Yarım Kalmış Bir Gezi Yazısı – GAP Faciası

kültür turu kesinlikle rehber eşliğinde ve bir tur operatörünün garantörlüğünde yapılmalıdır.
bu işten ne kadar anlarsanız anlayın, kendi başınıza çıkmayın.
yaşayacağınız maceralar ile yapmayı planladığınız kültür turu, kültür turu olmaktan çıkabilir pekâla.

size kendi küçük gap turumuzdan alıntılarla durumu anlatmaya çalışayım.

her şey onur air’in 5000 tane uçak biletini 49 tl’ye indirdiğini açıklamasıyla başladı. bu haberin ertesinde eşine sürpriz yapma sevdasıyla, mecnun kardeşiniz diyarbakır’a gidiş için iki tane promosyon bilet aldı. hatalar silsilesi burada başlamıştı, gidişle beraber dönüş bileti almayan mecnun, “amaaan sabiha gökçen olsa ne olur, döndükten sonra başımızın çaresine bakarız” diyerek sunexpress’ten almıştı çünkü dönüş biletini.

bilet alımından yaklaşık üç hafta sonra, elsa ve mecnun’dan oluşan ikili, akşam haberlerinde o hafta diyarbakır’ı sıcak hava dalgasının vuracağını izlerken, bu geziyle ilgili şüpheler zihinlerinde oluşmaya başladı – tamam itiraf ediyorum, elsa onu öldürseler yaz sıcağında oraya gitmeyeceğini söylemişti zaten üç hafta boyunca ve başında et kalmayan mecnun zaten bin pişmandı biletleri aldığına – ama çok geçti.

otel rezervasyonu bile önceden yapılmış ve ücreti ödenmişken, yola düşmekten başka seçenek yoktu zaten.
ayrıca büyük bir aymazlık sonucu, mecnun kişisi orada kalacakları süre boyunca diyarbakır’da konaklayacaklarını düşünmüş ve planlarını ona göre yapmıştı – eğer gap’a giderseniz, bunu asla yapmayın! üç gün mardin’de kalın, çok daha iyi!

uykusuz ve düşünceler içinde geçen bir gecenin sabahında, mecnun ile elsa yola çıktılar. parfüm vs. tehlikeli maddeleri havaalanında devletin şevkat dolu kucağına terk ettikten sonra uçağa yerleştiler ve yükseklik korkusu olan mecnun’un (korkusuz korkak) sızlanmaları eşliğinde, sıkış tepiş üstelik bebek feryatları arasında uçakta başladı maceraları.

diyarbakır’da indiklerinde, oradaki taksilerin dört bir yana astıkları fiyat çizelgelerine bakmadan ilk taksiye atlayıp otele gitmek istediler – yapmayın, önce fiyatlara bakın, sonra taksiciyle pazarlık yapın ve eğer class hotel’de kalıyorsanız, bunu sır gibi saklayın!

otele ufak bir diyarbakır turu yaparak ulaştıklarını kısa süre içinde öğrenecekti ikili, çünkü sonraki taksi kullanımlarında gördüler ki, diyarbakır’ı baştan aşağı dolaşmadıkça bir taksiye o kadar yüklü bir ücret ödenmiyor.

otelde isimlerini verdikleri gibi, odalarına çıkarıldılar ve elsa’nın hijyen konusundaki hassasiyetini bilen mecnun’un önceden ayarladığı bu otelde ilk hüsranlarını üzerinde “temizlenmiş” yazan ama aslında temizlenmemiş olan tuvaleti gördüklerinde yaşadılar elbette!

neyse ki, zaten sinirli ve uykusuz olan elsa daha ağzını açamadan mecnun resepsiyonu aradı ve gerekli düzenlemeler yapıldı.

diyarbakır’da kahvaltıcılarıyla ünlü bir hasan paşa hanı, o hanın da üst katında insanlara sunulan mükellef kahvaltı sofraları vardır. bilirsiniz değil mi?
sizi uyarıyorum, kahvaltılık malzemelerinizin temizliğine güvenseniz de, ekmeklerinize dikkat edin!

güne güzel bir başlangıç yapmak için gidilen kahvaltıcının pidesinden, hamurla pişmiş bir böcek çıkabiliyor çünkü. ve inanın dostlarım, önünüzde on beş çeşit kahvaltı, elinizde böcekli bir ekmekle kahvaltı yapabilmek… eh, pek mümün değil!

kahvaltılarını bitirdikten – yani yarım bıraktıktan – sonra ikili mecnun’un programına uygun bir şekilde turlarına başladılar.

1. gün programı : hasankeyf – midyat – mardin – diyarbakır

yapmayın! bir gün içerisinde, eğer arabanız yoksa, bunu yetiştiremezsiniz!

taksiden gözü korkan ikili minibüsle ve son durağa kadar ağlayan bir bebek ile ilçe otogarına gittiler ve otogarda etrafları onlarca çocukla çevrili bir hâlde, batman minibüsüne doğru ilerlediler.

( gözlemlerimize göre çocuk rehberler diyarbakır, mardin, batman ve midyat’ta oldukça yaygın olmakla birlikte, onları çok para karşılığı az şeyi anlatan cüzdan düşmanı yaratıklar olarak tanımlamak da mümkün. )

orada kendilerine minibüsün kapısına kadar yapışan bir rehbere – geriden gözleyen iki rehbere daha yetecek – parayı verdikten ve rehber kaçtıktan sonra, onların bağımsız çalıştığını ve diğer iki rehberin de para beklediğini gördüler. daha fazla baş ağrısı yaşamamak için de o iki rehbere para verip, diğerini dövmeye gönderdiler. yani en azından öyle yapabilmeyi arzuladılar içten içe, küçük çakal parayı kaptığı gibi toz olmuştu çünkü. diğer iki hain çakal(!) ise bozuk parası olmayan çiftin para bozdurmasını beklediler.

( dip not : hasankeyf’e gitmek için önce batman’a sonra da oradan midyat minibüsüne binmek gerekiyor. ulaşım için ford transit minibüsler kullanılıyor ve diyarbakır batman 8 tl, fazlasını almıyorlar. hasankeyf’e gidince çocuk rehber alın yanınıza, dinlemesi keyifli. )

ve sıcakta, çalıştığı hâlde şoförün çalıştırmaya yanaşmadığı klimayla – bunu ancak yolculuğun sonunda öğrendi çift – bir buçuk saatlik yolculuk başladı tozlu yollarda. ( yolda askeri araç görmeyeni dövüyorlarmış. )

( ve diyarbakır-batman-mardin üçgeninde istanbul’un bilinen en önemli yeri kanarya mahallesi’dir tezi doğrulandı. çünkü binilen bu ilk minibüsün şoförünün kardeşi, batman’dan binilecek diğer minibüsün şoförünün yeğeni ve mardin’de sohbet edilen insanların çoğu hayatlarında en az bir kez kanarya mahallesi’ne gelmişlerdi. )

batman’da durmadı elsa ile mecnun. kısa bir mola verip hasankeyf minibüsüne atladılar yine. ve hasankeyf’e giden sarsıntılı yolculukları başladı.

hasankeyf hakkında bilgi vermeyeceğim burada, hepimiz çok iyi biliyoruz en nihayetinde hasankeyf’i. ama mecnun’un bilip elsa’nın bilmediği şey, geziden yaklaşık 1 – 1,5 ay önce toprak kayma neticesinde bir kişinin ölmesi nedeniyle hasankeyf’e giriş çıkışların yasaklanmış olmasıydı.

ve mecnun’un belki de aradan sıyrılıp kaçak göçek gezdiririm dediği yerde dikilen polis otosu sayesinde, elsa günün ikinci büyük darbesini aldı. bölgede görmeyi en çok istediği şeye ulaşamıyordu. hasankeyf’e giriş kapatılmış, etrafı çevirilmiş ve nöbetçi polisler dikilmişti.

polislerin beklemekten sıkılıp gideceklerini beklemekse, düpedüz hayalperestlikti! (onu da denedik, biliyoruz. )

ve sonunda, yakalarına yapışan çocuk rehber sürüsünden balbazar’ı seçen eyş edasıyla rehberlerini seçip, hasankeyf’i bir de ondan dinlediler. hayatını anlatmayı hasankeyf’i anlatmaktan daha fazla önemseyen bu hergele, sorularımıza verdiği “abey bilmiyorum” cevaplarıyla içimizi ferahlattı. heyhat, suç çocukta değil. ona bunu yaptıran ailede de değil, hasankeyf’i bu hâlde bırakan devlette.

( demirel düze inme vaadi verene kadar yöre halkının hasankeyf’te yaşadığını bilmiyorduk habir de o köprüde yaşayan ailenin tapusu olduğunu. )

ve hasankeyf’ten de istediğimizi alamamış bir şekilde ayrılmak üzere minibüs yoluna çıktık.

( batman – hasankeyf : 4 lira. hasankeyf – midyat : 4 lira. minibüsle tüm o yolları tepmenin mabadda yarattığı acı hissi : paha biçilemez! )

her şeyi dakik bir şekilde planlamış olan mecnun’un hesaplamadığı üzere, yoldan ne boş minibüs geçti, ne de midyat minibüsü. yaklaşık bir saat boyunca elsa ve mecnun’un yaptığı tek şey su içmek ve midyat minibüsü beklemekti bu yüzden ve eğer seçeneğiniz varsa, beklemeyin!

sonunda gelen minibüste bir kişilik tabure kaldığından – evet tabure -, elsa kişisi midyat’a tabure, mecnun kişisi ise iki büklüm bir şekilde varabildi. ve o bozuk yollarda, çığlık çığlığa bebek ağlamasıyla geçen yolculuk boyunca, elsa’nın bakışları altında bir böcek misali ezilen mecnun’un ömründen bir kaç yıl da öylece gitti.

bu arada, ikili ne zaman bir toplu taşıma aracına binse bir bebek ağlıyor fark ettiniz değil mi? şaka olsaydı gülmezdiler, gerçek olunca çıldırdılar elsa ile mecnun. çünkü ne zaman toplu taşıma aracına binseler bebekler ağladı ve üstelik bunun mecnun’un tipi ile zerre alakası yoktu.

midyat…
midyat’ın nesi güzel? telkari işlemeciliği…
peki ya bir buçuk saat süren ve ağlaması bitmeyen bir bebekle yapılan bir minibüs dolusu kızgın ve terli insanla birlikte varılmışsa oraya nesi güzel olur?
nefes alması…
o da alınabilecek kadar serin olursa!

işte bu halde varmıştı elsa ile mecnun midyat’a. sinir bozukluğu içindeki elsa, bulduğu eczaneden ihtiyaç duyduğu ilaçları alırken, mecnun da elindeki kağıda aldığı notlara bakarak gitmeyi planladığı yerlere kendilerini ulaştıracak rotaları öğreniyordu.

ama midyat’ı gezmeden önce, oturup çay içmeli, düşünmeli ve sakinleşmeliydi elsa. mecnun bunun için, kendisini oldukça güzel görünen taş bir binanın iç avlusundaki çay bahçesi/restorana soktu. bir adı vardı oranın ama…

elsa, hayatında karşı karşıya kaldığı en kirli çay bardağı karşısında sinirden köpürürken, özür mahiyetinde o bardağı alıp yeni bardakta çay getiren garsonun getirdiği bardaktaki dudak izi ve lekelerini görmesiyle kayışın kopması bir oldu. garsona, mecnun’a, o esnada gözlerini diken adamlara ve yolda yürüyen amcaya bağıran elsa hışımla terk etti ortamı, lavaboya yüzünü yıkamaya gitti.

mecnun da, bir ayıyla boğuşma macerasını burada elsa’nın dışarı çıkmasını beklerken yaşadı. her şeyden habersiz gelip erkekler tuvaletine giren öğretmen kılıklı bir amca, içeride işini görürken ve mecnun kadın ve erkek tuvalatlerinin kapılarının açıldığı holde beklerken ayı sessizce mecnun’a yanaştı. o iri varlığı son âna kadar fark edemeyen mecnun, bir omuz darbesiyle ileriye fırladı ve dönüp de “noooluyo lan” demeye çalışırken,  ayının erkekler tuvaletinin kilitli kapısını da diğer omzuyla aştığını gördü. zavallı öğretmenin içeriden gelen o tiz “doluuuuu” feryadı, yaşanan trajediyi anlatacak en iyi sestir herhâlde. fakat ayı o kadar kolay vazgeçecek gibi değildi, erkekler tuvaletinde yaşadığı hadiseden ders almamışçasına kadınlar tuvaletine yöneldi ayı. içerideki elsa’yı korumaya çalışan mecnun ise “dolu birader” diye erkekliği korumaya çalışarak önüne atıldı ayının.
ufak bir itişmeden sonra “hırmfhırmf biz orayı da kullanıyoruk” diye homurdanan ayı – ki onun sesini taklit etmemin imkânı yok – sallana sallana çayırlara – ya da ormana – doğru ilerlemeye başladı – nereye gittiğini bilmiyorum, aşikâr olduğu üzere uydurdum. ama adam geldi, yapmadı, gitti. evet manyaktı! –

bir iki dakika geçmeden öğretmen tipli amca çıktı tuvaletten. önündeki ıslaklığı gizlemek için, kenardan ve gölgelerden yürüyerek terk etti mekânı.

elsa da az sonra çıktı, nasıl bir tehlikeden kurtulduğunu asla bilemeyecekti. (eğer ben 1001231231 kez anlatmasaydım!)

midyat’ı daha uzun anlatabilmeyi isterdi mecnun, ama elsa tüm bu trajedilerin üstüne onu ilk uçakla eve götürmesi konusunda baskı yaparken görülebilecek bir iki yeri görmeye çalıştılar ve yağmur başladı, üstelik sağanaktı. elsa ile mecnun sırılsıklam oldu.

( “yağmur altında sucuğa dönmüş bu zavallı çifti okullarına kabul eden, kiliselerini geziden ve tarihlerini anlatan süryani kilise görevlisi ve cemaatine teşekkürü bir borç bilirim.” )

sonrası mı? bulabildikleri ilk minibüse atlayıp bebek çığlıkları eşliğinde mardin’e gittiler, hiç durmadan diyarbakır minibüsüne atladılar. ve bebek ağlamasının olmadığı tek minibüs diyarbakır – mardin minibüsüydü. diyarbakır’dan otele gidene -yine bebek çığlıkları –  ve yatana kadar – homurtular – mecnun ile konuşmadı elsa.

bu yazının bu kısmını bir buçuk ayda tamamladım. ikinci ve üçüncü günü de önümüzdeki aylarda yazarım herhâlde.

bu yazıdan çıkarılacak ders : mutlu olmak istiyorsanız, kültür turu yapmak istiyorsanız… bizim yaptıklarımızı yapmayın! hiçbir şey daha kötü gidemez çünkü!

( bu yazıyı 2010 yılında yazdım. elbette o ikinci ve üçüncü günü anlatacak bir yazı yazmaya teşebbüs bile edemedim. :) şimdi bahar vesilesiyle kanım yeniden bitlenmişken* , gezmeye gitmek için çeşitli dahiyane(!) yollar kafamı meşgul ederken bu yazı aklıma geldi ve paylaşmak istedim, umarım eğlenmişsinizdir, çünkü biz hiç eğlenmedik :) ve evet, elsa benimle tatile çıkmamak için kapıya, bacaya, hatta duvara yapıştı o günden sonra.  aslkdisaliaşlsdialisdl

kanı bitlenmek – ki kendisini yıllardır kullanım – aslında yanlış kullanımmış. doğrusunu ekşi sözlük’ten bayanlazarus söyledi : biti kanlanmak.

mallığıma tüküreyim, nasıl benim aklıma gelmedi ki bunca yıl? :) üstelik vermek istediğim anlama da yaklaşmıyor bile. o zaman onu “kanı kaynamak” olarak okumuş sayın kendinizi. şahsen ben “para”lamış değilim çünkü! )

 

 

Türkiye ve Sosyalizm Sorunları – Behice Boran

“tekin yayınevi sunar”

ikinci baskı : 1970 (birinci mayıs 1968)

yazan : behice boran

tüm zorluklara ve baskılara rağmen yurdun dört bucağında sosyalizmin ışığını sürdüren partili arkadaşlarıma

(copyright yazara aittir.)

arka kapakta behice boran’ın çok güzel bir siyah beyaz fotoğrafı var, üç köylüyle birlikte masada otururken çekilmiş.
öylesine güzel gülümsüyor ki boran, yüzündeki ışıltı öylesine çekiyor ki fotoğrafın içine, onun yanında olmak, onunla aynı yolları aşındırmak istiyor insan.

affedin, internette aradım, ama bulamadım fotoğrafı. arka kapaktaki yazıyı alıntılamakla yetinebiliyorum sadece…

— arka kapak —

behice boran diyor ki :

<< ben bu kitapta sosyalizm açısından türkiyenin durumunu, sorunlarını değerlendirmeye ve bir türk sosyalisti olarak da türkiye açısından dünya sosyalist hareketine, sorunlarına bakmaya çalıştım. kitabın amacı, türk sosyalist hareketinin genel teorik bir çerçevesini çizmek, sorunların tartışılıp açıklığa kavuşturulmasına yardımcı olmaktır. >>

<< hasılı bu dönemde türk sosyalistlerine (1) türkiyenin sosyal yapısını daha yakından, daha ayrıntılı ve daha derinlemesine incelemek ve değerlendirmek, (2) sosyalist eylemi çok daha bilinçli, sıkı örgütlü, emekçi sınıflarla içiçe kenetlenmiş bir aşamaya ulaştırmak, (3) sosyalist teori üzerinde, en ileri toplumlarda doğan sorunlarla, hem de türkiyenin sosyalist yöntemi ve geleceği ile ilişkin çalışmalar yapmak görevleri ve sorumluluğu düşüyor. bu üç görevden hiç biri öbüründen daha az önemli değildir. >>

15 lira

— arka kapak —

Türkiye İçin Tek Çare Dini Eğitim

milli gazete’nin ebeveyn cinayetleri olarak kategorize ettiği cinayetlerin önüne geçmek için gerekli gördüğü eğitim modeli.

sözüme inanmayanlar kontrol edebilirler, http://www.milligazete.com.tr/haber/71446 adresinde tek çare dini eğitim başlığını atan onlar, ben değilim. bir başka deyişle, kimsenin sözlerini avasas gibi çarpıtmıyorum!*

oraya gitmeye üşenenler için haberi alıntılayayım:

— spoiler —

karıncayı bile incitmekten korkan ecdadımızla övündüğümüz günlerden, annesini bile kesecek kadar vahşileşen nesillerin haberlerini okuduğumuz günlere geldik! vahşi kapitalizm, gelir dağılımındaki adaletsizlik, manevi ve ahlaki yıkım, din eğitimi eksikliği gibi olumsuzluklar, türkiye’yi bir sosyal patlamaya doğru sürüklüyor!

— spoiler —

muhteşem bir giriş. ileride yapılacak demagoji için muhteşem bir başlangıç.
tamam vahşi kapitalizmin herşeyin suçlusu olduğunu kabul ederiz, kültürel dejenerasyonu da kabul ederiz, ama din eğitimi eksikliği nedir yahu?
gelir dağılımındaki adaletsizlik olmasa, herkes eşit, kaliteli ve ücretsiz eğitim alabilse ama din eğitimi olmasa, yine de sosyal patlamaya doğru sürüklenir miydik?
hadi canım!

— spoiler —

türkiye, politik gündemin geriliminden yakınırken, geçtiğimiz hafta tüm kamuoyunun tüylerini ürperten aile içi cinnet vakaları gündemi sarstı. sadece 1 hafta içerisinde meydana gelen olaylar arasındaki benzerlikler, tuhaflıklar, insanın kanını donduran ayrıntılar, “nereye gidiyoruz?”, “bize ne oluyor?”, “bu kadar mı vahşi çocuklar yetiştiriyoruz?” sorularına ve okullarda verilen eğitimin sorgulanmasına neden oldu. son günlerde medyaya yansıyan vahşi cinayet haberleri, allah (cc) korkusundan yoksun, tüm değerlerini kaybetmiş, yüksek öğrenim görmüş ancak manevi moralitelerini kaybetmiş bir gençliğin içinde bulunduğu acı duruma işaret ediyor. yıllardır, din eğitiminin eksikliğinden, çocuklardaki ahlaki ve manevi dejenerasyondan, imam hatiplerin kapısına kilit vurulmasından, inandığı şekilde giyinerek okumasına izin verilmeyen genç kızlardan bahsediliyor. beşeri bilimlerin yanı sıra moral değerleri yükseltecek, çocukların içine allah (cc) korkusu ve sevgisi aşılayacak, felsefi ve ahlaki derinliği artıracak dini eğitime ve sosyal bilimlere de öncelik verilmesi gerektiği ifade ediliyor. psikologlar genellikle, aile içi şiddet ve geçimsizliğin, anne ya da baba yoksunluğu ve parçalanmış, sağlıklı olmayan aile yapısının, çocuklarda saldırgan davranışlara neden olabileceğini vurguluyor.

— spoiler —

yazının iki yerinde de allah korkusu vurgulanıyor. ve daha da kötüsü, bir önceki paragrafta vahşi kapitalizm ve adaletsizliklerinden bahsedilirken, bir sonraki paragrafta unutuyorlar bu nedenleri. sadece içinde allah korkusu olmadan yetişen bireylerin nasıl da yozlaştığını anlatmaya veriyorlar kendilerini.
söyler misiniz, korku ile beslenen ahlaktan ne bekleyebiliriz?

psikologların açıklamasını tek cümleyle sınırlayan milli gazete, haberin devamında cinayetleri listeliyor.
alıntılamıyorum o kısmı, isteyen hatırlamak üzere tekrar arşivleri karıştırabilir veya yukarıdaki linki okuyabilir.
ve okursa görecektir ki, parçalanmış aile yapısı iki örnekte görülüyor!

sonra sakarya üniversitesi sosyal güvenlik ana bilim dalı başkanı prof. dr. ali seyyar’ın bu konudaki açıklamasına yer veriliyor.
ön bilgi mahiyetinde, kendisinin özürlülere adanmış sosyal politika yazıları başlığında alıntılanan yazısını okuyabilirsiniz.

— spoiler —

çözüm, manevi eğitimde!
manevî insan modeline dayanan bir eğitim sistemine ihtiyaç vardır. insanın manevî kaynaklara sahip olduğu temelinden hareketle, en şerefli yaratık olduğu bu model çerçevesinde ruh ve nefis arasındaki ilişki, nefis terbiyesi, nefisle mücadelede ve manevî tekâmülde bireysel yöntemler anlatılmalıdır. kişilerin başta ruh olmak üzere kalp, vicdan, akıl ve irade gibi manevî haslet ve kaynakları ele alan, hem manen hem de maddeten insanın saadetini ve huzurunu temin etmeye çalışan sosyal hizmet uygulamalarına ihtiyaç vardır.

— spoiler —

bu paragrafın neresini alsam, neresinden tutsam.
manevi insan modeli = insanın en şerefli yaratık olduğu model!
yani ne diyeyim kardeşim, sizin anladığınız şekilde manevi insan modeline uyamadığım için çok üzüldüm, kendimi en şerefli yaratık olarak göremeyeceğimi anladığım için özellikle de…

— spoiler —

son 1 haftada “cinnet” diye adlandirilan 3-4 tipik vaka yaşadik. genelde kadin ve genç kizlarin başrolde olduğu vahşi “anne” cinayetlerinde tüm suç bireysel mi?

cinnet geçiren bir kişi, eline geçen bıçakla veya tabancayla etrafındaki insanları rast gele öldürür veya en yakın akrabası dahî olsa belirli kişilere duydukları nefret ve kinin bir tezahürü olarak, onları öldürmek sûretiyle intikam duygularını tatmin etmek isterler. cinnet, bu yönüyle kontrol altında tutulamayan bütün olumsuz duyguların bir anda gün ışığına çıkması ile kendisi göstermekle beraber haddizatında insan ilişkilerinde yaşanan sorunlu bir sürecin kaçınılmaz bir sonucudur. cinsiyetten bağımsız olarak ortaya çıkabilen cinnet olaylarının aktörleri, genelde kin, ihtiras, haset, kıskançlık gibi iç dünyalarında besledikleri olumsuz duygulardan dolayı fıtrî ve ahlâkî sapma içindedirler. yaratılış gayesinden uzaklaşan böyle tiplerin bencil ve egoist yönleri ağır basacağından dış yansımaları açısından anti-sosyal tutum ve davranış sergilerler.

— spoiler —

sosyal güvenlik anabilim dalı nedir, ne ile ilgilenir, anlayabilmiş değilim. yani en azından bu anabilim dalı’nın başkanı olan prof. ali seyyar’ın yazdıklarına bakarak anlayamadım.

bir uzman edayısla konuşan bu zat-ı muhteremin uzmanlık alanının sosyal güvenlik değil, ruhani güvenlik olduğundan şüphelenmedim değil! “yaratılış gayesinden uzaklaşan böyle tipler” ne demektir yahu? nedir o gaye? kim bilir? nasıl bilir? nasıl uzaklaşılır?

misal, ben ateistim, hocama göre, tanrı’nın beni yaratma gayesinden uzaklaşmış mı oluyorum? yoksa tanrı’nın beni yaratmaktaki gayesi ateist olmam mıdır?

yani cinnet geçirip kimseyi doğramadım şimdiye kadar, kin besleyebilen biri değilim, önümüzdeki 100 boyunca kimseyi öldürmeyi planlamıyorum, hadi eskaza istemeden (trafik kazası vs. olur ha) öldürsem de bundan ölesiye pişmanlık duyarım.

hocam tarafından “yaratılış gayesinden uzaklaşan böyle tipler”e dahil edilecek olan ben ve benim gibi insanları şiddet eğilimli olarak nitelendirmek, yarın bu ülkede ateistleri akıl hastanelerine kapatmayı, öbür gün de kamplarda yok etmeyi istemeye bir adım uzaklıktadır.

— spoiler —

katillerin, eğitimli olmasını nasıl değerlendirmek gerekiyor?

hangi eğitimi almış olurlarsa olsunlar, refah seviyeleri ne olursa olsun böyle kişiler, netice itibariyle zihin, akıl, vicdan, mantık ve ruh dengelerini yitirdikleri için toplumsal bir tehlike oluştururlar. toplum olarak şefkat, sabır, sevgi ve hoşgörü gibi sosyal ve manevî dayanışmayı pekiştiren yaklaşımlar sergilemediğimiz müddetçe yerine rekabetten kaynaklanan çekemezlik, başarılan bir işten kendine pay çıkaramamanın verdiği sıkıntılar, ön plana çıkamamaktan kaynaklanan eziklikler, isteklerimizin gerçekleşmemesinden dolayı ortaya çıkan nefret ve yok etme duyguları hâkim olur. nefsi tahrik eden bu “şeytanî” duygular, kritik anlarda insanlık dışı eylemlere dönüşebilir. olumsuz duyguların ve kaotik ortamın oluşmasına zemin hazırlayan olguların başında pozitivist eğitim sistemi, sosyal sorumluluk görevini yerine getirmeyen yayın organları, maneviyattan ve geleneksel değerlerden uzak yaşayan modern ve çağdaş aile modeli gelmektedir.

— spoiler —

artık üzerinde uzun uzadıya düşünmek bile istemiyorum. prof. ali seyyar’ın bu olumsuz duygular ve kaotik ortamın oluşmasına zemin hazırlayan olgular arasında “modern ve çağdaş aile modeli” diye bir modelin adını zikretmesinin neye delalet ettiğine siz karar verin…

— spoiler —

sorunların kaynağını sadece ekonomi ve psikoloji ile açıklamak ne derece gerçekçi?

sürdürülebilir manevî tekâmül ana hedefinden uzak bir şekilde gerçekleşen toplumsal refah artışları, en büyük sosyal sermaye olan insan ilişkilerine ve dolayısıyla güven ortamına zarar verebilir. ideal maddî kalkınma, manevî değerlerin de korunduğu bir ortamda ancak gerçekleşebilir. tek taraflı ekonomik gelişme ve maddî refah, belki geçici bireysel mutluluklar getirebilir ancak manevî ihtiyaçlara cevap vermediği için, uzun vadede hem bireysel, hem de toplumsal huzursuzluklara sebebiyet verebilir. dolayısıyla cinnet olayları, ekonomik gelişmeden tamamen bağımsız bir olgudur ve daha çok insanî ve toplumsal zaafların bir tezahürüdür. cinnet olayları, klâsik psikolojik verilerle de açıklanamaz. pozitif bilimlere dayanan psikoloji, fizikî âlem ve varlıkların yanında kişilerin tutum ve davranışları üzerinde yoğunlaşıp, davranışların toplumsal normlara göre değiştirilmesini amaçlamaktadır. halbukî burada hem insanın manevî halleriyle, hem bunların toplumsal yapı üzerindeki etkileriyle, hem de sosyal hizmetler alanında manevî rehberlik görevini üstlenen bütüncül bir psikolojiye ihtiyaç vardır.

— spoiler —

hani vahşi kapitalizm suçluydu?
hani gelir dağılımındaki adaletsizlik sorundu?
hangi ara cinnet olayları “ekonomik gelişmeden tamamen bağımsız bir olgu” haline geldi?

herhalde milli gazete haber kadrosu, yazıyı yumuşatmak için yukarıda diğer nedenleri yazdı.
sürpriz yumurta gibi haber vallahi!

— spoiler —

dini motivasyon, manevi eğitim eksikliği ve değer kayıplarının giderilmesi, bu tür cinnet vakalarını azaltabilir mi?

özellikle sosyal bilimlerde ve sosyal mesleklerde manevî insan modeline dayanan bir eğitim sistemine ihtiyaç vardır. insanın manevî kaynaklara sahip olduğu temelinden hareketle insanın yaratan tarafından yaratılmış en şerefli yaratık olduğu bu model çerçevesinde ruh ve nefis arasındaki ilişki, nefis terbiyesi, nefisle mücadelede ve manevî tekâmülde bireysel yöntemler, nefis ve benlik (ene) arasındaki ilişkiler anlatılmalıdır. bu bağlamda kişilerin sosyal rehabilitasyonuna yönelik çalışmalar yapan sosyal hizmetler, yeni bir manevî paradigma yoluna girmelidir. kişilerin başta ruh olmak üzere kalp, vicdan, akıl ve irade gibi manevî haslet ve kaynakları ele alan, hem manen (ruhen), hem de maddeten insanın saadetini ve huzurunu temin etmeyi çalışan sosyal hizmet uygulamalarına ihtiyaç vardır. manevî rahatsızlıkları olan sosyal sorunlu kişilerin menavî rehabilitasyon yöntemleriyle güzel ahlâk sahibi olmaları sağlanmalı ve yeniden toplum hayatına kazandırılmalıdır. bu bağlamda din görevlilerinin ve ilahiyatçıların sosyal hizmet alanlarında aktif olarak görev almalarının toplumsal faydaları büyük olacaktır.

— spoiler —

hocamızın(!) neyse ki son sözleri bunlar, ve ben onlar hakkında hiçbir yorum yapmayacağım.
sonrasında gazete, ilyas tongüç’ün sözlerine yer veriyor, başka şeyler de yazıyor ama o yazıların kime ait olduğu belli değil.
istirham ediyorum, okuyun, neyse ki az kaldı!*

— spoiler —

agd genel başkanı ilyas tongüç: ebeveyn katilleri ürettiler!

toplumumuzun ahlaki değerlerin önemini yitirdiği şu dönemde maalesef gençlerimiz gayri meşru olan birçok hareketi kabullenmekte bir sakınca görmüyor. bir tek insanı bile kötülükten kurtarmak dünyanın en faziletli işidir. biz türkiye gemisinde birlikte yolculuk yapıyoruz. geminin altı delindiğinde hepimiz beraber batarız.
her biri birer ilim irfan yuvaları olan kur’an kursları ve imam hatiplerin kapılarına vurulan kilitler, gençlerimizin manevi boşluk içine girmesine yol açtı. 8 yıllık kesintisiz eğitim ve katsayı uygulamaları sonucu insanlığın hidayet kaynağını öğrenemeyen yeni nesil, milli ve manevi değerlerinden yoksun bir şekilde yetişmektedir. mevcut eğitim müfredatı çocuklarımızın ruhlarına hitap edememektedir.
bu yüzden okul bahçeleri başıboş işsiz güçsüz gençlerin barınağı, çetecilerin sığınağı ve uyuşturucu tacirlerinin cirit attığı mekanlar haline dönüşmüştür. elinden kitabı, kalbinden allah korkusu alınan gençliğimizin, bugün elinde içki şişeleri, uyuşturucu şırıngaları, kalplerinde ise kin ve nefret bulunmaktadır. gençlerimiz tıpkı serseri mayın gibi çevresine zarar vermektedir. miras yüzenden cami çıkışında babasını silahla vuranların, ebeveyn katili çocukların üremesi bunun bir neticesidir.

— spoiler —

evet neymiş uzun sözün özü : “8 yıllık kesintisiz eğitim ve katsayı uygulamaları sonucu insanlığın hidayet kaynağını öğrenemeyen yeni nesil, milli ve manevi değerlerinden yoksun bir şekilde yetişmektedir. mevcut eğitim müfredatı çocuklarımızın ruhlarına hitap edememektedir.”

şimdi farkettim 8 yıllık kesintisiz eğitimin birilerinin çarklarına çomak olduğunu.
tüh be!
şunu 15, yok yok 20 yıl mı yapsak?!

bundan sonrasında psikiyatrların yorumlarına geçmiş milli gazete.
çıkardıkları işten eminim kendilerinin de haberi yok, okuyun, ne demek istediğimi anlayacaksınız :

— spoiler —

parçalanmış aile etkisi

geçtiğimiz hafta meydana gelen ankara ve konya’da iki kızın annelerini öldürmesi olayında en çok dikkat çeken şey, iki zanlı kızın ailesinin de parçalanmış aile olması. psikiyatrlar, parçalanmış ailelerin çocuklarında daha fazla psikolojik sorun gözlendiğini ifade ederek, yoğun çalışma hayatının ebeveynlerle çocuklar arasındaki iletişimi kısıtladığını, eşinden ayrılan kadınların da çocuklarına hem annelik hem de babalık yapmak durumunda kaldıkları için, bazen aşırı baskı uygulayabildiklerine dikkat çekiyor.

— spoiler —

nerde kaldı dini eğitim eksikliği?
yoksa kadın çalışmamalı, çocuk büyütmeli mi demeye çalışıyorlar?

toplumsal bir patoloji ile mi karşı karşıyayız?

insan bünyesindeki manevî hastalıklarla kişinin sosyal problemleri arasında her zaman bir paralellik kurulabilir. bu tarz sosyal patoloji, bireysel bir karakter taşısa da toplum içinde yaşayan manevî ve sosyal sorunlu fertlerin sayısı arttıkça süreç toplumsal patolojiye dönüşebilir.

işin aslı şu ki, kendileri bile ne yaptıklarını bilmiyorlar…

son sözü onlara bırakıyorum, tek ricam bunu yazan benmişim ve kastettiğim bu haberi yazanlarmış gibi okumanız, arada hiçbir fark yok çünkü! :

— spoiler —

toplumsal bir patoloji ile mi karşı karşıyayız?

insan bünyesindeki manevî hastalıklarla kişinin sosyal problemleri arasında her zaman bir paralellik kurulabilir. bu tarz sosyal patoloji, bireysel bir karakter taşısa da toplum içinde yaşayan manevî ve sosyal sorunlu fertlerin sayısı arttıkça süreç toplumsal patolojiye dönüşebilir.

— spoiler —

Not : Bu yazıyı yazdığım tarih olan 2008 yılı Mart Ayı’nda, ortada ne 4+4+4 vardı, ne de seçmeli ders adı altında zorla din dersi dayatması vardı. Okullar bir anda kendilerini İmam Hatip olarak bulmamış, öğrenci çekmek için ücretsiz servis hizmeti gibi destekler o okullara yapılmaya başlanmamıştı.

Devrimlerin Felsefesi ve Türkiye’deki Devrimci Hareketler – Necati Oktay Alagil

1971 yılında doğan yayınevi’nden basılan bu kitabın arka kapağı şöyle :

— arka kapak —

türk toplumu uygarlığın yeniçağındaki ilerleyişine ayak uyduramayarak geri kalmıştır. bunun, sosyal organizasyonun gelişememesinden, alışılmış deyimiyle, düzen bozukluğundan ileri geldiği bir gerçektir. bu nedenledir ki, çağdaş uygarlık düzeyine çıkmak amaciyle son yüzyıllarda memleketimizde girişilen devrimci hareketlerin konusu, geleneksel düzeni değiştirmek, modern ve ileri bir düzen getirmek olmuştur.

karşımıza çıkan bir başka gerçek de, iki yüzyıla yakın bir süreden beri düzende yapılan yeniliklerin türkiye’yi normal bir ilerleme çığırına sokamamış olduğudur. bu durum ortaya zincirleme bir takım sorunlar koymaktadır : kalkınmayı engelleyen düzen bozuklukları nelerdir ve hangi kökenden gelmektedir? birbirini izleyen devrimci hareketler nasıl olupta bu kusurları görüp onaramamışlardır?…

bu kitapta, sosyal organizasyonları biçimlendiren, ilerleme veya geri kalma hallerini tayin eden faktörler araştırılmakta, bu araştırmanın verilerine dayanılarak memleketimizdeki devrimci hareketler değerlendirilmek suretiyle yukarıdaki sorunların açıklanmasına çalışılmaktadır.

— arka kapak —