Bugünkü Çin Hangi Yolu İzliyor

çkp on birinci merkez komitesi 3. genel toplantısı, hua guofeng ve ye cienying’in önemli konuşmaları ve beijing review’de yayınlanan belgeleri içeren, aydınlık yayınları tarafından çevirilmiş ve birinci baskısını 1980 yılında yapmış kitap.

— arka kapak —

çin toplumu hakkında sağlam belgelere sahip olmak kamuoyu için özellikle gereklidir. çünkü dünyanın bu en kalabalık ülkesinde gerçekten büyük değişiklikler oluyor ve söz konusu gelişmeler, süper devlet hegamonyacılığına ve savaş tehlikesine karşı dünya birleşik cephesinin durumunu, dolayısıyla da ülkemizin kaderini yakından ilgilendiriyor. sosyalizmin ne demek olduğu ve bugünkü çin’in hangi yolu izlediği, sadece devrimciler tarafından değil, büyün türkiye halkı tarafından tartışılmalı ve öğrenilmelidir. okuyu olup biteni kendi kafası ile düşünüp değerlendirebilmelidir. biz, bu çabaya yardımcı olmak amacıyla türlü resmi çin metinlerini bir araya getirdik ve bunları incelemeye sunuyoruz.

çin’in sosyalizmin yolunu mu, kapitalizmin yolunu mu, marksizm-leninizm-mao zedung düşüncesini mi, revizyonizmi mi izlediği sorusunun yanıtını önyargısız olarak okuyucuya bırakıyoruz.

— arka kapak —

çin’de proletarya demokrasisi ve proletarya diktatörlüğü, çin’in sosyalist hukuk sistemi gibi, çin’i ve geçmişini anlamamıza yarayacak ilginç yazılar içeren bu kitap bulunmalı ve okunmalıdır.

Reklamlar

Filiz Çayevi – Ankara

80’lerin ikinci yarısında ankara’da sakarya caddesi’nin sol tarafındaki -çiçekçilerin olduğu- caddede yerin iki kat dibinde açılan ve iki-üç yıl öncesine kadar da mekânını değiştirmemiş olan çayevi.

açıldığı yıldan bu zamana kadar, devrimcilerin uğrak yeri olmuş olan bu mekân doksanlarda bir ya da iki kez bombalanmış/bombalanmasına teşebbüs edilmiştir.

duvarlarında nâzım’ın, ahmed arif’in, yılmaz güney’in şiirleri olan filiz çayevi, birkaç yıl önce yine aynı caddede birkaç bina yukarıya, daha da önemlisi zeminin dört kat üstüne taşınmıştır.

sahibi erdal abi – ki kendisine 5 yıl boyunca orhan abi dedim-, sözde para kazanmak için koyduğu müzik kutusundan istedikleri müziği çalabilmeleri için para dahi verirdi müşterilerine, hâla para veriyor mu bilemiyorum.

sadece halk müziği ve protest müzik dinlenebilen, sevgiliyle romantik dakikalar geçirmek için değil, dostlarla çay içip sohbet etmek için gidilebilecek bu mekân, sanırsam ankara’da kalitesini bozmadan müşterilerine yirmi yıldır hizmet veren tek mekândır.

Tercüme Heyeti ve Tercüme Bürosu

Hasan Âli Yücel’in birinci neşriyat kongresi’nde dünyayı, özellikle batıyı tanımak zorunluluğunun altını çizmesi ve “bu zorunluluk, bizi geniş bir tercüme seferberliğine davet ediyor,” demesinin etkisiyle kurulan tercüme heyeti, ilk toplantısını 28 şubat 1940’ta, ankara’da yapmıştır.

Dr. Adnan Adivar ‘ın başkanlığında dört toplantı yapan heyet, Tercüme Bürosu’nu kurmuştur. Nurullah Ataç’ın yönettiği büronun üyeleri arasında Saffet Pala, Sabahattin Eyüboglu, Sabahattin Ali, Bedrettin Tuncel, Enver Ziya Karal ve Nusret Hızır vardır.

Bu büro sayesinde 1946 yılının sonuna gelindiğinde, dünya edebiyatı klasiklerinden 496 eser Türkçe’ye kazandırılmıştır.

Bu eserlerin yanında, önemli filozofların kitaplarını da Türkçe’ye kazandırılması da Tercüme Bürosu sayesinde olmuştur.

Ayrıca 19 Mayıs 1940 yılından itibaren iki ayda bir yayımlanan Tercüme Dergisi de, varlığını Hasan Âli Yücel ve Tercüme Heyet’ine borçludur.

Liberal Çiftlik – Uğur Mumcu

arka kapağındaki yazısıyla bile eleştirisinin ne kadar eğlenceli ve kaliteli olabileceğini anlatan uğur mumcu kitabı. sakıncalı piyade’den sonra en güzel kitabıdır yazarın, sonra da söz meclis’ten içeri gelir. george orwell’ın kitabıyla yan yana durur kütüphanemde. Birini elime aldığımda, diğerini alırım, okuyacağımda ise ikisini de okurum.

— arka kapak —

ekonomimiz alaturka, liberalizmimiz arabesk, sermayemiz nazlı, iş adamımız narindir. ekonomide serbest, siyasette greko-romen güreşiriz. uçan kuşa borcumuz var, uçmayana hıncımız… devrim yasak, evrim sakıncalı, döneklik yararlıdır azgelişmiş demokrasimizde.

şimdiye kadar kızarak yazdım anlamadılar; şimdi gülerek yazıyorum, belki anlarlar!”

— arka kapak —

Yaprakların Trajedisi – Charles Bukowski

kuraklığa uyandım ve eğreltiotları ölüydü,
saksı çiçekleri mısır gibi sararmış;
kadınım gitmişti
ve boş şişeler kanı çekilmiş cesetler gibi
sardı beni işe yaramazlıklarıyla;
güneş hala iyiydi ama,
ve ev sahibemin notu bükülmüş
hoş ve talepsiz sararmışlığında; şimdi gereken
iyi bir komedyendi, eski tarz bir şakacı
absürd acı üzerine şaka yapacak; acı absürddür
çünkü vardır, hepsi bu;
dikkatle traş ettim eski bir jiletle
bir zamanlar genç olan ve
dehası olduğu söylenen adamı; ancak
yaprakların trajedisi bu işte,
ölü otlar, ölü bitkiler;
ve karanlıklar bir hole yürüdüm
ev sahibemin dikildiği
tüm nefretiyle dediğim dedik,
sallayıp şişman, terli kollarını
canın cehenneme diye yırtınıp
yırtınıp kira kira diye
çünkü yamuk yapmıştı dünya
ikimize de.

Halı Saha

neden bilmem bizim ailecek ısınamadığımız bir mekândır.

babamla birlikte uzun süre halı sahaya topa gittik. oynamayı bildiğimden değil ha, maksat spor olsun.
4,5 derece miyop gözlerle oradan oraya koşmaktan başka bir şey yapamıyordum zaten, kaleye geçtiğimde de topun gol olmaması için bana çarpması gerekiyordu.
netekim gözlüğüme çarpan bir topun kaşımı ve yüzümü dağıtmasından sonra bende top fobisi başladı, bıraktım halı sahayı.

düşünüyorum da, şaka değil, o günden beri korkarım ben toptan, mahallede oynayan çocukların topu kaçıp da önüme gelse, ona dokunmamak için karşı kaldırıma geçerim, o derece.

neyse efenim, bir gün evde çok afedersiniz malak gibi yayılmış televizyon izliyorum, babam da halı sahada. birden telefon acı acı inildemeye başladı. acılı haber verecek hattın öteki ucundaki,telefonun çalışını arabesk bir tarzda betimlemem lazım. açtım telefonu, bizim osman abi : “lau mecnuan, ha pu seniun baban diştü kolinu kırdı!”
o cümleyle 7 dakika 12 saniye uğraştım, şuraya aktarabilmek için, doğru sesi yakalayamadım. yarı laz yarı egeli bir adamın konuşmasını tahayyül etmeye çalışın, öyle işte!

ne yapacağım, atladım arabaya gittim hastane’ye. içeri girdim, bizimkileri gördüm, epeyce kişi toplanmış zaten.
ben üzgünüm, panik halindeyim vs. vs. kolay değil babamın kolu kırılmış hastaneye kaldırılmış. ama gelin görün ki içeridekiler endişeli ama arada kıkırtılar kaçıyor, yarım ağız kahkahalar duyuluyor bizimkilerden.

hani osurur gibi gülmek vardır ya çok afedersiniz, öyle gülüyor pezevenkler.

gittim hemen yanlarına, bir telaş sordum ne olduğunu. osman abi hevesli “durun yahue ben anlatacağum!” dedi. ben panikle, “aman osman abi, sen anlatma da kim anlatırsa anlatsın” dedim, alındı ama sustu en azından. derken bir başkası sözü alma nezaketi gösterdi :

“bu senin baban var ya! aslan adam canım! aslan ki ne aslan! kıh kıh kıh! yahu ne oldu biliyor musun? maç başlamadan kırdı kolunu! kale direğinden düştü! ahahahahahaha!”

ne dersiniz? lütfen düşünün, bu söze ne dersiniz? kale direğinden düşmek ne demektir? başkasına sordum, yine öyle. başkasına aynı… kale direği diyor gülüyorlar… baktım olacak gibi değil, babamı bekledim anlatması için. sonunda alçıya alma işlemi falan bitti, çıktı sapsarı bir suratla. garibimin acı eşiği düşüktür, hiç gelemez böyle şeylere.

attım arabaya eve götürdüm, yolda da dayanamadım soru yağmuruna tuttum babamı. anlatmak istemediği için sarıdan kırmızıya, kırmızdan mora döndü rengi ihtiyarın… ve en sonunda pes edip anlatmaya başladı :

“maç daha başlamamıştı, ısınayım dedim ben. kale direği var ya hani, ona tutunup barfiks çekeyim dedim. kaleye geçmişim nasılsa, keyfim yerinde. zıpladım, zıpladım, sonunda tutunmayı başardım direğe. asılıyorum asılıyorum çekemiyorum kendimi yukarı. asılıyorum asılıyorum olmuyor. ben de sallanmaya karar verdim. salıncakta sallanır gibi sallanmaya başladım direkte. bir ileri bir geri gidip gelirken ayağımın teki ağlara takıldı. düşün işte, eller direkte, tek ayak ağda kalakaldım havada. inadına herkes de uzakta, ama iyi de oldu uzakta olmaları, görmediler halimi. neyse, baktım seslensem karizmayı çizdireceğim, kendim kurtulmaya çalıştım. diğer ayağımı uzattım, güya ötekini kurtaracağım o ayakla. ne olsa beğenirsin? öteki de takıldı ağlara. namertlerin ikisi de çıkmaz oldu. uğraşıyorum olmuyor, çırpınıyorum olmuyor. tek ayak neyse de, iki ayak takılıyken yardım istemek daha kötü. dalga geçmezler mi adamla? şöyle bir baktım yere, dedim ‘hüseyin sen ellerini bırak, hızlıca yere koyar o şekilde korursun kendini düşmekten. en azından şınav çekiyor gibi görünürsün'”

burada araya girmek zorundayım, çünkü tam anlatının o kısmında ben osurur gibi gülerek babamın sözünü kestim :

– ne yani? sen şimdi iki metreden ellerini bırakıp yerde durabileceğine mi inandın?”
– ne var? yapamayacağımı mı düşünüyorsun?
– yok canım, aslan babam sen yaparsın tabii. ee sonra ne oldu?
– ne olacak… kale direği tahmin ettiğimden yüksekmiş!
– vah vaaah…
– mecnuuun…
– tamam baba tamam, büyük geçmiş olsun!

demem o ki efenim, o olaydan sonra babam halı sahayı bıraktı. bir daha da yakınından bile geçmedi.

anlı şanlı bir jübile oldu kendisi için. aslan babam hiç sevmezmiş zaten halı sahada maç yapmayı!

Matematik ve Aydın – Ali Nesin

Çoğu aydının matematiğe karşı takındıkları tavrı tuhaf bulduğumu söylemeliyim. ve bu yazıyı da bunu söylemek için yazıyorum.
Dikkatinizi çekmiştir, matematiği bilmemek, matematikten anlamamak neredeyse bir övünç kaynağıdır, aydınlar arasında bile.
Geçenlerde günde üç öğün gazete ve dergilere yazı yazan biriyle karşılaştım.
– Lisede, dedi, matematik yüzünden aynı sınıfta üç kez kaldım…
Sonra da matematiğinin ne kadar kötü olduğunu ballandıra ballandıra, allaya pullaya, güle oynaya anlattı. Belli ki gurur duyuyordu, öylesine ki içimden, “Sizin bir heykelinizi dikelim matematikten anlamadığınız için,” demek geldi.
Deneyimim, toplumun matematikçileri çok zeki insanlar olarak algıladığını gösteriyor. örneğin, bir çocuk matematik dersinde başarılıysa, anababası,
– Maşallah, der, matematikte sınıf birincisi, çok zeki bir çocuk amcası…
Ama çocuğun matematiği iyi değilse, hiçbir anababa,
– Bizim çocuk çok aptal, matematiği birtürlü kavrayamıyor, demez.
Demek ki bir insanın matematikte başarılı olması zekâ göstergesi, ama başarısız olması aptallık göstergesi değil!

Şimdi, biraz düşünelim. ben, Kant’ı, Hegel’i, Marx’ı hiç duymamış olsam, Cézanne’ı, Picasso’yu, Matisse’i sevmesem, en azından önemlerini kavramamış olsam, Bach’ı, Mozart’ı, Brahms’ı zırıltı olarak nitelesem, edebiyattan, örneğin şiirden zevk almasam, bana, “kültürsüz” yakıştırması yapılmaz mı? Yapılır elbet. Haklı olarak yapılır. Ama birinin matematiği kötüyse, bir konuya, bir soruna analitik yaklaşamıyorsa, verilerini nicelleştiremiyorsa, soyut düşünemiyorsa, ne somuttan soyuta ne de soyuttan somuta geçebiliyorsa, varsayımla kanıt arasındaki ayrımı anlayamıyorsa, matematiğin ve matematiksel düşüncenin ne demek olduğuna dair en küçük bir düşüncesi yoksa, matematikle bakkal hesabını ayırdedemiyorsa, Euler’in, Gauss’un, Hilbert’in, Gödel’in adını bile duymamışsa, o kişiye “kültürsüz” denilir mi? Denmez! Nedense denilmez.
Matematik genel kültürü olmayan kişinin, bu eksikliğini anlaması, gidermesi ve bu eksikliğinden övünmemesi gerekir.
Neden?
Açıklamaya çalışayım.
Türkiye’de “aydın” kavramı üzerine tartışılıyor. Aydın kime nedir? Aydının görevleri nelerdir? Aydın ne işe yarar? Birsürü soru… Demek ki “aydın”ın ne demek olduğu tam bilinmiyor; bilinmiyor ki bunca soru soruluyor.
Aydının ne demek olduğu tam bilinmese de, aşağı yukarı, önseziyle, sezgiyle de olsa, aydının özelliklerini biliyoruz. Aydın, hiç değilse, bulunduğu toplumu, hatta dünyayı, olumlu olduğuna inandığı yönde değiştirmek ister ve bunun için bir çaba harcar. Kendi çıkarlarından çok, başkalarının, geniş halk yığınlarının, insanlığın çıkarlarını gözetir. Aydın geleceği etkilemek ister, yarının bugünden daha güzel olmasına çabalar.
Şu işe bakın ki, yarını bugünden daha güzel kılması gereken aydın, bilime gelince çuvallıyor. bilimin b’sinden bile haberi yok! Hele “bilimlerin kraliçesi” matematikten ödü kopuyor. Salt ödü kopmuyor, öğrenmeyi, okumayı reddediyor ve bundan da, gizli değil, apaçık bir gurur duyuyor.
Kimbilir, belki de aydın, matematiği kötü olan insana denir!

Kaynak : http://www.matematikdunyasi.org/arsiv/makaleler/sonsuz_matematik.pdf

Not : Ali Nesin’in bu çok sevdiğim yazısını izni olmadan alıntıladım ama daha önemlisi, kendisinin bütün yazılarına www.alinesin.org ve www.matematikdunyasi.org/arsiv/populer.php adreslerinden ulaşılabilir.