The Hobbit: An Unexpected Journey Hakkında Çok Kısa Bir Yazı

Hobbit’e gittim, iki haftadır şu ya da bu nedenden ötürü gidemiyordum – nedenler kendilerini biliyorlar aislkdf – ve spoiler yememek için hiçbir yere bakmıyor, okumuyordum.

Bundan sonrası spoiler olur, filmden beklentileri olan okumasın.

Spoiler gözünüze çarpmasın diye sembolik bir ara da yerleştirdim, vicdanım rahat artık :)
Ya ne diyeyim, nasıl diyeyim bilmiyorum. Benim için hobbit ilk kez neredeyse 12-13 yıl önce okuduğum çok güzel, çok bildik bir dünyada geçen bir çocuk masalıydı.
Bu kitabın önce üç film olarak aktarılması kafamı karıştırdı, Yüzüklerin Efendisi’nin her bir cildindeki onca olaya, anlatılması gereken onca şeye rağmen Peter Jackson 3 filmde anlatabilmişti(?). Hobbit’ten üç film üretmek ise epeyce kasarak olacak gibiydi, hah işte, kesinlikle düşündüğüm gibi olmuş!

Aksiyon sahneleri o kadar uzun, o kadar uzun, o kadar akrobatik falandı ki, kendimi bir Görevimiz Tehlike, bir James Bond filmi izlerken buldum sanki. Öte yandan yavaş olması gereken sahneler de bir iyice yavaşlatılmış gibiydi ve onlar arasındaki geçişler hiç de beklentileri karşılayabilecek gibi görünmedi bana.

Kurgusal farklılıklar olmasını elbette bekliyordum, Yüzüklerin Efendisi’ni izlerken de aynı şeyden şikayet etmiştik, bundan kaçış yok gibi. Peter Amca bildiğini okumakta ısrarcı çünkü. Bu yüzden o konuda bilgi/ipucu vermeyeceğim.

Beklentilerim düşük gittiğim için “şikayet edeceğim” de gelmedi aklıma aslında. Tek istediğim üç saatliğine Orta Dünya’da nefes alabilmekti yeniden, aldım, harika da oldu, inkâr edecek değilim. Ama yine de sonuç değişmedi, şikayet etmeyi başarabildim. Çok da üzgünüm bu yüzden…

Devamını da izleyeceğim bu serinin, hatta dvd’sini falan alıp eve koyacağım daha önce yaptığım gibi. Ama dönüp de tekrar izleyeceğim konusunda şüpheliyim, tekrar tekrar izlenebilecek bir eser çıkmamış çünkü ortaya. Sadece Orta Dünya’ya duyduğum sevgi ve bağlılığı sömürmüş olacak Peter Jackson.

Hayalimdeki resim bambaşkaydı.

Kuran-ı Kerim’in İçinde Gizli Ferrari Anahtarı

video formatında, karikatürlerle süslenerek bu kıssanın bize görsel olarak da hitap etmesini sağlayan melik duyar kardeşimden allah razı olsun. dualarımız onunla. (asidflkaisldfkailsşdkfasdf)

alınabilecek muhtemel dersler :

1 – baban sana kuran vermişse, reddetme. sonra manyak adam ölene kadar o hediyeyi masanın üstünde taşıyor.

2 – üniversiteden mezun olduğun gün baban sana kuran veriyorsa, hasta ruhlu bir baba sahibisin, günaydın. baban madem inançlıydı, o saate kadar aklı neredeydi?

3 – üniversiteden mezun olduğun gün baban sana kuran veriyorsa, baban inançlı olmadığı hâlde islâmcı sermayeyle işbirliği içinde olabilir. bu mesajı gözardı etme, baban kadar zengin olabilirsin böylece.

4 – hadi kuran’ı almayı reddettin, baban sana kuran verdi diye ona küsme. baban sana ferrari alabilecek zenginlikte bir adamsa iki kere küsme, salak mısın? ferrari almadı diye küsülür mü lan öyle bir babayla?

5 – mezun olduğunuzda hoppadanak ferrari sahibi olacağını sanacak kadar aklı havada bir salaksan, siktir git bu dünyadan, çok daha iyi.

6 – küstüğün baban öldüğünde dönüp de o ferrari’nin anahtarını bulursan, yıllarca babanın o arabayı ne halt yemeye sakladığını sorma. 2. el bilmem kaç yaşında ama sıfır kilometre bir ferrari sahibi olduğunu hatırla. öp başına koy.
bir ramazan sohbetimizin daha sonuna gelirken, yayında ve yapımda emeği geçen tüm din kardeşlerime allah’tan rahmet diliyorum.

(2010)

Bilim Okumak Cahilliktir

 

Bilim Okumak Cahilliktir

Bilim Okumak Cahilliktir

duymuşsunuzdur, santralistanbul diye bir kampüsü var bilgi üniversitesi’nin silahtarağa’da.
genelde insanların servisler ve özel araçlarıyla ulaştığı bu kampüse eyüp tarafından otobüs ve minibüsle ulaşan azınlığın aktif kullandığı bir arka kapısı daha var tabii.
o arka kapıya giden yolda da “fil köprü” adıyla meşhur bir köprü var haliç’in kaynaklarından birinin üstüne kurulmuş.

işte o köprüdeki her kolonun üstüne yazılmış bu yazı.

sanırım eyüp gençliği mesaj vermek istemiş.

“ilim okumak caiz midir?” diye soracak muhatap da bulamadım, gülümseyerek geçip gittim köprüden!

kuran okumak caizdir, şüpheniz olmasın.

(2010)

 

Elektron Seyfi

Elektron Seyfi

Elektron Seyfi

happy inn oteller zincirinin azerbaycan’da açtığı yeni otelde verdiği hizmet.

bu hizmeti azerbaycan’a giden müşterilerimize nasıl anlatacağımızı bilemiyoruz tabii.

– iyi günler ben önümüzdeki haftasonu bakü’de konaklamak istiyorum.
– tabii, happy inn otel’de müsaitliğimiz var, düşünür müydünüz?
– hizmetleri nelerdir?
– hovuz, cakuzi, seher yemeyi bir de elektron seyfi.

(2010)

 

 

Osmanlı Devleti’nde Aleviler Hakkında Yazılmış Üç Fetva

soru: kızılbaş topluluğunun, dine göre topluca öldürülmesi helal midir? bunları öldürenler gazi, bu öldürme sırasında ölenler de şehit olur mu?
cevap: kızılbaşların topluca öldürülmeleri elbette dinimize göre helaldir. bu, en büyük, en kutsal savaştır… bu yolda ölmek de şehitliğin en ulusudur.
soru: kızılbaşların öldürülmesi, islam sultanına (osmanlı padişahına) düşmanlık besledikleri için mi şarttır, yoksa başka nedenleri de var mıdır?…
cevap: bunlar hem sultana isyan ederler, hem de dinsizdirler…
soru: kızılbaşların önderinin tanrı peygamberinin (muhammet’in) soyundan olduğu söyleniyor. bu durumda, kızılbaşların öldürülmelerinin helal olduğundan biraz kuşku duyulamaz mı?…
cevap: hâşâ, en küçük kuşku duyulmaz. kızılbaşların yaptıkları kötü işler, o temiz peygamber soyuyla bir ilgilerinin olmadığını göstermeye yeter. ayrıca babası ismail (söz konusu şah ismail’dir) ortaya çıktığında, imam ali er-rıza ibni musa el-kazım’ın mezarının bulunduğu ve diğer yerlerdeki büyük seyyidleri zorlayarak kendi soyunu da onlarınkinden göstermek istedi. direnenleri öldürttü. bazı seyyitleri kıyımdan kurtulmak için bu isteğe boyun eğmişler, fakat dikkat edenlerin anlayabilmesi için de onun soyunu kısır bir seyyide bağlamışlardır.
ayrıca, soyunun peygambere dayandığı doğru olsa bile, dinsiz olunca diğer kâfirlerden ayrımı kalmaz. ancak ve ancak doğruluğu tartışılmayacak olan kutsal şeriat töresine uyanlar ve onun sağlam kurallarını koruyanlar peygamber soyundan olabilir. örneğin, kenan, nuh peygamberin oğluydu ama onun yolundan çıkmıştı. nuh peygamber, kenan’ın kurtulması için yalvardığında, tanrı, “o senin soyundan sayılmaz…” demiş, kenan da, öbür kâfirlerle birlikte boğulup cezalandırılmıştı…
eğer büyük peygamber soyundan gelmek azabdan kurtulmaya yetseydi, âdem peygamber soyundan geldikleri için, bütün kâfirler bu dünyada ve öbür dünyada asla azaba düşmezlerdi…
soru: kızılbaşlar, şii olduklarını söylüyorlar, “lailahe illallah” diyorlar. kendilerine karşı uygulanan bu ölçüde sıkılığın nedeni nedir? ayrıntılı ve geniş geniş açıklar mısınız?..
cevap: onlar şii de değildir. zaten, “yetmiş üç yoldan ehli sünnet dışındakiler yanacaktır…” diyen peygamberimiz durumu aydınlatmıştır. kızılbaşlar, yetmiş üç yolun tam olarak birinden değildirler. her birinden bir parça kötülük ve bozgunculuk alıp kendi isteklerine göre yarattıkları sapıklık ve küfürlerine katarak bir sapıklık ve dinsizlik mezhebi kurmuşlardır. bu kötü durumlarını gün gün artırmaktadırlar. bunların sürüp giden, bilinen suçlarına bakarak kutsal din yasalarına (şeriate) göre şu yargılara varırız:
o zalimler, ulu kuran’ı, kutsal şeriatı ve islam dinini hafife almakta, dinsel kitaplara söverek ateşe atmaktalar. gerçek din bilgilerini (şeriat âlimlerini) bu bilgileri yüzünden kırmakta, önderleri olan sapık haini tanrı yerine koyarak ona secde etmekteler. ayrıca haram olduğu sağlam ayetlerle saptanmış olan bütün yasakları da helal sayıyorlar. ayrıca ebi bekr ile ömer’e lanet ettiklerinden dolayı da kâfirdirler. ayrıca, doğruluğu tartışılamayacak olan ayşe’nin (peygamberin ailesi) erdemine ilişkin birçok ulu ayet inmişken, bunlar ayşe anamıza dil uzatarak kuran’ı yalanlamakta ve böylece de kâfir olmaktalar. ve yine ayşe’ye yönelik suçlamaları ile peygamberimizin kutsal büyüklüğüne leke sürerek bu yolla peygambere sövmüş sayılırlar. bu yüzden bütün kızılbaşların, büyüğü küçüğü ile, kentleri ve eserleriyle yok edilmeleri şarttır. bunların kâfir olduğundan kuşku duyanlar da kâfir olur…
kızılbaşlar, imam-ı âzam ve imam süfyan-ı servi’ye göre, eğer tam anlamıyla tevbe eder de islamiyete dönerlerse ölümden kurtulurlar. fakat imam malik, imam şafii, imam ahmed bin hambel, imam leys bin sad, imam ishak bin rahuya ve öteki din bilginlerine göre bunların tevbeleri de kabul edilmez. elbette boyunlarının kesilmesi gerekir.
hazret-i imam (ebi hanife) onların hangi yanın inancını benimserlerse o yandan olacaklarını söylemiştir. bu yargı bilinir…
kızılbaş askerleri için ne yapılması gerektiği konusunda bir ikilik yoktur. (öldürülmeleri gerekir.) fakat köylerde ve kentlerde kendi hallerinde doğrulukla oturup kızılbaşların nitelik ve davranışlarından arınmış, dışları da buna uygun kimselerin, yalanları ortaya çıkmadığı sürece, diğerlerine uygulanan uygulamalardan (katliamdan) kurtulmaları gerekir.
kızılbaşların öldürülmeleri, diğer kâfirlerin yok edilmelerinden daha önemlidir. örneğin medine çevresinde kâfir çokken ve şam henüz ele geçirilmemişken, ebi bekir kâfirlere saldırmayı değil, yalancı müseyleme’ye bağlı bu döneklere saldırmayı yeğlemiştir. hazreti ali zamanında haricilerin kırılması da böyle olmuştur. bu kesimin kötülükleri çok büyüktür. bunların kötülüklerini yeryüzünden silmek için çok çaba harcamak, ne gerekirse yapmak lazımdır.
“kendisinden yardım istenilen ve kendisine bağlanılan allah’tır. ey tanrım, günahlarımızı ve işlerimizdeki taşkınlıklarımızı affet. ayaklarımızı sağlam yere bastır. kâfirlere karşı bize yardımcı ol.”
“bunu, efendimiz ve en üstünümüz, zamanın büyüğü, islam ve zafer diyarının müftüsü ebussuud yazdı. sene: 955 (1548).”

 —

müslümanlar! bilin ve öğrenin ki şu kızılbaş toplumunun başkanları erdebil-oğlu şâh ismail’dir. peygamberimiz aleyhisselâmm şerîatini ve sünnetini ve islâm dinini ve din bilgisini ve kur’ânı küçümsedikleri ve de allah tâlâ’nın haram kıldığı günahlara helâldir dedikleri ve kur’ân’ı ve mushafları ve şerîat kitaplarını hor görüp ateşte yaktıkları ve de bilginlere ve dindarlara ihanet edip öldürüp mescitlerini yaktıkları ve de pis başkanlarını tanrı sayıp secde ettikleri ve de hazret-i ebu bekir’e ve hazreti ömer’e sövüp halifelik halifeliklerini inkar edip sövdükleri ve de peygamberimizin şeriatını ve islâmı yok etmeye kast ettikleri, bu anılan ve de bunların şeriata karşı söz ve davranışları bu fakire ve diğer islâm âlimlerine göre tevatürle bilinip açıkça belli olduğundan biz dahi şeriat’ın hükmü ve kitaplarımızın nakli ile fetva verdik ki adı geçen toplum kızılbaşlar-kâfir ve dinsizdirler ve de her kimse ki onlara uyup o sapık dinlerine razı ve yardımcı olurlarsa onlar da kâfir ve dinsizlerdir. bunlari dahi öldürüp, toplumlarini darmadağın etmek tüm müslümanlara vacip ve farzdır. müslümanlardan ölen said ve şehid olup cennete girer ve onlardan ölen aşağılık cehennemin dibindedir, bunların hâli kâfirlerin hâlinden daha fena ve çirkindir. zira bunların kestikleri ve avladıkları ister doğan’la ister ok ile ve av köpeği ile olsun murdardır ve nikâhları gerekse kendilerinden ve gerekse başkasından alsınlar bâtıldır ve de bunlara kimseden miras yoktur.bir bucak halkı bunlardan olsa da) allah yardımcısı olsun osmanlı padişahına gerekir ki bunların (kızılbaşların) ileri gelenlerini öldürüp mallarını ve kadınlarını dahi ve çocuklarını islâm gazilerine taksim ede ve bunları ele geçirilince tövbeliklerine ve pişmanlıklarına inanmayıp öldürülmeli ve de bir kimse ki vilayette olup onlardan olduğu bilinirse ya da onlara giderken yakalanırsa öldürülmeli ve tüm bu toplum hem dinsizdir ve hem bozguncudur, iki yönden katledilmeleri vaciptir. ey allahım dine yardım edene sen de yardım et ve müslümanları hor göreni sen de hor gör, (bu fetvayı veren) sanı görez adıyla meşhur el-müftü hamza”

(padişah yavuz sultan selim’in şeyhülislami müftü el hamza’nin kizilbaşlarla ilgili fetvasi – 1512 )

bu yerde adı zikri dolaşan, bütün zamanlarında tanındığından dolayı varlığının açıklanmasına gerek duymayan, rahman ve rahim adıyla ; şah ismail’in ve din gününe (kıyamet) kadar lanetlenmiş guruplarının ve tebalarının yenik zelil askerlerinin küfrü hususunda hamd kerim, kuvvetli büyük olan allah içindir. övgü doğru yola rehberlik eden hz. muhammet’i ve doğru dinde ona uyanlar (övgüler olsun) şianın (şah ismail ve tebasının) kendi imanlarından başka doğru yola götüren imam, imamlığını ilk dört halifenin halifeliğini inkar ettikleri, imam ebu bekir’le, imam ömer’, imam osman’a (yüce allah hepsinden razı olsun) açıkça küfür ettikleri sünni memleketlerinden bir çok yere hakim oldukları, oralarda boş mezheplerini ortaya koydukları, haberleri ard ardına geldi, müslüman ülkelerde bu durumun etkileri çoğaldı. şeriatı ve ona uyanları küçümsüyorlar, bu şeriatla içtihat edenlere kendi mezheplerinin tersine, müctehatlarının mezheplerinde zorluk olduğunu ileri sürerek (şeriate tabi olanlara) sövüyorlar. tarikatlarının liderine de şah ismail adını verdiler.

onlar şah ismail tarikatinin metodunun son derece kolay olduğunu ileri sürüyorlar. şah ismail’in “helaldir” dediğini helal, haramdır dediğini haram sayıyorlar. . şah şarabı helal kılsa, şarap helal oluyor. özetle, küfürlerinin çeşitleri, dinden dönmeleri küfürlerinde şüphe etmiyoruz. sürekli gelen haberlerle bize ulaşmıştır. ülkeleri dar’ul-harb’tır. erkeklerinin ve kadınlarının nikahı geçersizdir. onların çocuklarının her biri zina çocuğudur. onlardan birinin kestiği hayvan (ölü) mundar olur, her kim bir kadınları ve çocukları helal olur. adamlarına gelince, onlar müslüman olmadıkça öldürülmeleri zorunludur. müslüman olduklarında, zındıklıklarının tersine, diğer müslümanlar gibi hür olurlar. insanlardan birisi (darüs-selâmı)-(şeriatın hüküm sürdüğü) terk etse bile, onların dinini seçse, onun da kesinlikle katli vaciptir.

(padişah yavuz sultan selim’in veziri şeyhülislam ibni kemal’in çaldıran savaşiyla ilgili fetvası)

Darağacından Notlar – Julius Fuçik

çevirisi şemsa ilkin’e ait, türkiye’de birinci baskısı 1974 yılında gerçekleştirilmiş fevkalade kitap.

james aldridge’in kitap üzerine yazdığı kısa bir yazıyı ve aloys skoumal’in ingilizce basıma yazdığı önsözü ve iki fuçik’in de kitabın başına eklenen notlarını klavyeye basabildiğimce aktaracağım müsaadenizle.

— kitap üzerine — (james aldridge)

iris morley, bir kitabında şöyle yazıyor : <<bazı durumlarda bir adamı öldürmek ona yapılabilecek en büyük kötülük değildir.>> naziler, yalnızca öldürmede değil, yalnız fizik işkencede değil, insanı aşağılama, onurunu kırma, umuduna ve hayata bağlılığını yoketme ve ussal yetilerini yitirimede de uzmandılar. üstünlük tutkularını beslemek için aşağılık diye sınıflandırdıkları slav, yahudi ve komünistleri zulüm ve işkenceyle fizik ve manevi bakımdan yoketmeyi kendilerine görev sayıyorlardı.

ama onlar çoktular, nazilerin, hayatlarını ve inançlarını yoketmek için ellerinden geleni yapmalarına rağmen tükenmez slav, yahudi ve komünist vardı. fuçik’e işkencede bildikleri bütün yöntemleri uyguladılar ve manevi baskı yapılar, ama bu kitabın yazarı, bir deri bir kemik kaldığında bile, son nefesini verirken bile, hem de maddi ve manevi bakımdan onlardan üstündü, yüceydi. bu yüceliği kitabının her satırında görebilirsiniz.

siz, komünistler, sosyalistler, ingilizler, bu kitabı okuyun, sonra yollarınızı yürürken bu adamın kendine ve başkalarına olan inancının kaynağını düşünün.

bu kitabın dehşetinden ürkmeyin, kitabı bitirdiğinizde, faşizmin kanlı zulmünü değil bu zulüm karşısında insanlığından, onurundan, inancından hiç bir şey yitirmeeyen adamı, fuçik’i düşüneceksiniz. o, bu kitabıyla, bize, insanlık onurunu korumanın yordamını öğretti. özünde, bu yazılar hiç de darağacından notlar değil zafer yolundaki insanlığın bir öncüsünün bulunduğu ileri noktadan geriye, bize gönderdiği bir mesaj’dır.

— kitap üzerine —

— ingilizce bu basıma önsöz(*) — (aloys skoumal)

jack lindsay’e (**), julius fuçik’in darağacından notlar adlı kitabının ingilizce basımına kısa bir giriş yazacağıma, istekli ama biraz da düşüncesizce, söz verdiğimde bu görevin güçlüklerini kavramış değildim. julius fuçik gibi tepeden tırnağa çek, tepeden tırnağa insan, tepeden tırnağa bir yeraltı savaşçısı olan bir adam hakkında ne yazabilirdim ki onu yabancı okuyuculara tam gerçeğine, tam derinliğine uygun biçimde tanıtabileyim? fuçik’in kendine özgü özelliklerini tam olarak yansıtabilmek için onun derin kişiliğine nasıl yaklaşabilirdim? fuçik’in eşsiz değerlerini, büyüklüğünü ve çekiciliğini kağıt üzerinde nasıl somutlaştırabilirdim? bu sorular beni hayli düşündürdü, ve düşüncelerimi kağıda dökmemi hayli geciktirdi. sonunda onun eşsiz kitabını tanıtmanın en doğru yolunu, yazarın hayatına ilişkin belli başlı olguları yazmak ve buna kendi sözlerimi eklemek olacağına karar verdim.

prag’da yirmi üç şubat bin dokuz yüz üç günü doğan ve sekiz eylül bin dokuz yüz kırk üç günü berlin’de idam edilen tarihçi ve eleştirmen, ama her satırını işçi sınıfı ideolojisi açısından yazmış olan julius fuçik’in, bir aydın ama kalemini nasıl bir silah gibi kullandıysa, silahını da bir yeraltı savaşçısı olarak kullanmış olan julius fuçik’in hayatı eylemlerinden ayrılmaz bir hayattır. fuçik, öğrencilik yıllarından başlayarak, ajitatör, örgütçü ve yazar olarak çalışmış, şaşılacak derecede inandığı sosyal devrime hayatını adamıştı. trovba dergisinde yazardı. komünist basına baskı ve yıldırma yöntemleri uygulandığı bir dönemde liberal salda gazetesi fuçik’i yazar kadrosuna alabilmek için(!) büyük çaba harcamıştı. fuçik, ayrıca, rude pravo, halo noviny adlı günlük gazetelerde de yazardı. fuçik, sırf kendi yetenekleriyle, zekâsıyla, bilimsel bir temeli olan bilgisiyle değil, taviz vermez ve korkusuz tutumuyla da kendisini kabul ettirmesini bildi, ve bunun sonucu olarak da genellikle büyük saldırılara, büyük cezalara hedef oluyordu.

sovyetler birliğine iki kez gizli olarak gitti. 1930 yılında yaptığı ziyaret kısa sürdü, ikinci gidişinde, 1934 – 1936 yılları arasında rusya’da kaldı. o arada orta asya’yı da dolaştı. alman işgalinden sonra çekoslavakya’da kaldı, illegal yayınlar örgütledi ve yönetti, komünist yeraltı hareketinin liderlerinden biri olarak 1942 nisa’nında tutuklandı, on sekiz aysonra da idam edildi.

prag
‘daki hapishanelerin en ünlülerinden biri plan pankrast’da kaldığı günlerde yazdığı ve sempatizan bir çek gardiyan eliyle dışarı çıkarttığı bu yazılar, hayatı boyunca yazdığı birkaç düzine yazının en güzelleridir.

celladın ipinin gölgesinde, işkencecilerin kan içinde bıraktığı parmaklarla yazılmış bu yazılar, insanlığa olan inancın, insanlığın gelecek mutlu günlerine inanmanın verdiği güçlülüğü de kanıtlamaktadır. ortaçağ şartları içinde güzel olan ortaçağ yiğitliğinin yaşadığımız çağda güdük kaldığını gösteren çağdaş yiğitlik; onun yiğitliği halkın yaratıcı gücüne, halkın geleceğine inanmışlığın geleceğe giden yolları kesmiş olan gerici zalim güçlerle savaşmanın bilinçi olmanın boyutları içindedir. çağdaş yiğitliğin bir örneğidir fuçik. halkın güzelliklerini, iyi, doğru, sağlam yanlarını özümlemiş, dağa doğrusu, yaşayacak olanı kendi yapısında kişilik haline getirmiştir.

onun halka verdiği önem halkın dilini kullanmasından da belli. halkın söyleyiş güzelliklerini, esprisiniama hiç zorlamasız kullanmıştır. fuçik, nasıl sosyal alanda köhne olanı yıkmaya, yeni ve yaşayacak olanı yapmaya hırslı bir mimarsa dil alanında da halkın gzelim malzemesini anıtlaştıran bir mimardır. bu yazılarındaki olgular, canlı ve düzenli bir biçimde yansıtılmıştır. bölümlerden bazıları, özellikle insan tasvirleri, gazeteci olan fuçik’in eşsiz bir üslûpçu olma yolunda şaşılacak gelişmeler gösterdiğini ortaya koymaktadır. ne yazık ki, fuçik, çekoslavakya’nın işgalinden bir gün sonra başladığı ve amamlayamadığı romanından başka edebi yeteneklerinigeliştirme fırsatı bulamamıştı. ama, edebi gücü, bir bakıma, incelemelerinde ve eleştirel yazılarında da kendini göstermektedir. yeniden canlandırma döneminin kadın romancılarından bozena nemcova ve 1848 devrimcilerinden karel sabinda üzerineyaptığı incelemelerde bu yeteneklerini, dikkati çekecek biçimde, kullandığını görüyoruz. 19. yüzyılın sonlarında ürünler veren romantik şair julius zeyer’in eleştirişinde de bu özelliği görmek mümkündür.

bir başka deyişle de fuçik’in bu kitabında beni etkileyen unsur, duygusal ya da edebi değildir. beni yazıların ruhu etkiledi daha çok. yazdıkları, fuçik’in dürüst, güvenilir, duru kişiliğini yansıtmaktadır. kitaptaki her bir sözcük onun sözcüğüdür. kitabı okurken onun sesini duymamak elde değil.

okuyucudan, fuçik’in başından geçenleri dramatize ettiği ya da kahramanlara inandığı sanısına kapılmamasını dilerim. gerçek dışı hiç bir söz yoktur yazılarında. kitabında, kendini ve duygularını, yeri ve zamanı, baştan sona kadar olduğu gibi yansıtmıştır. bu kitapta, onun gerçek kişiliği, yürekli, güçlü ve neşeli fuçik, sanki hayattaymış gibi sade bir biçimde yaşamaktadır.

benim 1920 yılında tanıdığım fuçik, bu kitapta soluğunu duyduğum fuçik’tir.

fuçik’in kişiliğini, kendi tanıdığım, çağdaşlarının tepkiyle karşıladığı yargılarına sımsıkı bağlı kişiliğini anlatmaya çalışacağım. insan olarak, sade, açık yürekli, dostluk duygusu yüksek bir insandı. geniş bir bilgiye sahipti, eleştirici bir bakışı vardı. kesin tavır koyarak muhataplarını kışkırtırdı. orta yol tanımamış biriydi. tartışmalarda derinleşmeyi sağlar, sonra açık bir dille konuyu toparlayarak devrimci doğrultuda çözüme bağlardı. christopher caudwell’in zekasıyla gabriel peri’nin militanlığı guçik’de birleşmişti. her ikisiyle de ortak yanı yalnız yargıları ve inançları değil, dürüstlüğü ve ölümde öte köy tanımayan yürekliliğiydi de. benim anılarımdaki fuçik, bu fuçik’tir ve bu kitaptaki devrimci işte bu fuçik’tir.

okuyucunun, onun kitabından alacağı bir ders daha var: bu, ulusal psikolojiyle ilintili militan karakter gösteren bir derstir. bu ders, okuyucunun, gelecekte güçlükler karşısında yılgınlığa uğramamasını sağlayacaktır.

fuçik’e saygım sonsuz. bu bir anlamda fuçik’lere, dünya devrimcilerine saygımla özdeştir. fuçik yaşıyor çünkü. devrimler sürdükçe de yaşayacaktır.

(*) stephen jolly çeviririsi : key books yayınları, 1951. londra
(**) key books, anahtar kitaplar adıyla gerçekten sosyal mücadelenin anahtar kitaplarını yayımlamış olan bir sosyalist şair.

— ingilizce bu basıma önsöz —

— bir not — (augustina fuçik)

ravensbrück’deki toplama kampında, bir hapishane arkadaşımdan, kocam julius fuçik’in 23 ağustos 1943’te berlin’deki bir nazi mahkemesi tarafından ölüme mahkum edildiğini öğrendim.

daha sonra akıbeti hakkındaki sorular ise kampı çevreleyen yüksek duvarlarda yankılanıp kalıyordu.

hitler almanya’sının mayıs 1945’deki yenilgisinden sonra, faşistlerin işkenceyle öldürmeye vakit bulamadıkları mahkumlar serbest bırakıldılar. ben de onlar arasındaydım.

kurtarılmış anayurduma döndüğümde tıpkı, alman istilacıları tarafından sürüklenip sayısız işkence cehennemlerine atılan kocalarını, karılarını, çocuklarını, babalarını ve analarını arıyan binlerce başka insan gibi ben de durmadan kocamı arayıp durdum.

ayrıca julius fuçik’in, prag’da pankarts hapishanesindeyken notlar yazdığını öğrendim. hücresine kağıt ve kalem getiren, sonra kağıtları tek tek dışarı kaçıran kimse a. kolinski adlı bir çek gardiyandı. bu gardiyanla tanıştım ve sonunda kocamın pankarts hapishanesinde yazdığı notları bir araya getirdim. numaralanmış olan sayfalar, bir çok sadık insan tarafından saklandıkları yerlerden çıkartıldı ve burada, okuyucuya julius fuçik’in hayatı boyunca sürdürdüğü çalışmanın son bölümü olarak sunuluyor.

— bir not —

— önsöz — (julius fuçik)

vücut dimdik, eller dizler üzerinde kenetli, gözler, eski petchek bankası olan binanın bir odasının sararmakta olan duvarına mıhlanmış, hazırol vaziyette oturmak, elvet, düşünmeye elverişli bir durum olmasa gerek. ama insanın düşüncelerini hazırol vaziyette durmaya kim zorlayabilir ki?

kimliğinive burada ne zaman yaşadığını bilmediğimiz birisi, bir zamanlar, petchek binasındaki bu salona sinema adını takmış. almanlar buraya ıslahane diyorlardı, ama sinema dahice bir buluştu. bu geniş alanda sorguya çekilenlerin üzerinde dimdik oturdukları altı tane uzun sıra vardı. bir sonraki sorguyu, işkenceyi, ya da ölümü bekleynlerin dimdik ileri bakan gözlerinin tam karşısındaki çıplak duvar, şimdiye kadar filme alınıp da ekran üzerine yansıtılan sahnelerin sayısını kat kat aşan sahneleri oynattıkları bir ekran haline geliyordu. insanın bütün bir hayatının filmi, ya da hayatının önemsiz bir anının filmi, anasının, karısının ya da çocuğunun filmi, darmadağın olmuş evinin ya da mahvolmuş hayatının filmi. yiğit yoldaşlar – ya da ihanet – üzerine filmler. nazi-aleyhtarı bir broşür verdiğim adamın, yeniden akmaya başlayan kanın, elimi sımsıkı kavrayarak sadakatini sürdürmeme yardım eden elinfilmi. dehşetle ya da cesur kararlarla, nefretle ya da sevgiyle, korkuyla ya da umutla dolu fimler. sırtımız hayata dönük, burada her birimiz her gün kendi gözleri önünde ölüyordu. ama hepimiz yeniden doğmuyorduk.

hayatımın filmini yüz kere, binlerce ayrıntılarıyla gördüm. şimdi onu yazmaya çalışacağım. celladın ipi, ben bitiremeden boğazımı sıkarsa, geride mutlu son’unu yazacak milyonlarca insan var.

1943 ilkbaharında, prag’daki pankarst gestapo hapishanesinde yazılmıştır.

— önsöz —

basımı hâla mevcutsa yeni basımını, yok eğer değilse, eski basımını arayıp bulmanızı öneriyorum.

Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi Programı

Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi Programı

2

3

4

5

6

7

8

9

 

Kaynak : İlke Dergisi, Cilt 2/sayı 7, 1974 Temmuz

Bu değerli metni benimle paylaşan eski ekşici, şimdi twitter sakini bezgin’e en içten teşekkürlerimi sunarım.

https://twitter.com/bezgin21