkma şansı kim olsa yoktur…)

park hâlindeyken vurulan vosvosunu çekilmekten, ceza yemekten kurtarayım derken, kabahatli arabanın masraflarını öderken bulmuş kendini.

adam gitmiş, bektaşi hakkını haram etmiş.

ve kaldırmış yukarı başını, başlamış saydırmaya.

“ey yukarıdaki şaşı, gözü görmez kulağı keskin. kabahat sende değil, sana üç beş kuruş biriktirdiğini söyleyende. bre madem el koyacaktın paraya, onca araba da vardı yolda vuracak, niye polise denk getirdin? başka namussuz mu kalmamıştı cihanda?”

diğerine dönmüş sonra, bakmış kıskıs gülüyor.

demiş “kardaşım, sen ne demeye gülersin?”

cevaplamış bektaşi “bektaşi bektaşi, sen para istedin paranı aldı. keşke ben de bir kaynana daha isteyeydim yahu. kırk yılın başı bir iyilik ederdi belki!”

Ne İşe Yaradığı Bilinmeden Satın Alınan Eşya

sadece ne işe yaradığı bilinmeyen eşya değil, nasıl kullanılacağı da bilinmeyen/kullanılamayan eşyaları da kastediyorum aslında.

ama anlatmak tanımlamak istediğim şey 50 karakter dayatması’na takılınca bu kadarı olabildi.

neyse, bu eşya aslında asla kendini gerçekleştiremeyecektir eşyadır.

kendini bilmez tüketicilerin kurbanı olur bu eşya(lar), ki muhtemelen bu kendini bilmez tüketicilerin toplam tüketicilere oranı korkutucu bir rakamdır, ve ömür(lerinin)ünün geri kalan kısım(lar)ını bir dolabın içinde, gardırobun üstünde, ya da gözden ırak neresi varsa orada geçirir(ler).

çok acayip bir durumdur, inanın.

izin verin, nasıl kullanılacağı bilinmeyen eşyaların alınma macerasını ufak bir örnekle anlatayım :

— spoiler —

x kişisi hayatı boyunca eline tornavida almamıştır. miyoptur, astigmattır, yani istese de düzgün takamaz hiçbirşeyi.ama birgün yolu atıyorum tekzen’e düşer.

aman allahım!

renkli tornavidalar, pilli tornavidalar, şarjlılar, değiştirilebilir uçlular. yani moda tabirle tornavida dünyası’dır bu mağaza.sonra elinde poşetlerle mağazadan eve dönerken bulur kendini bu x kişisi.açar kapısını girer içeri, poşetlerin içindekileri dökmeye başlar. 3 yıldır tornavida, 2 kontrol kalemi falan filan.çok heveslenir, her evde aksayan birşeyler muhakkak olduğundan, kendisine tamir edecek malzeme bulmakta zorlanmayacaktır zaten.eğer bir imkansız gerçekleşir ve evde hiçbir eşya sorunlu olmazsa, bizim x kişisi 3 vakte kadar birşeyleri bozacaktır, kaçarı yok!

ve ne olur? o eşya tamir edilirken, ya kullanılamaz hale getirilir, ya x kişisi parmak, el vs. uzuvlarını sakatlar, ya da en iyi ihtimalle hevesi kırıldığı için vazgeçer.

ve artık bir daha dokunulmamak üzere ortalıktan yokolur o muhteşem tornavida takımı.

— spoiler —

hayatın acımasız gerçeklerine dair iç burkan bir örnektir aslında bu x mecnunu’nun yaptığı şey.hayatı boyunca evin tüm tesisat işlerini yapabilen erkek modeline özenmiştir ve asla becerememiştir, ne bir conta takmayı, ne iki çivi çakmayı. bir ömür birşeyleri başarmak suretiyle kendini ispatlamayı deneyecek ve kaybetmeye mahkum olacaktır.kimse öyle olduğunu farketmese bir tutunamayandır x kişisi, yazıktır, günahtır!

ne yazık ki bir de bu x kişisinin bir üst modeli vardır : t kişisi!

(üzgünüm, y kullanamıyorum, zira karakterimize istemediğim bir şekilde feminen bir görüntü kazandıracaktır onu y kişisi olarak adlandırmak. halbuki evi çöplüğe çevirme tutkusu maskulen bir eğilimdir. ne dedim ki ben şimdi?)

evet, bu t kişisi de x kişisinin abisi gibidir.x kişisi kadar yeteneksiz olsa da, ondan daha fazla girişkendir. misal, x kişisi bir tornavida takımıyla tatmin olabilirken, t kişisi o kadar ucuza gelmez.

— spoiler —

diyelim ki, t kişimiz marangozluğa ilgi duydu!

eyvahlar olsun!

marangozluk adına ne varsa araştırmaya başlar internette, hobi dergilerinde ve akla gelebilecek neresi varsa orada.artık hazır kitaplık almak için ikea denen tekel(!)’e para kazandırmayacaktır.bir kitaplık yapmak için ne işe yaradığını dahi bilmediği bir sürü eşya satın alıverir.marangozların kesim tahtasından, matkapa, elektrikli testereye ve diğer envai çeşit kıvır zıvır’a kadar herşeyi temin etmeye çalışır.yeterince zaman ve paraya sahip olsa, evini marangozhaneye çevirebilecek kadar tehlikeli bir tiptir bu t kişisi.neyse efendim, bu t kişisi aslanlar gibi alır da alır, peşin fiyatına 12 taksitler, şimdi al sonra ödeler ve diğer kampanyalardan istifade ederek, evini, oda olmadı oturduğu apartmanın vs. bodrum katını doldurur garip eşyalarla.

ama ne yazık ki o kitaplığı asla inşa edemez.

ya alacaklılar kapıya dayanır, ya alması kesinlikle gerekli/olmazsa olmaz bir parçayı alamamıştır, ya da en kötüsü eşi yasaklar ona “başlarına icat çıkarmasını”, yani mutlaka bir talihsizlik olur!ve bir şekilde tüm hevesi kaçıverir t kişimizin.

paslanana ve kullanılamaz hale gelene kadar da sürünür o eşyalar evde, bodrumda, çatıda ya da balkonda…

hep bir gün kullanılacakları umudu vardır, hem eşyalarda, hem de t kişisinde.

çünkü kitaplığın parası çıkmak zorundadır!

— spoiler —

sözümün sonuna gelirken, bu entry’i

-telefon kablosunu geçirip geri çakacağımı düşünerek söktüğüm ve geri çakayım derken duvarı parçaladığım için birbuçuk yıldır açıkta duran süpürgeliklerime,

-tamir etmeye çalışırken elektrikli tornavidamın şarjının bitmesi nedeniyle yarım kalan tamiratı eşim tarafından tamamlanan mutfak dolaplarıma,

– asla işimi göremeyen şarjlı tornavidama,

– kütüphanemin tüm dolap kapak kulplarına,

– tablo asacağım diye delik deşik ettiğim duvarlarıma,

– sıcağa çevirince soğuk akan banyo musluğuma,

– odada yerini değiştirirken başını kırdığım yatağıma,

– asla kullanamadığım kırmızı tornavida takımıma,

– hem plastik hem de metal çekiçlerime,

– şimdi adını hatırlayamadığım, ne işe yaradığını bilmediğim, ama bir gün bulacağıma inandığım tüm eşyalarıma ithaf ediyorum.

ayrıca kendi resim çerçevelerimi kendim yaparım diye marangozhaneden aldığım çıtalara da selam ediyorum.