Yarım Kalmış Bir Gezi Yazısı – GAP Faciası

kültür turu kesinlikle rehber eşliğinde ve bir tur operatörünün garantörlüğünde yapılmalıdır.
bu işten ne kadar anlarsanız anlayın, kendi başınıza çıkmayın.
yaşayacağınız maceralar ile yapmayı planladığınız kültür turu, kültür turu olmaktan çıkabilir pekâla.

size kendi küçük gap turumuzdan alıntılarla durumu anlatmaya çalışayım.

her şey onur air’in 5000 tane uçak biletini 49 tl’ye indirdiğini açıklamasıyla başladı. bu haberin ertesinde eşine sürpriz yapma sevdasıyla, mecnun kardeşiniz diyarbakır’a gidiş için iki tane promosyon bilet aldı. hatalar silsilesi burada başlamıştı, gidişle beraber dönüş bileti almayan mecnun, “amaaan sabiha gökçen olsa ne olur, döndükten sonra başımızın çaresine bakarız” diyerek sunexpress’ten almıştı çünkü dönüş biletini.

bilet alımından yaklaşık üç hafta sonra, elsa ve mecnun’dan oluşan ikili, akşam haberlerinde o hafta diyarbakır’ı sıcak hava dalgasının vuracağını izlerken, bu geziyle ilgili şüpheler zihinlerinde oluşmaya başladı – tamam itiraf ediyorum, elsa onu öldürseler yaz sıcağında oraya gitmeyeceğini söylemişti zaten üç hafta boyunca ve başında et kalmayan mecnun zaten bin pişmandı biletleri aldığına – ama çok geçti.

otel rezervasyonu bile önceden yapılmış ve ücreti ödenmişken, yola düşmekten başka seçenek yoktu zaten.
ayrıca büyük bir aymazlık sonucu, mecnun kişisi orada kalacakları süre boyunca diyarbakır’da konaklayacaklarını düşünmüş ve planlarını ona göre yapmıştı – eğer gap’a giderseniz, bunu asla yapmayın! üç gün mardin’de kalın, çok daha iyi!

uykusuz ve düşünceler içinde geçen bir gecenin sabahında, mecnun ile elsa yola çıktılar. parfüm vs. tehlikeli maddeleri havaalanında devletin şevkat dolu kucağına terk ettikten sonra uçağa yerleştiler ve yükseklik korkusu olan mecnun’un (korkusuz korkak) sızlanmaları eşliğinde, sıkış tepiş üstelik bebek feryatları arasında uçakta başladı maceraları.

diyarbakır’da indiklerinde, oradaki taksilerin dört bir yana astıkları fiyat çizelgelerine bakmadan ilk taksiye atlayıp otele gitmek istediler – yapmayın, önce fiyatlara bakın, sonra taksiciyle pazarlık yapın ve eğer class hotel’de kalıyorsanız, bunu sır gibi saklayın!

otele ufak bir diyarbakır turu yaparak ulaştıklarını kısa süre içinde öğrenecekti ikili, çünkü sonraki taksi kullanımlarında gördüler ki, diyarbakır’ı baştan aşağı dolaşmadıkça bir taksiye o kadar yüklü bir ücret ödenmiyor.

otelde isimlerini verdikleri gibi, odalarına çıkarıldılar ve elsa’nın hijyen konusundaki hassasiyetini bilen mecnun’un önceden ayarladığı bu otelde ilk hüsranlarını üzerinde “temizlenmiş” yazan ama aslında temizlenmemiş olan tuvaleti gördüklerinde yaşadılar elbette!

neyse ki, zaten sinirli ve uykusuz olan elsa daha ağzını açamadan mecnun resepsiyonu aradı ve gerekli düzenlemeler yapıldı.

diyarbakır’da kahvaltıcılarıyla ünlü bir hasan paşa hanı, o hanın da üst katında insanlara sunulan mükellef kahvaltı sofraları vardır. bilirsiniz değil mi?
sizi uyarıyorum, kahvaltılık malzemelerinizin temizliğine güvenseniz de, ekmeklerinize dikkat edin!

güne güzel bir başlangıç yapmak için gidilen kahvaltıcının pidesinden, hamurla pişmiş bir böcek çıkabiliyor çünkü. ve inanın dostlarım, önünüzde on beş çeşit kahvaltı, elinizde böcekli bir ekmekle kahvaltı yapabilmek… eh, pek mümün değil!

kahvaltılarını bitirdikten – yani yarım bıraktıktan – sonra ikili mecnun’un programına uygun bir şekilde turlarına başladılar.

1. gün programı : hasankeyf – midyat – mardin – diyarbakır

yapmayın! bir gün içerisinde, eğer arabanız yoksa, bunu yetiştiremezsiniz!

taksiden gözü korkan ikili minibüsle ve son durağa kadar ağlayan bir bebek ile ilçe otogarına gittiler ve otogarda etrafları onlarca çocukla çevrili bir hâlde, batman minibüsüne doğru ilerlediler.

( gözlemlerimize göre çocuk rehberler diyarbakır, mardin, batman ve midyat’ta oldukça yaygın olmakla birlikte, onları çok para karşılığı az şeyi anlatan cüzdan düşmanı yaratıklar olarak tanımlamak da mümkün. )

orada kendilerine minibüsün kapısına kadar yapışan bir rehbere – geriden gözleyen iki rehbere daha yetecek – parayı verdikten ve rehber kaçtıktan sonra, onların bağımsız çalıştığını ve diğer iki rehberin de para beklediğini gördüler. daha fazla baş ağrısı yaşamamak için de o iki rehbere para verip, diğerini dövmeye gönderdiler. yani en azından öyle yapabilmeyi arzuladılar içten içe, küçük çakal parayı kaptığı gibi toz olmuştu çünkü. diğer iki hain çakal(!) ise bozuk parası olmayan çiftin para bozdurmasını beklediler.

( dip not : hasankeyf’e gitmek için önce batman’a sonra da oradan midyat minibüsüne binmek gerekiyor. ulaşım için ford transit minibüsler kullanılıyor ve diyarbakır batman 8 tl, fazlasını almıyorlar. hasankeyf’e gidince çocuk rehber alın yanınıza, dinlemesi keyifli. )

ve sıcakta, çalıştığı hâlde şoförün çalıştırmaya yanaşmadığı klimayla – bunu ancak yolculuğun sonunda öğrendi çift – bir buçuk saatlik yolculuk başladı tozlu yollarda. ( yolda askeri araç görmeyeni dövüyorlarmış. )

( ve diyarbakır-batman-mardin üçgeninde istanbul’un bilinen en önemli yeri kanarya mahallesi’dir tezi doğrulandı. çünkü binilen bu ilk minibüsün şoförünün kardeşi, batman’dan binilecek diğer minibüsün şoförünün yeğeni ve mardin’de sohbet edilen insanların çoğu hayatlarında en az bir kez kanarya mahallesi’ne gelmişlerdi. )

batman’da durmadı elsa ile mecnun. kısa bir mola verip hasankeyf minibüsüne atladılar yine. ve hasankeyf’e giden sarsıntılı yolculukları başladı.

hasankeyf hakkında bilgi vermeyeceğim burada, hepimiz çok iyi biliyoruz en nihayetinde hasankeyf’i. ama mecnun’un bilip elsa’nın bilmediği şey, geziden yaklaşık 1 – 1,5 ay önce toprak kayma neticesinde bir kişinin ölmesi nedeniyle hasankeyf’e giriş çıkışların yasaklanmış olmasıydı.

ve mecnun’un belki de aradan sıyrılıp kaçak göçek gezdiririm dediği yerde dikilen polis otosu sayesinde, elsa günün ikinci büyük darbesini aldı. bölgede görmeyi en çok istediği şeye ulaşamıyordu. hasankeyf’e giriş kapatılmış, etrafı çevirilmiş ve nöbetçi polisler dikilmişti.

polislerin beklemekten sıkılıp gideceklerini beklemekse, düpedüz hayalperestlikti! (onu da denedik, biliyoruz. )

ve sonunda, yakalarına yapışan çocuk rehber sürüsünden balbazar’ı seçen eyş edasıyla rehberlerini seçip, hasankeyf’i bir de ondan dinlediler. hayatını anlatmayı hasankeyf’i anlatmaktan daha fazla önemseyen bu hergele, sorularımıza verdiği “abey bilmiyorum” cevaplarıyla içimizi ferahlattı. heyhat, suç çocukta değil. ona bunu yaptıran ailede de değil, hasankeyf’i bu hâlde bırakan devlette.

( demirel düze inme vaadi verene kadar yöre halkının hasankeyf’te yaşadığını bilmiyorduk habir de o köprüde yaşayan ailenin tapusu olduğunu. )

ve hasankeyf’ten de istediğimizi alamamış bir şekilde ayrılmak üzere minibüs yoluna çıktık.

( batman – hasankeyf : 4 lira. hasankeyf – midyat : 4 lira. minibüsle tüm o yolları tepmenin mabadda yarattığı acı hissi : paha biçilemez! )

her şeyi dakik bir şekilde planlamış olan mecnun’un hesaplamadığı üzere, yoldan ne boş minibüs geçti, ne de midyat minibüsü. yaklaşık bir saat boyunca elsa ve mecnun’un yaptığı tek şey su içmek ve midyat minibüsü beklemekti bu yüzden ve eğer seçeneğiniz varsa, beklemeyin!

sonunda gelen minibüste bir kişilik tabure kaldığından – evet tabure -, elsa kişisi midyat’a tabure, mecnun kişisi ise iki büklüm bir şekilde varabildi. ve o bozuk yollarda, çığlık çığlığa bebek ağlamasıyla geçen yolculuk boyunca, elsa’nın bakışları altında bir böcek misali ezilen mecnun’un ömründen bir kaç yıl da öylece gitti.

bu arada, ikili ne zaman bir toplu taşıma aracına binse bir bebek ağlıyor fark ettiniz değil mi? şaka olsaydı gülmezdiler, gerçek olunca çıldırdılar elsa ile mecnun. çünkü ne zaman toplu taşıma aracına binseler bebekler ağladı ve üstelik bunun mecnun’un tipi ile zerre alakası yoktu.

midyat…
midyat’ın nesi güzel? telkari işlemeciliği…
peki ya bir buçuk saat süren ve ağlaması bitmeyen bir bebekle yapılan bir minibüs dolusu kızgın ve terli insanla birlikte varılmışsa oraya nesi güzel olur?
nefes alması…
o da alınabilecek kadar serin olursa!

işte bu halde varmıştı elsa ile mecnun midyat’a. sinir bozukluğu içindeki elsa, bulduğu eczaneden ihtiyaç duyduğu ilaçları alırken, mecnun da elindeki kağıda aldığı notlara bakarak gitmeyi planladığı yerlere kendilerini ulaştıracak rotaları öğreniyordu.

ama midyat’ı gezmeden önce, oturup çay içmeli, düşünmeli ve sakinleşmeliydi elsa. mecnun bunun için, kendisini oldukça güzel görünen taş bir binanın iç avlusundaki çay bahçesi/restorana soktu. bir adı vardı oranın ama…

elsa, hayatında karşı karşıya kaldığı en kirli çay bardağı karşısında sinirden köpürürken, özür mahiyetinde o bardağı alıp yeni bardakta çay getiren garsonun getirdiği bardaktaki dudak izi ve lekelerini görmesiyle kayışın kopması bir oldu. garsona, mecnun’a, o esnada gözlerini diken adamlara ve yolda yürüyen amcaya bağıran elsa hışımla terk etti ortamı, lavaboya yüzünü yıkamaya gitti.

mecnun da, bir ayıyla boğuşma macerasını burada elsa’nın dışarı çıkmasını beklerken yaşadı. her şeyden habersiz gelip erkekler tuvaletine giren öğretmen kılıklı bir amca, içeride işini görürken ve mecnun kadın ve erkek tuvalatlerinin kapılarının açıldığı holde beklerken ayı sessizce mecnun’a yanaştı. o iri varlığı son âna kadar fark edemeyen mecnun, bir omuz darbesiyle ileriye fırladı ve dönüp de “noooluyo lan” demeye çalışırken,  ayının erkekler tuvaletinin kilitli kapısını da diğer omzuyla aştığını gördü. zavallı öğretmenin içeriden gelen o tiz “doluuuuu” feryadı, yaşanan trajediyi anlatacak en iyi sestir herhâlde. fakat ayı o kadar kolay vazgeçecek gibi değildi, erkekler tuvaletinde yaşadığı hadiseden ders almamışçasına kadınlar tuvaletine yöneldi ayı. içerideki elsa’yı korumaya çalışan mecnun ise “dolu birader” diye erkekliği korumaya çalışarak önüne atıldı ayının.
ufak bir itişmeden sonra “hırmfhırmf biz orayı da kullanıyoruk” diye homurdanan ayı – ki onun sesini taklit etmemin imkânı yok – sallana sallana çayırlara – ya da ormana – doğru ilerlemeye başladı – nereye gittiğini bilmiyorum, aşikâr olduğu üzere uydurdum. ama adam geldi, yapmadı, gitti. evet manyaktı! –

bir iki dakika geçmeden öğretmen tipli amca çıktı tuvaletten. önündeki ıslaklığı gizlemek için, kenardan ve gölgelerden yürüyerek terk etti mekânı.

elsa da az sonra çıktı, nasıl bir tehlikeden kurtulduğunu asla bilemeyecekti. (eğer ben 1001231231 kez anlatmasaydım!)

midyat’ı daha uzun anlatabilmeyi isterdi mecnun, ama elsa tüm bu trajedilerin üstüne onu ilk uçakla eve götürmesi konusunda baskı yaparken görülebilecek bir iki yeri görmeye çalıştılar ve yağmur başladı, üstelik sağanaktı. elsa ile mecnun sırılsıklam oldu.

( “yağmur altında sucuğa dönmüş bu zavallı çifti okullarına kabul eden, kiliselerini geziden ve tarihlerini anlatan süryani kilise görevlisi ve cemaatine teşekkürü bir borç bilirim.” )

sonrası mı? bulabildikleri ilk minibüse atlayıp bebek çığlıkları eşliğinde mardin’e gittiler, hiç durmadan diyarbakır minibüsüne atladılar. ve bebek ağlamasının olmadığı tek minibüs diyarbakır – mardin minibüsüydü. diyarbakır’dan otele gidene -yine bebek çığlıkları –  ve yatana kadar – homurtular – mecnun ile konuşmadı elsa.

bu yazının bu kısmını bir buçuk ayda tamamladım. ikinci ve üçüncü günü de önümüzdeki aylarda yazarım herhâlde.

bu yazıdan çıkarılacak ders : mutlu olmak istiyorsanız, kültür turu yapmak istiyorsanız… bizim yaptıklarımızı yapmayın! hiçbir şey daha kötü gidemez çünkü!

( bu yazıyı 2010 yılında yazdım. elbette o ikinci ve üçüncü günü anlatacak bir yazı yazmaya teşebbüs bile edemedim. :) şimdi bahar vesilesiyle kanım yeniden bitlenmişken* , gezmeye gitmek için çeşitli dahiyane(!) yollar kafamı meşgul ederken bu yazı aklıma geldi ve paylaşmak istedim, umarım eğlenmişsinizdir, çünkü biz hiç eğlenmedik :) ve evet, elsa benimle tatile çıkmamak için kapıya, bacaya, hatta duvara yapıştı o günden sonra.  aslkdisaliaşlsdialisdl

kanı bitlenmek – ki kendisini yıllardır kullanım – aslında yanlış kullanımmış. doğrusunu ekşi sözlük’ten bayanlazarus söyledi : biti kanlanmak.

mallığıma tüküreyim, nasıl benim aklıma gelmedi ki bunca yıl? :) üstelik vermek istediğim anlama da yaklaşmıyor bile. o zaman onu “kanı kaynamak” olarak okumuş sayın kendinizi. şahsen ben “para”lamış değilim çünkü! )

 

 

Buzdolabı

annem anlatıyor :

“daha 13-14 yaşındayız. alibeyköy’deki evde halamla üstlü altlı oturuyoruz. mahallede çok az buzdolabı var. en son alanlardan biri de yaşı yetmişi geçmiş olan zoze nene. çocukları hediye almışlar neneye.

annem temizlikte yardım edelim diye neneye yollamış bizi. evini silip süpürmüş, havalandırmışız.

nene iş biitminde keyifle sesleniyor bize “gülo, gule gelin de size yorgunluk çayı dökem”
biz de artık kurtulmak istediğimizden cevaplıyoruz “yok nene, biz eve gidelim, annem bekler.”
nene bırakmıyor “durun hele kız, dünden çay var. bitmedi de, bozulmasın diye dolaba koydum. ısıtam da çay keyfi yapak!”

ice teanin zoze nene’ye ciddi bir telif borcu var. kadın daha buzdolabını aldığı gün buzlu çayı icat etmiş!

Köy Evi

tüm çocukluğum boyunca hayalimi süsleyen ev modeli.

bir köyüm yoktu benim, adını ister asker koyun, ister devlet, isterseniz egemen güç, birileri boşaltmışlar bizim köyümüzü, eş dost akraba da göçmüş türkiye’nin dört bir yanına. bazısı yetinmemiş, huzuru çok daha uzaklarda, dışarılarda aramış…

öteki olduktan kelli, ha vatan bildiğin yerde olmuşsun, ha gavur ellerinde ne farkeder ki?

neyse, benim mevzum vatansızlık, boşaltılmış köyler değil, benim mevzum köy evleri. içinde köylerin geçtiği, kerpiç duvarlı düz çatılı o evlerin hepsi o uzak coğrafyaya, başka bir dünyaya giden kapıyı açan anahtar olmuştur benim için.

düşünsenize, istanbul’un varoş mahallelerinde, bir o gecekonduda, bir bu gecekonduda kiracı olarak konup göçerek giderken çocukluğum, her yaz yarıyarıya boşalmış sokaklarda taşları tekmelerken, ya da e-5 kenarında oturup da gelip geçen arabaları sayarken; arkadaşlarımın yanına gittiği bir emmileri, emmilerinin yaşadığı köy evleri ve üstünde döşek battaniye uyudukları o damları vardı…

sabanları, öküzleri, danaları, koyunları, kozalakları ve üüü-üüüh! daha bir doolu şeyleri vardı onların, kuşlar, yılanlar, börtü böcek, kurbağalar, bacağım kadar sıçanlar bir de..

mr spak’ın bile görse “bu çok mantıksız” diyebileceği bir hayali evren geliyordu gözümün önüne köy yaşamı geldiğinde ve bu yaşam, benim sahip olamadığım ve olmak istediğim her şeyi barındırıyordu o hayali köy evinin hayali anahtar deliğinden içeri attığım hayali bakışlarda…

bu yüzden belki, babamın emeklilik için gidip sözde istanbul içinde, ama gerçekte istanbul dışında bir köy evi aldığında en çok sevinen ben oldum. bu yüzden belki, kamyon kamyon toprak atılırken bahçeye, hayatında el arabası değmemiş ellerini kürek kazma ve araba kullanmaktan nasır nasır göz göz eden ben oldum.

bu yüden belki, hayatın ortasına yol alırken kıyın kıyın, çocuk gibi bostan eken, ve eşini yalvar yakar o sinekli bahçeye, o böcekli eve zorla taşıyan ben oldum.

şimdi de bahçeden topladığı domatesi, karpuzu, salatayı, dolmalık biberi, patlıcanı büyük bir zevkle indiren de benim tabii :)

meyva ağaçlarına gelince, geçen ay karaduttan ellerim kıpkırmızı gidip geldim işe. bu hafta da dökülen elmaları toplayıp kuruttuk bile, bu kış bile götürür bizi bu meyveler…

sonuç olarak köy evi, şimdiki şehirli çocukları bilmem ama, bizim gibi varoş çocuklarının, -hele ki köyde bir emmisi yoksa- hayallerini kurduğu evdir. ve kaç yaşında olursa olsun o çocuklar, elektrik tellerine takılma korkusu taşımadan çıtalıların göğe bayrak gibi çekilebileceği yegâne yerdir.

Sovyet Rusya Azerbaycan Özbekistan Bulgaristan Macaristan – Melih Cevdet Anday

elimdeki birinci baskı “ekim 1965″e tarihleniyor. gerçek yayınevi’nden çıkmış, fiyatıysa 7,5 lira.

hemen zıplayalım arka kapağına, zaten fazla söz yok orada :

— arka kapak —

melih cevdet anday, geçen yıl ilk olarak toplanan balkan yazarları konferansına katılmak üzere sofya’ya gitmişti. ondan sonra macar kültür münasebetleri enstitüsünün çağrılısı olarak macaristan’a gitti. son olarak da sovyet yazarlar birliği kendisini sovyetler birliği’ne çağırdı; yazar, bu yolculuğunda sovyet rusya’dan başka azerbaycan’ı ve özbekistan’ı da gördü. işte bu kitap adlarını saydığımız ülkeler üstüne yazılan yolculuk izlenimlerinden kurulmuştur. komşularımız olan sosyalist ülkeler halkarının yaşayışlarını merak eden okurlar, bu kitapta ilginç bilgiler bulacaklardır.

kapak: a.yeres

— arka kapak —

içim rahat etmedi bu kadarcıkla bırakmaya, bir de önsöz’ünü yazayım kitabın. eh, biraz vaktimi alacak, ama olsun :

— önsöz —

son iki yıl içinde beş sosyalist ülke gördüm, gerçi az kaldım her birinde, diyelim yirmi gün kimindeyse, kiminde üç gün; bir ülkeyi, hele dünyanın en yeni deneyimlerini yaşıyan ülkeleri tanımağa yeterli olmadığı açıktır bu kısa sürelerin, hazırlanmakla, incelemekle, gözlemlemekle olur tanıma; belli bir konu alacaksınız, ilk hazırlık çalışmalarını yapacaksınız daha yola çıkmadan, gittiğiniz yerlerde de yalnızca o konu ile ilgili kurumları gezip göreceksiniz, ardına düştüğünüz sorunları çözümlemeye yarar sorular soracaksınız, aldığınız cevapları gözlemlerinizle karşılaştıracaksınız, istatistik bilgilere baş vurcacaksınız sonra… bu yol, bilginleri, bilgince çalışmaya adanmış kimseleri başarıya götürür ancak, ben kendimden böylesini bekliyemezdim. peki, sanat, edebiyat incelemelerine mi kalktım? doğrusu, onu da yaptım diyemiyeceğim. o hiç olmaz. bir ülkenin edebiyatı, sanatı üstüne bilgi edinmek, bilimsel araştırma ve inceleme yöntemleriyle olmaz sadece. kitap baskı sayıları, sergi sayıları, konser sayıları.. olsa olsa sanat, edebiyat yaşamının canlılığı, geçerliliği üstüne bir bilgi verebilir, niteliği üstüne değil. kimi zaman bakarsınız, yalnızca bir kitap, yalnızca bir yazar, bir ülkenin edebiyatını temsil edecek duruma gelivermiştir; dahası, gördüğü işe damgalamıştır ülkesinin edebiyatını… diyelim azerbaycanlı kompozitör kara karayef, azerbaycan müziği için böyle bir addır işte. kara karayef’in müzikçi değerini ölçmek bana düşmez, ama şurası sanırım doğru ki, kara karayef modern azerbaycan müziğini gerçeklik alanına sokmuştur, adını koymuştur onun, bugün batı müziğidir modern azerbaycan’ın müziği. bizse çeşitli bocalamalardan sonra, kimi ilerici aydınlarımızın da destekledikleri bir görüşle, giderek alaturkaya yeni bir yaşam kazandırmak ardına düşmüşüzdür; atatürk’ün <<buna şapka derler.>> kestirmesini örnek alıp müziğin adını koyamamışızdır bir türlü. oysa bizim de kara karayef’in çalıştığı yolda giden değerli sanatçılarımız var. şimdi diyelim bir yabancı, yurdumuzda on onbeş gün kalacak bir yabancı, türk müziği üstüne nasıl, ne yoldan bir kanıya varabilir burada? konuşacağı kimselere bağlıdır bu, bakarsınız onu bir alaturkacıya götürmüşler, ya da bir cazcıya, bir çoksesli müzik yapımcısına götürmüşler… götürdükleri yere göre değişir izlenimleri. gerçekte onların tümü ile görüşmesi gerekir ya, bizim müzik sorunlarımızı iyice anlaması, kavraması için yalnız müzikçilerle konuşması da yetmez o yabancının, başka sorunlarla ilgilenmesi de gerekir.

sonra sanatçılar, yazarlar güç insanlardır, düşüncelerini kanılarını ortaya koyu koyuvermezler öyle, kendini beğenmişlikten de değildir bu, çoğu zaman o da bilmez sorulan sorunun kaşılığını, sanatçı boyuna kendi kendisi ile tartışmadadır çünkü, bu tartışmayı neresinden kessin de karşısındakine inandırıcı bir söz söylesin? yapıtlarına benzer sanatçılar, en azından iki şey vardır onlarda, ille karşıt iki şey değil, başka türden iki şey. gerçi her hangi bir anlarından katılabiliriz onlara, dinlemiye başlıyabiliriz onları, ama bilmeliyiz ki kesin bir sonuç vermez, tümden tanıtmaz bize sanatçıyı o bölüm, o parça. bakın, siyaset adamları öyle değildir, onlar ilk kez karşılaşırlar, iki saat konuşurlar ve bir anlaşmağa varırlar; çünkü aramıyorlardır onlar, durduruyorlardır geçici bir süre için, biblolaştırıyorlardır her şeyi. sanatçının ilk tanımı da bence, biblodan iğrenmesidir. konuşmada anlaşmaya yarayan, rahat orta malı söz kalıpları da birer biblo değil midir? siyaset adamı ile sanatçı arasındaki başlıca ayrım burda işte: siyaset adamı her şey bilir, sanatçı hiç bir şey bilmez. ama sanatçının bilmedikleri, siyaset adamının bildiklerinden daha evrenseldir. bu yolculuklarım sırasında en sıkıldığım anlar, edebiyat üstüne kanılarım sorulduğu anlardı; tartıştığım konular ise kesin kanılar oldu. bunlara <<tek kanılar>> demek istiyorum; sadece kendimi anlatmaya (o da gerçek bir içtenliğimiz varsa) yararlar ve bu özelliklerinden ötürü de baskı yapıcı niteliğindedirler bu tür kanılar. bu sözlerimden, sanatçıyı yalpalamaktan hoşlanır bir kişi saydığım anlamı çıkarılırsa yanlış olur. burada açıklıyayım, <<inanamıyorum, bağlanamıyorum!>> diyenlerin çoğu (belki de tümü) kendilerini ille akıllı göstermek için, aklın en yüce biçiminin küşümcülük olduğu inancı ile davrananlardır. bana ne küçümcülükten? asıl sanatçıdır inanan, bağlanan. hiç kimse onun kadar içten, onun kadar dayanıklı olamaz bu konuda. giderek, tutumu gereği, inanmaktan, bağlanmaktan, içtenlikten çoğunlukla uzak bulunan, uzak bulunmak zorunda olan siyaset adamı da çoğu kez sanatçı ile kurtarmak ister kendini, ayaküstü bağlantılar kurmağa kalkar sanatçı ile, yarın belki de bırakıvereceği, vaz geçivereceği bağlantılardır bunlar, inanmasını ister sanatçının. sanatçının inancı ise daha geniş bağlantıları kavrayacak bir niteliktedir. ölümsüz olanı, evrensel olanı demek istemiyorum, <<gününe kapanmış, kilitlenmiş>> olmayanı demek istiyorum sadece. işte bütün bu açılardan bakıldığında, üç gün de kalsanız bir ülkenin sanat yaşamını görebilirsiniz, ne var ki sanatçıyı göremezsiniz, tanıyamazsınız. e.. onu görüp tanımadan da bir ülkenin sanatı, edebiyatı üstüne bir şey öğrenilemez. bir birey sorunudur bu. geçmişin edebiyatlarını sadece kitaplardan nasıl öğreniyoruz diye sorulamaz burada, o zaman başka bir ülkeye gitmek tümden gereksiz düşer. bakın j.p. sartre, ikide bir msokova’ya gidiyor, (biz oradayken de oradaydı) ehrenburg ile konuşuyor… yapıtlarını ve düşüncelerini biliyorlar birbirlerinin, tanıyorlar birbirlerini, baştan başlamıyorlar konuşmaya. diyeceğim, bu yolculuk yazılarımda, gördüğüm ülkelerin edebiyatları, sanatları üstüne de bilgi veremezdim. ayrıca not da tutmadım. bir yerde insanlarla konuşurken, ya da ilginç bir şeye bakarken kaleme kâğıda sarılmak hoşuma gitmiyor benim. gördüm, konuştum, baktım, uyudum, içtim, öğrendim.. ama ayrıca çalışmadım bunları yazarım diye, izlenimlerime bıraktım kendimi. belki iyi değildir böylesi. bir yazar not almalı bir yandan. işte bu sosyalist ülkelerin gerek ekonomik-sosyal, gerek edebiyat, sanat durumları üstüne bekledikleri biçimde öğretici bilgiler getirmediğim için beni yerenler oldu ve olmuş ötede beride. biri, macaristan yazılarım için, <<bir az turistik oldu>> dedi. <<yok peyç diye tutturmuşun, yok tarih diye..>> evet, öyle yaptım, sosyalizmi gördüğüm yerde doğanın güzelliği ile, ya da tarihle karşılaştımsa görmezden gelemezdim; giderek sevdiğim şeyleri yazarken sosyal midir, değil midir diye düşünmedim. başka biri, pek kitap karıştırmaktan hoşlanmayan biri de, <<böyle olmaz kardeşim>> demez mi bana, <<gezdiğin ülkeler için basılmış kitaplar var, onları oku, bilgiler aktar oralardan yalnız gezi notları ile yetinilir mi?>> bir başkası dagene bilgi, istatistik bilgi eksikliği üzerinde durmuş yazılarımın, bir ad da vermiş, <<onun yazdıklarında bile rakam var.>> demiş. söylediği yazardaki rakamları, okuyanlardan kime sordumsa tekrarlayabilen çıkmadı, kimsenin belleğinde kalmamış. kendimde de denemişimdir, nice yolculuk yazısı, kitabı okudumsa, en beğendiklerimden bile bir kaç görünü, bir kaç tatlı öykü, ne diyeyim bir izlenim kalmamıştır belleğimde, hiç bir istatistik kalmamıştır.

ya ne için yazdın diyeceksiniz. sevdim gördüğüm yerleri, tatlı günler geçirdim oralarda. bizim halkımızın bilmediği, yıllardır bilmesi yasak edilmiş bir takım ülkelerdi bunlar. oralardan ufak tefek öyküler, görünüler getirdim sanıyorum. bu ülkelerle ilişkilerimizin artacağı, sıklaşacağı kanısındayım ben. neden derseniz, dünya sosyalizme gidiyor. biz bu gerçeği fark etmekte bile geciktik. tıpkı bizden yüz yüzelli yıl önceki kuşakların burjuva devrimini kavtayamamalarına benzer bir gecikmedir bu. ilerici padişahlardan iii. selim 28 yaşında tahta çıktığında yıl 1789 dur, batıda materyalist burjuva sınıfı gelişirken, iii. selim, sadrazamını seçmek için <<istihare>>ye yatıyordu. bu gecikmeden ötürü türk toplumunda bir aykırılık oldu, yirminci yüzyılın ortalarında, fol yok yumurta yokken, burjuva sınıfı yaratılmağa kalkışıldı. ikinci gecikmemiz sosyalizm konusunda olmuştur. sosyalizmin kaamus’u fransevi de karşılığı <<silk-i sakim-i iştirâkiyun>>dur. bir bilimsel akımın adına bile değer yargısı anlatan bir sözcük katma eğilimindeki tuhaflık, ne yazık ki, toplumumuzu çağ dışı bıraktıracak bir acı gecikmeye, geri kalmışlığa dek varmıştır. türk toplumu lâyik olmadığı bu durumdan kurtulacak ve çağının içindeki yerini alacaktır. bu sıçramayı yapacak büyük bir mânevi gücü var onun, her türlü belirtiler gösteriyor bunu. öyle ki, çağının hizasına sıçramış olan türk toplumu, o hizayı daha da ilerletecek gücler taşımakta, bana sorarsanız. uygarlıklar, yarışan toplumların ürünüdür, sosyalist ülkeler de değişiyorlar, yarışıyorlar, yaratıcılıklarını boyuna bileyorlar. kapitalist yoldan gelişme öyküsü kapanmıştır ülkemizde. geç kaldığımız sosyalist dünya konusunda çağımızı hizalamaz, sosyalist ülkelerin gelişme ve ilerleme nitelik ve çabalarına yabancı kalırsak, bu bizim için üçüncü bir gecikme olur ve akırılıklar doğurur. benim kanım, türk toplumu, yeni dünyaya katkıda buluncak gücleri ve olanakları taşımaktadır.

melih cevdet anday
1965

— önsöz —

Vosvos

akşam akşam heves ettim, size bir fıkra anlatmaya karar verdim.

bektaşi’nin biri bir gün heveslenmiş vosvos almış.

almış almasına amma, bektaşi’nin bahtı malum, hangi ustaya gitse bir bela almış başına, neresini yaptırsa vosvosun bozulmuş bir başka tarafı.

neyse efenim, bizim bektaşi gitmiş bir başka bektaşi’ye. gerçi o da dertten yana bizimkinden daha nasipsiz değil aslında.

başlamışlar dertleşmeye. “vay efendim, nedir bizim bu çektiğimiz… canım efendim yetti gayrı…”

sonunda kaldırmışlar ellerini yukarı, seslenmişler mevlaya.

“bre körolmayasıca, biz ne ettik de bize çatar durursun. tavuğuna kışt mı dedik, berikiler gibi beş vakit senin huzurunu mu kaçırdık. sen bize karışmadıkça, biz de senin işine karışmadık. ne verdiğin cânı aldık, ne yarattığına kötü gözle baktık. ağzımızdan yalan çıkmamış şu dâr ı dünyada. peki sen ne diye taş korsun yolumuza. bak ikimiz de vosvos sahibiyiz. ya bir gömü buldur bize yaptıralım şu garibanları, ya da bela çıkarma başımıza da üç kuruş beş kuruş biriktirdik, bari az bir şey yaptıralım.”

sözlerinin bitmesini beklemeden, bir bakmışlar ki, gelen bektaşi’nin vosvosu geri geri gidiyor. yanında bir araba almış onu götürüyor.

“yandım allah!” demiş koşmuş bizimki. bir bakmış ki, diğer araba sürtmüş çamurluğa boydan boya, yetmemiş, vosvosun tamponunu takmış kendi gövdesine, hâla ilerlemeye çalışmakta.

ne oldu, olmadı derken. inmiş arabadan acemi, başlamış veryansına.

“bre bektaşi, yüzü gülmez bektaşi, neden parkedersin arabanı buraya? bak işte gördün mü, gitti güzelim emanet araba.”

bizim bektaşi şaşkın seslenmiş, “kardeşim, sen çarpmadın mı? ne kusur ararsın bana?”

diğeri yaman çıkmış, “ben polisim bektaşi, devlet benim burada, asıl sen bende kusur arama.”

diğer bektaşi fırlamış, “yahu bir soluklan kardeşim. sen polissen biz de vatandaşız. biz olmasak sen nasıl varolacaksın? biz devletiz devlet biziz, asıl sen bizi hafife alma.”

sensin benim, benim sensin, haklısın haksızsın derken başlamışlar tartışmaya.
üçtür beştir derken, gelmiş başka polisler, evrakları döktürmüşler ortaya.

tabbi, bektaşi’nin şansı mâlum. bizimkinin ehliyeti daha yeni çalınmış. trafik sigortası o esnada yanında değil. muayenesi eksik, şu bu derkeeen bizim bektaşi kabahatli çıkmış yine. (aslında vuran polis olduktan kelli, vurulmuş olanın haklı çıkma şansı kim olsa yoktur…)

park hâlindeyken vurulan vosvosunu çekilmekten, ceza yemekten kurtarayım derken, kabahatli arabanın masraflarını öderken bulmuş kendini.

adam gitmiş, bektaşi hakkını haram etmiş.

ve kaldırmış yukarı başını, başlamış saydırmaya.

“ey yukarıdaki şaşı, gözü görmez kulağı keskin. kabahat sende değil, sana üç beş kuruş biriktirdiğini söyleyende. bre madem el koyacaktın paraya, onca araba da vardı yolda vuracak, niye polise denk getirdin? başka namussuz mu kalmamıştı cihanda?”

diğerine dönmüş sonra, bakmış kıskıs gülüyor.

demiş “kardaşım, sen ne demeye gülersin?”

cevaplamış bektaşi “bektaşi bektaşi, sen para istedin paranı aldı. keşke ben de bir kaynana daha isteyeydim yahu. kırk yılın başı bir iyilik ederdi belki!”

Bakırköy Otobüs Duraklarında Bekleyen Mavi Gözlü Dilenci

adına nasıl bir başlık açayım, onu nasıl anlatayım bilemedim.
bundan yedi, sekiz yıl öncesi.

o günleri bugün hala gülümseyerek hatırlamamı sağlayan, bakırköy otobüs durağında damla sakızı satan adambakırköy de otobüslere el sallayan adam gibi ilginç ve değerli figürlerle tanıştığım, bakırköy sahilindeki çay bahçelerinde günün ilk çayını içebilmek için sabahın köründe yollara düştüğüm zamanlar…

ne sabah, ne öğlen, hep akşam vakitleri görürdüm onu otobüs durağında.
mavi gözleri, ufak çenesi, hobbitvari kulaklarının üzerinde kimi zaman eğreti duran şapkası, kimi zamansa alnına dökülen kıvırcık saçıyla dolaşan efendice bir adam.

ince, narin, zayıf, kibar…
insanlara yanaşıp hep aynı kibar tonlamayla bozuk paraları olup olmadığını sorar…

işte böyle kalmış aklımda, ayaküstü sohbet etmişliğimiz olsa da, anlık görüntüler kalmış ancak, ses yok…

neyse efenim, sözü uzatmayacağım.

geçenlerde eyüp’te feshane’nin az ilerisindeki trafik ışıklarında sinyal çekerken rastladım kendisine.

dayanamadım, otobüsten atladım, koştum gittim yanına.

hoş beş ettik, bir yandan dayanamadım gözlemledim kendisini.
eski zerafetinden bir şey yitirmemişti ama giyimi değişmişti epeyce, eskiden bakımlı olmaya oldukça özen gösterirken artık kendisine bakmaz olmuştu.

neden bakırköy’ü bıraktığını sorum kendisine.
cevabı içimi acıttı.

“abi bir, birbuçuk yıl bakırköy’de sinyal yaptım ben. ama orası da otobüs durağı sonuçta. otobüsleri kullanan insanların maddi durumu zaten ortada. bir gün ben yine bir kuyruğu sondan yanaşmış, başa ilerliyordum. ihtiyar bir adamın sözleri çalındı kulağıma, yanındaki başka bir adamla konuşuyordu o da. dedi ki `yahu görüyorum her gün, görüyorum amma, ben ne yapayım. eve götürecek parayı zor çıkarıyorum. bu yaşta sabahtan akşama kadar çalışıyorum ki hem kirayı ödeyeyim, hem faturaları, hem de karnımızı doyurayım. belki istediği çok bir para değil ama iki kere o parayı vereceğime bir paket makarna alırım eve, bir öğünü aradan çıkarırız hem.” eh be abi, yalan değildi ki adamın söylediği. ben gariban, onlar benden gariban. ben de bıraktım otobüs durağına gitmeyi. o zamandan beri ışıkların yanında duruyorum, arabaları olanlar belki daha kötü davranıyorlar ama, en azından biliyorum ki paraları var, bana yardım edince sıkıntıya girmiyorlar.”

ne diyebilirdim ki bu sözünden sonra?

“sen de haklısın be abicim”, dedim.

onu gördüğüme sevindiğime dair bir kaç söz sıraladıktan sonra kendimi yeniden günün koşturmacasına bıraktım.
ama giderken dayanamamış iki paket makarna parası da vermiştim.

bu arada, ekmek fiyatının makarnayı geçtiğini biliyorsunuzdur eminim…

Eyüp Meczupları

eyüp’te yaşadığım süre içerisinde gözlemleme şansı yakaladığım iki meczup oldu.
belki ikisini tek bir başlık altında toplamak büyük bir hata, ama onları ayrı ayrı başka türlü betimlemek de benim elimden gelmiyordu…

hem böylesi bir başlık eyüp’teki geçmişte yaşamış ve hala yaşayan ve benim henüz konuşma şansı elde edemediğim diğer meczupların da kendilerine sözlük’te yer bulabilmeleri açısından faydalı olabilir…

neyse, sözü uzatmadan, tanıdığım ilk meczubu anlatayım ben…

işlerim nedeniyle genelde geç saatlerde dönerim eve.

bilen bilir, 22:30 sonrasında eminönü’nden silahtarağa istikametine giden otobüs kalmaz. o saate kadar eve gittin gittin, gitmediysen eyüp’e gitmeli oradan da minibüs ya da bir başka otobüs ile yola devam etmelisindir, tek vesait şansın kalmaz.

her akşam eyüp otobüs durağında bekleyen bir amca vardır…
karmakarışık saçları sakallarıyla karışmış davudi sesli bir amca.
okumak hoşunuza gitmeyecek olsa da soğuk havalarda burnundan akan sümüğün bıyıklarında yarattığı parlaklığı dahi görebilirsiniz…
bakımsız, üstü başı yırtık bir ihtiyardır, bir süredir de elinde bir inşaattan bulduğu kolon demirini taşır.
ve ne yazık ki otobüse/minibüse aceleyle binen insanların söndürmeden attığı izmaritleri toplamaya ve içmeye bakar…

günlerden bir gün bir gece vakti, 12 civarında gelecek olan minibüsü beklerken tanıştım işte bu ihtiyarla.

kendisi her gece yaptığı gibi durakta sigara bekliyordu.
uzun zamandan beri kimsenin beklememiş olmasındandır belki, durağa yanaşır yanaşmaz bir dal sigara istedi benden.

verdim sigarayı, üzerinde ateş aranmasını izledim.
psikopatlığımdan değil, sadece neden bilmem, ateşi olmadığından emindim ama sormasını bekledim.
belki de o davudi sesi duymak için vesile yaratma çabamdı içten içe…

velhasılıkelam, 2-3 dakika sonra ateş istedi, çakmağımı uzattım.
sigarayı yakıp elinde tuttu, inceledi, geri vermedi.
fırsattan istifade edip, sohbet etmeye başladık.
ne işle uğraştığı, ne yaptığı gibisinden saçmalıklar işte…

“ben eskiciyim” dedi bir elini göğsüne vurup, “eskiler toplar satarım sonra”.
“peki usta, dükkanınız yok mu?”
“onlar antikacı işidir, onlar aldıkları şeyi parlatıp göz boyayıp satmaya çalışır, tüccardır onlar, eskici değil!”
“tamam da usta, aldığınız şeyleri ne yapıyorsunuz peki?”
“evimde saklıyorum, müşterilerim vardır benim, elimde güzel bir şey olduğunda bilirler, gelip alırlar”
“doğrudur usta” dedim, el mecbur.
“doğru olacak ya! sen ne sandın beni tüccar mı?”

“peki, ” dedim “her akşam ne yapıyorsunuz burada?”
“ben yürürüm,” dedi, “gezerim geceden sabaha. bazı gece eyüp’ten çıkarım yola, sarıyer’e kadar giderim. orada kahvaltı yapar yürüyerek geri dönerim.”
“peki ama neden sarıyer?”
“sarıyer tarabya benim çocukluğumun mekanları… benim dedemin kocaman bir yeri vardı tarabya’da, adı da trianon gazinosu’ydu, üç ortak kurmuşlardı, o yüzden bu ismi vermişler…”
“peki ne oldu?”
“ne olacak… gençtim, serserilik ediyordum… arada uğrardım gazinoya kasan para alır giderdim, okul da okumadık para yemekten… sonunda da dedem de kızdı bana gazinoyu sattı…”
“ama dedesi gazino sahibi biri için pek de bakımlı görünmüyorsun usta!”
“yahu bakma halime… daha dün cep telefonu çaldırdım caminin avlusunda uyurken… bıçakla ceketi kesmiş ipneler! hayır, bak eyüp’te velerler var tamam mı, sokak çocukları, onlar bilirler beni, dokunmazlar bana. tarikatım var oğlum benim, biz allah yolunda ilerlemiş adamız… niye eyüp’te yaşıyorum sanıyorsun… işte bazı sabah camiinin avlusuna erken giderim, uyurum bir bankta, ezanla uyanır gider namaz kılarım…”
“neyse, tamam gazinoya dönelim, hem birazdan minibüs gelecek…”
“yahu dur, kesme sözümü… hah, şimdi cep telefonumu cebimin altını kesip çalmışlar, allah’tan paranın üstüne uyumuşum da ona dokunamamışlar, üst cepte ne kadar bozukluk varsa gitmiş işte!… ”

usta konuşurken minibüs geldi, ben müsaade isteyip ayrılıyordum ki, “yahu bırak!” dedi, “gel yürüyelim, ne kadar mesafen var ki?”

binmedim minibüse, kalktık yola revan olduk…

bana trianon gazinosu’nun kapanışından, nasıl pehlivanlığa geçtiğini, uzakdoğu dövüş sanatları konusundaki bilgisinden, tarikat lideri olduğuna, hatta vaktiyle devlet için gizli işler yaptığına ve tabiiki sahip olduğu 46 raporundan, tanıdığı ünlülere onlarca şey anlattı… ve tabii ki dedenin mirasını yaptığı yanlış bir ticari atılım sonrasında bankerlere kaptırışını ve iflas edişini de…

neden bilmem, mit için çalışması, şeyh oluşu gibi şeylere inanmadıysam da, anlatışındaki birşey bana trianon’un ve iflasının gerçek olduğunu hissettirdi… kim bilir, belki de bu hale düşüşünün arkasında o yıkım vardı…

o akşam bir saatlik yol yürüdük, elinde demirle yürüyen bir meczup ve bir mecnun…

o hayatını, ya da hayatı olduğu şeyi anlattı, ben daha fazlasını anlatsın diye yönlendirdim…

en son evimin olduğu caddede nasırlı ellerinin arasına aldı elimi ve iyilik dilekleriyle veda ettik birbimize, elime adını ve adresini yazdığı bir kağıdı tutuşturduktan sonra tabii…

apartmana girince hızlıca eve fırlayıp cama çıktım, eşime yol arkadaşımı gösterebilmek için, caddenin karşısındaki ağacın dibine işiyordu…

——–

gördüğüm ve konuşma şansı elde ettiğim ikinci meczup eyüp semalarında daha iyi bilinir…

çünkü eyüp sultan camii civarında gezinir her gün.

kapkaradır saçları. ve dahi sakalı…
yüzü ve elleri de öylesine karadır ki, sanki güneşin altında geçirdiği yılların siyahlığı çıkmamacasına işlemiştir tenine…

bir tek gözlerinin, bazen delilikle bazense zekayla parladığını gördüğüm o gözlerinin etrafındaki parlaklıktır o meczubu aydınlatan…

konuşmaz, iletişime geçmeyi sevmez insanlarla… ya da bana öyle davranmayı tercih etti emin değilim…

öyle ya da böyle konuşamadım o meczupla, bir sefer hariç…

bir gün, eyüp’ten perre loti’ye giden ve oradan da teleferiğe devam eden o yolda yürürken, karşıdan geldiğini gördük onun…
rahatsız etmemek için dikmek gözlerimizi ona, bakışlarımızdan yanlış birşey anlamasından korktuk.
çünkü hava soğuktu, montlarımıza sarınmıştık. ve o incecik ve lime lime olmuş bir kıyafetle yürüyordu…

tam yanımızdan geçerken ona baktık ve pantolonunun tek ayağının baldırına dek çıplak olduğunu gördük…
biz şaşkın şaşkın bakınırken, o varlığımızın farkına bile varmadan devam etti yürümeye hızlı adımlarla.

onu o halde görmüşken gidemezdim eve, döndüm geri…

seslendim arkasından : “hop! dayı!”

yok, cevap vermedi..

“usta! bakar mısın?”

yine yok, aramız açılmaya başlamıştı şimdiden…

mecbur koşturdum peşinden, sesimi duyuracaktım ona çünkü…

en son, yanına varmama iki üç adım kala “pardon, bakar mısınız lütfen?” dedim.

döndü. bana bakan o kara gözlerinde, hiçbir duygu, hiçbir tepki yoktu…

“buyrun” dedi tertemiz bir türkçe ve pürüzsüz bir ses ile…

şaşırdım, kekeledim, hiç beklemediğim bir ses ve tonlamayla karşılaşmıştım çünkü…

“şey, özür dilerim sizi rahatsız ettiğim için… şey… bakın, pantolonunuzun yırtık olduğunu gördük eşimle, ve şayet burada olacaksanız önümüzdeki bir saat içinde, size pantolon getirmek istiyorum… tabii, sakıncası yoksa?” sözleri zorbela çıktı ağzımdan…

gözlerinde parıltı yakalamıştım belki ama, kolay değildi gözlerinin içine uzun süre bakmak… ve şayet gözlerimi kaçırsaydım bakışlarımı, kıyafetine baktığımı düşünebilirdi, bunu yapmak istemiyordum ben…

durdu, süzdü…

“sağol, ” dedi bana, “ihtiyacım yok pantolona. işim var benim… işime yetişmem lazım”.

başka tek söz söylemeden, ve benim de tek bir söz söylememe fırsat vermeden bana sırtını dönüp hızlı adımlarla yürümeye devam etti…

dayanamadık, yolumuzu değiştirip takip ettik onu, işinin ne olduğunu ve nerede olduğunu merak ettik biraz da…

çok değil 5 dakika sonra işinin olduğu yere varmıştı…

eyüp sultan camii’nin önünde dikiliyor ve hafiften sallanarak havaya bakıyordu…

—-

çok söz sarfettim ve planladığımın aksine hiçbir şey anlatamadım aslında…

iki meczubun öyküsünü okumak istiyordunuz, bir mecnun’un anılarını okudunuz…

aslında böyle olacağı ilk satırlardan belliydi. daha ilk satırlarda ortaya çıkmıştı anlatamayacağım aslında, affedin beni…

becerebildiğim kadarıyla, onlara dair biz şeyler kalsın istedim bir yerlerde, bir yaşanmışlık izi, bir hatıra…

azıcık da olsa başarılı olabildiysem ne mutlu bana,
sürç-i lisan ettiysem de, affola…